'Tek ilke, 1 Mayıs’ın her koşulda örgütlenmesidir'

'Tek ilke, 1 Mayıs’ın her koşulda örgütlenmesidir'

İş cinayetlerinde dünya rekorunu elinde tutmaya devam eden Türkiye işçi sınıfı, sendikal bürokrasiyi neden aşamıyor? Yerel kutlamalar neden önemli?

Serpil İLGÜN

Şiddeti azalmayan savaş, ölümler, tutuklamalar, AB’nin sert Türkiye raporu, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını hedefleyen AKP teklifine CHP’nin verdiği destek… Yaklaşan İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele, Dayanışma Günü 1 Mayıs, siyasetin bu yoğun ve ağır gündemine ne yazık ki taleplerle değil, yine alan tartışmalarıyla girebiliyor. Nitekim, Türkiye işçi sınıfının başka bir çok açıdan olduğu gibi 1 Mayıs için de baktığı yer olarak İstanbul, DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’un ortak kararıyla 1 Mayıs’ı Taksim’de karşılayacak. 

Milyonlarca işçi ve emekçinin mevcut haklarını daha da geriye götüren, çalışma yaşamını esnekleştirerek, güvencesiz hale getiren onlarca yasal düzenleme bir bir hayata geçirilirken 1 Mayıs, neden alan tartışmalarına boğuluyor? Kitlesel ve yaygın kutlama hedefiyle, Taksim kararı ne derece örtüşüyor? Konfederasyonların ayrı kutlamalar yapmasının sebebi ne?

İş cinayetlerinde dünya rekorunu elinde tutmaya devam eden Türkiye işçi sınıfı, sendikal bürokrasiyi neden aşamıyor? Yerel kutlamalar neden önemli? 

EMEP Genel Başkan Yardımcısı Nedim Köroğlu yanıtladı. 

AKP’nin çalışma yaşamını işçi ve emekçiler aleyhine düzenlenme çabalarının hız kazandığını biliyoruz. Ama tabloyu daha iyi anlayabilmemiz için bize özetler misiniz, Türkiyeli işçi ve emekçiler 2016 1 Mayısını hangi koşullarda karşılıyor?
Türkiyeli işçi ve emekçiler, 1 Mayıs’ı, her şeyden öte çatışma ve savaş koşulları altında karşılıyor. Kürt illerinde binaların tank, top atışlarıyla yıkıldığı bir çatışma sürüyor. Ankara, İstanbul gibi metropol kentlerimizde yüzlerce yurttaşımızın can verdiği bombalama eylemlerinin ardı arkası kesilmediği bir süreçten geçiyoruz. Savaş konseptinin yön verdiği saldırılar sosyal, siyasal toplumsal yaşamın her alanında karşımıza çıkıyor. İşçi sınıfı, ekonomik ve sosyal alanda ağır saldırılarla karşı karşıya: Kiralık işçilik, kıdem tazminatının fona devredilerek fiilen tasfiye edilmesi, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapılarak kamu emekçileri için iş güvencesinin ortadan kaldırılması, “taşeron işçileri kadroya alma” adı altında aslında taşeron koşullarının daha gerisinde bir statüde çalışmaya mahkum edilmesi... 

Bütün bunlara baktığımızda, her türlü haktan yoksun, güvencesiz bir çalışma düzeninin normal çalışma düzeni haline getirilmek istendiğini görüyoruz. Siyasal alanda politik rejimin gerici faşist temelde yeniden biçimlendirilmesine yönelik adımlar peş peşe atılıyor. Bu tablo işçi sınıfının 2016 1 Mayısında yalnızca ekonomik, sosyal talepleri savunmakla yetinemeyeceği; siyasal rejimin gericileştirilmesi ve faşist temelde yeniden tahkim edilmesine karşı da açık politik tutumunu ortaya koymasını gerektiren bir tablodur. 1 Mayıs bunun imkanıdır. Bu bağlamda ele aldığımızda 1 Mayıs’ın yaygın ve kitlesel kutlanması her şeyin önündedir. Hiçbir “ulvi” gerekçe bunu geriye itemez. 

‘Ulvi’ gerekçe derken DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin ‘Neden Taksim?’ sorusuna verdikleri yanıtları kast ediyorsunuz sanırız. Taksim kararını neden eleştiriyorsunuz? 
Şüphesiz 1 Mayıs’ın Taksim alanında kutlanmak istenmesi son derece anlaşılır. Taksim alanının Türkiye işçi sınıfı açısından taşıdığı tarihsel önemi herkes biliyor. Ancak, başvurunun kabul edilmediği koşulda her şeyi bir yana iterek “ille de Taksim” demeyi doğru bulmuyoruz. Bu sorun içinde bulunduğumuz siyasal koşullardan bağımsız ele alınamaz. Yoksa geriye sadece “ulvi” gerekçeler kalır ki, bugün için bunun haklı hiçbir politik bir dayanağı yoktur. Toplumsal, siyasal ortam hükümet tarafından zaten yeterince terörize edilmiş durumda; bunun üzerine bir de Taksim gerginliği bindiğinde işçileri daha da geriye iteceği son derece aşikardır. Bir an için -daha önceki yıllarda olduğu gibi- Taksim’de ısrar nedeniyle işçi sınıfının başkenti dediğimiz İstanbul’da 1 Mayıs’ın örgütlenmediği, dolayısıyla kutlanmadığı bir tablonun oluştuğunu düşünelim. Böyle bir tablonun işçi sınıfının çıkarlarına hizmet etmediği çok açık. Bunu kabul etmiyoruz. 

Taksim’de ısrar edenler şöyle diyor; Taksim bizim hakkımızdır, bu hakkı kazanmak da ancak mücadeleyle olur. Ne yanıt verirsiniz?
Şüphesiz mücadele ile alınır. Biz de aynı şeyi söylüyoruz. Fakat, Taksim’i almak için istemenin yetmeyeceğini, belirleyici olanın sınıf güç ilişkileri olduğunu, bu ilişkide emekçi sınıfların lehine bir değişim olmadığı sürece bu “açmazdan” kurtulunamayacağını söylüyoruz. 

Bu çerçevede işçi hareketi ve sendikal hareketin içinde bulunduğu duruma bakalım. Yasalar ağırlaştırılıyor, grevler yasaklanıyor, işçiler atılıyor, insanlık dışı çalışma koşulları dayatılıyor, hepsinden öte yeni gündeme getirilen kiralık işçilik, kıdem tazminatı fonu gibi saldırılar karşısındaki tablo ortadadır... Kuşkusuz işçilerin fabrikalarda sendikal hakları ve çalışma koşullarının düzeltilmesi için Dostcam’da, Yeni Çeltek’te ve daha onlarca yerde olduğu gibi direndiklerine tanıklık ediyoruz. Fakat bunlara bakarak işçi hareketi ve sendikal hareketin sermayenin saldırılarını püskürtebilecek bir platformda hareket ettiğini söylemek mümkün değil. İşçi sınıfı mücadele ediyor mu, ediyor. Ancak bu mücadeleler lokal düzeyde seyrediyor; sermaye sınıfı ve onun hedeflerini karşısına almış, politik zeminde birleşik bir mücadeleden henüz bahsedemeyiz. Dolayısıyla, Taksim ısrarına yeniden dönersek kiminle vereceksiniz bu mücadeleyi? Eğer işçi sınıfı ile mücadele verilecekse, öncelikle işçi sınıfının sözünü ettiğimiz ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin talepleri etrafında harekete geçmesini sağlamamız gerekiyor. Elbette ki mücadele edilerek alınacaktır Taksim. İşçi sınıfı yalnızca Taksim’i değil, mücadele ederek politik iktidarı da alacaktır. Ama biz bu mücadelenin neresindeyiz, hangi noktasındayız? Yanıtlanması gereken budur. Buradan baktığımızda bugün yapılması gereken, işçi sınıfının ve emekçilerin talepleri etrafında harekete geçirilmesi, açık kitle mücadelesi biçiminde gösteriler, mitingler örgütlenmesidir. 

EMEP geçen yıla kadar Taksim kararına olumlu yaklaşmış, oluşturulan platformun içinde yer almıştı. Bu yıl ne değişti?
EMEP’in geçen yıla kadar Taksim’e hep olumlu yaklaştığı doğru değildir. Esasen Taksim tartışmaları 90’lı yılların başından itibaren denebilirse her 1 Mayıs’ta gündeme gelmiştir. Biz 1 Mayıs’a ilişkin gösterilen çabalara destek veriyoruz, oluşan platformlarda yer alıyoruz. Fakat kararımızı somut koşullara, sınıf mücadelesinin güncel durumuna göre belirliyoruz. Bu açıdan baktığımızda bir çelişki var mıdır, yoktur. 2016 1 Mayısındaki siyasal koşullarla, 2015 1 Mayısı koşullarını kıyasladığımızda farklı bir tablonun karşımızda olduğunu görürüz. Her şeyden önce 2015 1 Mayısına giderken çözüm süreci henüz bitmemişti, çatışmalı ortam söz konusu değildi. Türkiye seçimlere gidiyordu. AKP Hükümeti hayli örselenmişti ve güç kaybediyordu. İşçi sınıfı seçimlere giderken kendi taleplerini güçlü bir biçimde ortaya koymak istiyordu. Bursa merkezli metal eylemlerinin sıcaklığı devam ediyordu. Yani sınıf güç ilişkileri üzerinden baktığımızda Taksim’de ısrar bir yıl önce bir bakıma kendine zemin bulabiliyordu. Ki partimiz geçen yıl da 1 Mayıs’ın alan inatlaşmasına kurban edilmemesi gerektiğini ısrarla anlatmaya çalıştı. Bugün ise Türkiye çok farklı siyasal koşullara evrilmiş durumda. Bütün hak arama eylemlerine saldırılıyor, Kürt coğrafyasında bir savaş yürütülüyor. Terörle mücadele adı altında kentler yerle bir ediliyor; genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden sivillerin katledildiğine tanık oluyoruz. İşçi direnişleri fabrikalara TOMA’lar sokularak bastırılıyor. Patlatılan bombalar nedeniyle insanlar, can güvenliği endişesiyle kalabalık yerlerden uzak duruyor... Dolayısıyla 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için başvuru yapılabilir; fakat kabul edilmediği koşulda Taksim’de ısrar etmeyi doğru bulmuyoruz. Zaten şu anda sorun, kabul edilmezse ne yapılacağıdır?

Yani bir B planının hazırlanması...
Evet. Biz parti olarak düşüncelerimizi konfederasyonlarla paylaştık, çeşitli partiler de bu konudaki düşüncelerini ortaya koydu. Örneğin CHP İstanbul İl Başkanı’nın çağrısını olumlu buluyoruz. Dileriz İstanbul’da güçlü ve yaygın bir kutlama için ortaklaşılır ve 1 Mayıs güçlü biçimde örgütlenir. 

Ancak bunun için alanın kesinleşmesi önemli. 1 Mayıs’a iki haftadan az bir süre kala Taksim diye yola çıkıp, olmayınca alternatif bir meydan üzerinde uzlaşılması vs süreyi daha da azaltacak. Dolayısıyla bu tutumun daha baştan kitleselliği zayıflatan bir yanı da yok mu?

Elbette var. 1 Mayıs’ın alan tartışması üzerinden gündeme geliyor olması doğru değil. Alan kutlaması, denebilirse, işin taçlandırılmasıdır. Asıl olan fabrikalarda, sanayi sitelerinde, işyerlerinde 1 Mayıs’ın tartışılması, örgütlenmesidir. Bunun için 1 Mayıs komitelerinin kurulması, dahası yerellerde, fabrikalarda, sanayi sitelerinde, işyerlerinde hafta boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması gerekir. 1 Mayıs’ın tarihsel anlamı da ancak böyle hayat bulabilir. Bugünün genç işçi kuşakları 1 Mayıs’ın ne olduğunu bilmiyor. 1 Mayıs fabrikalarda, işyerlerinde tartışıldığında, aradan geçen 130 yıla rağmen, Amerika işçi sınıfının 1886’da harekete geçtiği taleplerin önemli bir bölümünün bugün hâlâ işçi sınıfının en yakıcı talepleri olduğunu görecekler. Dikkatlerin alan tartışmalarına çekilmesi, 1 Mayıs’ın bu asıl yönünü de baltalıyor. 1 Mayıs her koşulda örgütlenmelidir; ilkesel olan budur. AKP iktidarı alanlarda kutlanmasına çeşitli bahanelerle izin vermese de, sendikaların, konfederasyonların da içinde olduğu yerel kutlamalar İstanbul’un çeşitli bölgelerinde ve ülkenin her yerinde yapılmalıdır. 

Yaygınlık ve kitlesellik vurgunuz üzerine soralım. Genç bir işçi şöyle düşünebilir; ‘Çalıştığım sanayi sitesinde 10 kişi anca bir araya geliyoruz, 10 kişiyle 1 Mayıs’ı kutlasak ne olur kutlamasak ne olur?’ Bu genç işçiye ne söylersiniz?
1 Mayıs’ın böyle binlerce yerde 10’ar, 20’şer kutlandığını düşünelim. Ki, her yerde kutlamak derken anlatmak istediğimiz budur. 1 Mayıs’ın anlamını, ruhunu bütün emekçilerin içinde yaygınlaştırmaktır. 10 kişiyle ya da 1000 kişiyle olması çok önemli değildir. Zaten bir, üç, beş olmadan, yüze, beş yüze, bine ulaşamazsınız. Binler on binlerin, yüz binlerin, milyonların ortaya çıkması için aşağılardan üçer beşer, onar dediğimiz çalışmalarla başlamak gerekir ve bunlar son derece değerlidir. 1 Mayıs’ın özüne en uygun tutum bu. Bunu söylerim genç arkadaşlarıma. 

Peki, bunun için EMEP olarak nasıl çalışmalar yapıyorsunuz? Ek olarak 1 Mayıs hazırlıkları genel tablosu için de gözlemlerinizi paylaşır mısınız? 
Ne yazık ki henüz istenen seviyede bir çalışmanın yürütüldüğünü söyleyemeyiz. Bunda öncelikle sendikaların tutumu son derece etkili oluyor. Bu yıl da konfederasyonların her biri bir yere savrulmuş durumda. Türk-İş Çanakkale’de, Hak-İş Sakarya’da, Memur-Sen Konya’da, DİSK İstanbul’da Taksim’e sıkışmış... Nihayetinde bugün sendikalara bürokrasi egemen ve sendikal bürokrasinin 1 Mayıs’ı gerçek anlamda örgütleme diye bir derdi yok, bunu hepimiz biliyoruz. Zorunlu kaldıkça bazı şeyleri yapmak ama sermayeye en az zararla yapmak başat tutumu olmuştur bürokrasisinin. Bu açıdan işçilerin sendikalardan beklenti içine girerek, bunun olmadığı koşullarda da sadece şikayet etmeleri doğru da değil, haklı da. İşçi kendi mücadelesini vermelidir. 

Şüphesiz partimiz de bütün araç ve imkanlarıyla 1 Mayıs’ın işçi sınıfı içinde en yaygın şekilde kutlanması için bu çabalar içinde yer alıyor, destek oluyor. Ancak dediğim gibi bu henüz bizim hedeflediğimiz düzeyde değil. 

İŞÇİ BASKISINDAN KAÇIYORLAR 

Siz de değindiniz, konfederasyonların her biri ayrı bir şehirde kutlama yapacak. Bu illerin Çanakkale, Sakarya ve Konya olarak belirlenmesinin, iktidarın, Osmanlı referanslarıyla yüklü milliyetçi söylemine denk düştüğü söylenebilir mi? 
Bunun bir payı vardır şüphesiz, ama asıl olan işçi baskısını en az hissedecekleri yerler olmasıdır. Örneğin neden Bursa’da, Kocaeli’de değil? Biliyoruz ki, işçi merkezlerinde yapsalar istedikleri gibi bir 1 Mayıs gerçekleştiremeyecekler. Doğrudan doğruya orada sendikaların, yerel sendikal birikimin müdahaleleriyle daha farklı bir tablo ortaya çıkacaktı. Tüm bunlardan kaçmak, 1 Mayıs’ı geçiştirmek, yasak savmak... Nedeni budur. Elbette siyasal iktidara zorluk çıkartmak istememeleri de temel etkenlerden biri.

KÜRTLERE DE, İŞÇİYE DE AYNI GÜCÜN SALDIRDIĞI GERÇEĞİNİ İYİ ANLATMALIYIZ 

İşçi sınıfının demokrasi ve özgürlükler meselesi gibi siyasal taleplerle arasındaki makasın açık olmasının kaynağında ne var?
Türkiye’de işçi hareketi henüz politik bir hareket düzeyinde değil. Daha çok sosyal hak temelli, adeta birbirinden farklı akan derecikler gibi fabrika ve işyeri düzeyinde, lokal mücadeleler biçiminde. 1 Mayıs, işçi sınıfının bu gerçekleri daha derinden kavraması ve harekete geçmesi açısından da önemli. Bu bağlamda 1 Mayıs’ın sadece batıda değil, Kürt illerinde de yaygın ve kitlesel kutlanması son derece önemli. Süren savaş ve çatışmanın neden olduğu güçlükler var. Ama bu durumun 1 Mayıs’ın bölgede kutlanmasını gölgelemesine izin vermemek gerekir. İşçilerin birliği, halkların kardeşliği fikrinin işçi sınıfı içinde bilince çıkartılması bakımından bu gereklidir.

İşçilerin savaşla, kendi günlük yaşamları arasındaki ilişkiyi görmelerini sağlamamız gerekiyor. AKP ve Cumhurbaşkanı “Devletin bekası tehlikede!” diyerek, politikalarını ülke için varlık yokluk sorunu kılıyor. Gerçekten böyle bir tehlike olması durumunda ne yapılır? Ülkenin bekası etrafında birleşecek kesimler arasında çelişki yaratacak tutum ve davranışlardan kaçınılır, değil mi? Ama öyle yapılmıyor. Sermaye sınıfının kiralık işçilik, kıdem tazminatı gibi talepleri bir bir gündeme getirilip hayata geçiriliyor. Savaş iklimi bunun için bir olanak olarak kullanılıyor. Bu durumu, yani Kürtlere saldıran gücün aynı zamanda kendisine de saldırdığı gerçeğini işçilere iyi anlatmamız gerekiyor.

İŞÇİ HAREKETİ UMUT VEREN BİR YOLDA İLERLİYOR 

İşçilerin sendikalarına güvenmediği, hatta bazen onları da karşılarına alarak, onlara rağmen eylem ve direnişlerde bulunduğu bir dönemdeyiz. Sendikacıların örgütlenme ve hak arama çabalarını zayıflatan tutumu ve buna karşı yürütülen mücadele konusunda ne söylersiniz? 
Sendikal hareketin içinde bulunduğu bu durum yeni değil. EMEP olarak 7-8 yıl önce sendikal hareketin mücadeleci temelde yeniden örgütlenmesi gerektiği çağrısıyla bir tartışma ve mücadele platformu açtık. Bu yönde konferanslar, kurultaylar örgütledik, yayınlar çıkardık... Bu süreç devam ediyor. 

Bugünkü sendikal anlayış reformist, revizyonist, sınıf işbirlikçisi bir dönemin ürünüdür. Mevcut sendikal anlayışla, sermayeye karşı mücadele etmek mümkün değildir. Bunu işçiler bizzat yaşayarak, kendi deneylerinden görüyorlar. Söylediğiniz önemli; son üç beş yılın eylemlerine baktığımızda işçilerin sendikalarına rağmen mücadeleye girdiğini görürüz. Örneğin 2012 yılında Antep Başpınar Organize Sanayi Sitesi’nde tekstil işçileri; geçtiğimiz yıl Bursa’da metal işçileri  doğrudan doğruya sendikal bürokrasiye karşı harekete geçtiler. Kısmi kazanımlarla sonuçlanan mücadeleler oldu bunlar. Sendikaların mücadeleci temelde yeniden örgütlenebilmesi için işçi sınıfının girdiği bu yolda ilerlemesi gerekiyor. 1 Mayıs bu açıdan da değerlendirilmelidir. İşçiler çıkacak, sendikal bürokrasinin tutumuna bakmadan 1 Mayıs’ı örgütleyecek. Kendi mücadelesini, kendi kavgasını yürütecek. Sendikaların bürokrasinin tasallutundan kurtarılıp işçiler tarafından geri alınması gerekiyor, işçi bunun da mücadelesini yürütecek, yürütüyor da zaten. Önemli aşamalar da kat etmiş durumda. 

İki şey öne çıkıyor işçi hareketine baktığımızda. Bir, sendikalarına rağmen mücadeleden geri durmuyorlar ve mücadeleyi kendi geliştirdikleri örgüt biçimleriyle, komiteler kurarak, çeşitli düzeylerde örgütlenerek yürütüyorlar. İki, geçmişteki gibi sendikal bürokrasinin “mücadele edilemez”, “şu yasak”, “bu yasak” şeklindeki mücadeleyi yasal sınırlara çekme tutumu da artık etkili değil. Bugün hak aramak için harekete geçen işçiler geçmiş mücadele deneylerinden çıkardığı derslerden hareketle mücadele hattını belirliyorlar: Ya fabrikalara kapanıyor ya doğrudan üretimi durduruyor. Yani işçiler artık bu sendikacılarla haklarını savunamayacaklarını, onların ortaya koyduğu çizgiyle başarıya ulaşamayacağını biliyor ve sendika bürokrasisine rağmen kendi deneylerinden öğrendiği kadarıyla yeni araçlar, yeni örgütlenmeler geliştiriyor, yeni mücadele biçimlerini devreye sokuyor. Bunlar işçi hareketi ve sendikal hareketin geleceği açısından son derece umut verici gelişmelerdir.

CHP, ADETA AKP’YE VE SARAY’A CAN SİMİDİ OLUYOR 

CHP’nin 1 Mayıs’ta İstanbul’da 1 milyon kişiyle miting çağrısını olumlu bulduğunuzu söylediniz. Ancak mitingin 1 Mayıs’ı gölgede bırakacağı yönünde yaklaşımlar da var. Çağrıyı bu açıdan nasıl değerlendirirsiniz?
1 milyon hedefinin gerçekçiliği tartışılır, kendi hesapları, kendi propagandif ihtiyaçları temelinde gündeme getirmiş olabilirler. Ama CHP’nin bu dönem kitlesel bir biçimde 1 Mayıs’a katılarak destek vereceğini açıklamasını olumlu buluyoruz. CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat, “önemli olanın kitlesel biçimde kutlanması olduğu, bu konuda çaba gösterilmesi gerektiğini” söylüyor. Bu açıdan olumlu görüyoruz zaten. 

CHP’nin parti içinde de çok eleştiri alan dokunulmazlıklar konusunda AKP’ye verdiği destekle ilgili değerlendirmeniz ne?
CHP’nin sadece bugün değil 7 Haziran seçimlerinden sonra koalisyon süreçlerinde olsun, tezkere konusunda olsun, çözüm sürecinde masanın devrilmesi sonrasında bugün Kürt illerinde yürütülen savaş ve bu savaşa yaklaşımı olsun, adeta sıkıştığı yerde AKP Hükümetine ve Saray’a can simidi oldu. Sayın Kılıçdaroğlu hem “bu Anayasaya aykırı, yanlıştır” diyor hem de destekliyor. Herhalde bu gidişatla başkanlık sistemini de destekleyecek. İşin özü CHP, “CHP terörle mücadeleye yeterince destek vermiyor” dayatmasına boyun eğiyor. Yanlış bir tutum. Bunun siyasal taktikle, AKP’nin teşhiri ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Umarız CHP içindeki sağduyulu sesler galip gelir ve CHP bu yanlış tutumundan döner. 

(Fotoğraf: Erdost YILDIRIM)

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Nisan 2016 07:46
www.evrensel.net