17 Nisan 2016 04:50

Her ne olursa olsun ailemizden kopamayız çünkü

Oyuncu, Yazar Görkem Yeltan'la ilk yönetmenlik deneyimi ‘Yemekteydik ve karar verdim’i konuştuk. Film, Başka Sinema salonlarında vizyona girdi.

Her ne olursa  olsun ailemizden  kopamayız çünkü

Paylaş

Devrim ACAROĞLU
İstanbul

Rıza Gürsoy, bütün ailesini Kurban Bayramı’nda yanında görmek ister, tabii kendi koyduğu kurallar içinde. Her şeyi bildiğini düşünen, herkesin bir arada aile işini sürdürmesi gerektiğine inanan korkulan babadır kendisi. Çok yabancısı olduğumuz biri değil yani. Bütün ailelerde olduğu gibi, fertlerinin dert yandığı baba, hepsinin bir arada olma sebebidir de aslında. Sırları, hesapları, hayalleri, kızgınlıkları ile yemek masasına oturan aile ilk olmayan, son da olmayacak bir patlamayla sarsılacaktır. 

Yemekteydik Ve Karar Verdim, oyuncu, yazar Görkem Yeltan’ın ilk yönetmenlik deneyimi. Film, Başka Sinema salonlarında Cuma günü vizyona girdi. Senaryo ekibinde de yer alan Yeltan ilk filminde, geniş bir ailenin iç hesaplaşmasını yansıtmanın güçlüğünü yol arkadaşlarıyla sırt sırta vererek göğüslemiş. Filmin kuşkusuz en büyük süprizi Arzu Okay’ı 37 sene sonra beyaz perdede izleyecek olmak.

Yeltan’la ne onunla ne de onsuz edemediğimiz aileyi konuştuk.

“Ben artık film çekmek istiyorum” diye mi, yoksa “benim bu hikayeyi mutlaka anlatmam lazım” diye mi çekiliyor ilk film?
Bir şeylerin içine dalınca, orada karşına başka şeyler çıkıyor. Mehmet Güreli’ye şarkı sözü yazmak böyle çıktı. Çocuk kitabı yazmak da, çünkü çocuk oyunlarında oynuyordum. Her şey birbirinin içinden bir şekilde çıkıyor ve  oraya merak sarmaya başlıyorsun.Sonra onu yapma isteği doğuyor ve inatçıysan yapıyorsun da. 

Bu topa girmeseydik iyiymiş dediğin oluyor mu sonra?
Bende öyle bir şey olmadı hiç.

Nasıl ortaya çıktı ‘Yemekteydik’?
Önce Mehmet Güreli’nin “Tek Çilekli Pasta” isimli kısa filmini çektik. O çeşitli festivallere gitti. Sonrasında bir ilk film yapmaya karar verdik. Mehmet’in “Dört Köşeli Üçgen”ini yapmak istiyorduk. 

“-dık” kimler oluyor?
Yalçın Akyıldız, Nilüfer Uğur Dalay, Burcu Aktaş ve ben oluyor. Bu ekip film yapmak için bir araya geldiğinde masada sekiz hikaye vardı. Hangi hikaye daha cazip diye sorduğumuzda kendimize, -ilk filmin cahil cesaretiyle- kalabalık ve mekanı bol olanını seçtik. Böylece bu aile hikayesine karar vermiş olduk. Bu arada ben, Güreli’nin “Dört Köşeli Üçgen”inin senaryosunu yazmıştım zaten. Bu sene destek çıktı o filme. “Yemekteydik Ve Karar Verdim”in vizyonu sonrası, önce Cannes’a gidiyoruz onunla, sonrasında diğer filme başlıyoruz. O bitince de Paris’te çekeceğim filme başlayacağız.

Her şey planlı yani...
Evet, çok programlı bir ekibiz. Sadece sinema da değil, Mehmet Güreli’nin yeni albümüne gireceğiz vizyon sonrası. Mayıs ayında benim yeni çocuk kitabım çıkacak. Bu arada Mehmet’in Paris’teki resim sergisi ile bizim filmin gösterimini aynı tarihte yaptık. Hep birbirinin içinde gidiyor çalışmalar. 

UZUN ZAMANDIR SİNEMAMIZIN AİLE HİKAYESİ YOK

Aile hikayesini sadece kalabalık ve zorlayıcı olduğu için seçmemişsinizdir...
Son 7-8 yılım bağımsız sinema içinde çalışarak geçti. Ekonomik nedenlerle, zorunlu olarak az kadrolu hikayelere yöneldik hep. Bu nedenle sinemamızda çok uzun zamandır aile hikayesi olmadığını düşünüyorum. Ailenin defolarını da güzelliklerini de bilen dört kişi olarak anlatabileceğimizi düşündük. En çok içimizi bu hikaye ısıttı. 

Filmdeki aile, Gürsoy ailesi yani, ait olduğu toplumu üzerinden konuşabileceğimiz karakterde bir aile mi, yoksa münferit bir vaka mı?
Festivallere gittiğimizde, Türkiye’den ilk kez azınlık, göç, sefalet olmayan farklı bir filmle karşılaştık diyen çok insanla karşılaştık. Ben aslında biraz bildiğim aileye yakınlaştım. Egeliyim, filmdeki aile de öyle. Benim ailemde de herkes bir araya toplanır, sırlarıyla, sevgileriyle, kavgaları ve hesaplarıyla... Bunların hepsini görmek istedik. Kurban Bayramını zemin olarak seçtik. Bütün aile bir araya geliyor ama bu aile gerçekten bir arada mı değil mi bilmiyoruz. Genellemeye gidemeyeceğimiz bir yapı var aslında Türkiye’de. Doğusu batısı, kuzeyi güneyi arasında aile yapısı bakımından çok ciddi farklılıklar var. Ama ortak olan, aile bizde önemlidir, insanlar aile içindedir. Bireysel takılan da aslında aileye bağlıdır bizde. 

Dördümüzün ailesinde de böyle bir yapı var. Aileciyiz diyemem, aile karşıtıyız da diyemem. Sadece yaşadığımızı olduğu gibi göstermeye, bildiğimiz yerden bakmaya çalıştık. 

BABAYA ÜZÜLEN DE ÇOK

Ne onlarla yapabildiğin ne de onlarsız yapabildiğin bir şey herhalde aile...
İnsanı çok fazla engelleyebildiği gibi çok fazla yükseltebilen de bir şey aile. Amerika gibi toplumlarda çocuk 18 yaşında kendi yoluna giderken biz de 18’inde de, 35’inde de, 70’inde de aileye bağlıdır. Ben bunu seviyorum. 

Halef selef şeklinde döngüsel bir şey de çünkü aile içindeki sorumluluklar....
Evet ama bireysellik de var bu işin içinde. Benim babam benim babam, ama aynı zamanda kendi. Ben biraz öyle aile yapılarına odaklanmak istedim. O nedenle hikayeyi çatarken her bireye eşit mesafede durmaya çalıştık, herkesin aile içindeki konumu yanında kendi öyküsü de var. 

Herkesin el birliği ile yüklendiği bir karakter sanki baba. Ona da mı eşit mesafeden bakıyoruz?
Aslında babaya üzülen de çok duydum. Çünkü baba her şeyi bildiğini ve kontrol ettiğini sanıyor ama hiçbir şey bilmiyor ve kontrol edemiyor aslında. 

İktidarın makus kaderi değil mi o?
Pek sanmıyorum. Bizim aile dizilerimize baktığında her şey babaya göre şekillenir. Ama bizim hikayemizde hiçbir şey babaya göre şekillenmiyor. Öyle gibi oluyor ama aslında olmuyor. 

Peki o adam neden orada hâlâ. Geleneksel bir şey mi bu? Böylesine avrupai bir ailede bile...
Adam işinin başında bir defa. “Ben gideyim tatil yapayım, biraz da çocuklar çalışsın” demiyor. Bu bizim çok bildiğimiz bir baba modelidir. Bu, yapacak başka şeyi olmadığından olabilir, siyasi gücünün sürmesini istediğinden olabilir, çocuklarına güvenmediğinden olabilir, o olmadan işlerin yürümeyeceğini düşündüğünden de olabilir. 

Rıza Gürsoy’un o kadar çok düşüncesi var ki... Senaryo grubundaki herkes edebiyatçı olduğu için adece kendimizle paylaştığımız filmde tamamını yansıtmadığımız koca bir hikaye var. Hikayeyi Rıza Gürsoy’un dedesinden başlatarak yazdık. Hikayenin sonrasını da düşündük.

Rıza Gürsoy’un eşinden üç çocuğu var. Birisi benim oynadığım Deniz karakteri. Belli ki daha önce bu kızla ilgili sorun yaşanmış. Onaylanmayan bir birliktelik sonrası çocuğu olmuş ama Deniz hâlâ aile içinde. Gördüğümüz kısmında Alper karakteri ile bir sorun yaşanıyor, o da ailenin içinde kalmaya devam edecek. Sonrasında -biz biliyoruz ki- en büyükleri olan Bahar’la bir sorun yaşanacak ve aile bir arada yaşamaya yine devam edecek. Aileden uzaklaşmak isteyen bir hala var, Arzu Okay’ın oynadığı karakter.  O da bunu başaramıyor. Her ne olursa olsun ailemizden kopamayız çünkü.

İyi bir şey mi bu?
Hem iyi hem de kötü. Aileden ve ait olduğu toplumdan kopmak isteyen genç nesle bakarsak-ki onlar da bir gün aileye dönecekler diye düşünüyorum- Bodrum’a gitmiş, çocuğu Amerika’daki hala neden Kurban Bayramında çocuğunun yanına değil de abisinin yanına gidiyor, bu kadar problem varken neden bu aileyi tercih ediyor diye sorabiliriz. Abisini seviyor ama diğer yandan abisinin görüşmediği diğer kardeşlerle de görüşüyor gizliden. Kopamıyor hiçbirinden. 

Rıza’nın da üstünde bir şey aile denen şey....
Kurban Bayramı da öyle değil mi...

MUTSUZLUKLAR DA OLSA SİSTEM YÜRÜYOR

İktidarın melanetleri daha tanıdık bir mesele. Ondan çok iktidarın altındakilerinin birbirleriyle ilişkisini konuşsak. Aynı soruna maruz kalıyorlar ama birlikte de hareket etme güdüsü geliştirmiyorlar. Her koyun kendi bacağından asılıyor falan...
Aileden de bakarsak daha geniş, siyasi bir yerden de bakarsak; yapı devam ediyorsa yapının bileşenleri bir aradadır. Yapının dışındakiler de bir aradadır. Sistem yürüyordur. Mutsuzluklar olsa da yürüyordur. Aileden kopamıyorsan aslında orayı seviyorsundur diye düşünüyorum. Ya da gideceğin başka bir yer yoktur. Gittiğin halde hâlâ ordaysan, demek ki orayı seviyorsundur. 

AİLE DE DÖNÜŞÜYOR, DÖNÜŞEBİLDİĞİ KADAR...

Çocuğun hayali biraz naif değil mi? Ferrarisini satacak bilge gibi söze başlıyor fakat sadece Avrupa’da amcası ile çalışmak istiyor. 
Çocuk müzisyen olmak istemiş ama babanın bir taş ocağı var. Daha önce deri işi yapmış. Bir şekilde işinin çok önemli olduğunu,tiyatro, müzik gibi işlerin çok gereksiz olduğunu düşünüyor. Gazeteci damadına, “senin gazetede niye köşen yok” gibi fütursuz bir soru sorabilecek bir adam. Kimsenin kendi seçimlerine saygı duyacak bir adam değil o. Taş ocağına hapsolmuş bir çocuk Alper. Amcasının yanına gitmesi belki naif bir şey sana göre ama, amcasının stüdyosu var ve belki tekrar müzikle uğraşabilecek. Bu iyi bir şey bence. 

Benim babam gazetecilik mezunu. Ailede çok fazla müzisyen ve sanatçı var ama ben matematik okuyordum, neden okuyorsam. Tiyatro okuyacağım dediğimde “ben bu kızımdan bunu beklemezdim” dedi. Benim babam bile. Çünkü ailede herkesin diğerleri hakkında fikri ve onları sokmak istediği bir yol vardır. Ve o yola girilmediği zaman bu ailede sorun olur. Naif de olsa sorun olur. Sonrasında babam da çok mutlu oldu. Zaten beni öyle yetiştirdiği, edebiyatla haşır neşir ettiği için ben  bu yola yöneldim. Ama ben bile yaşadım bu sorunu. Çünkü aile olmak denen  şeyin içinde var bunlar. 

Aile denen şey kendisini bütün değişimler içinde muhafaza etmesi gereken bir kurum olduğu için ortak eğilimi hep muhafazakar olmuyor mu?
O var ama öte yandan Rıza Gürsoy gibi bir adam kızının gayri meşru bir çocuk yapmasına izin verir mi? Ama o da dönüşüyor, dönüşebildiği kadar. Aile de dönüşüyor, istense de istenmese de.

Aile kendi adına bir şeyler yaşıyor. Kendi matematiğini kurup kendi yaşam biçimini oluşturuyor ve diğer aileye benzemiyor. O senin ailen oluyor böylece. Sen ona aitsin, o da sana. 

PROBLEM VARSA ÇOK KONUŞULMAZ

Bir aile içi hesaplaşma izliyoruz fakat pek kimseler bağırıp çağırmıyor. Sessiz bir hesaplaşma gibi. Neden böyle?
Bu biraz benim bildiğim bir şey. Egeliler de İtalyanlar gibi çok konuşur aslında. Ama bir problem olduğunda çok konuşulmaz. Bilinir ama karşıdakini üzmemek için bilinmezden gelinir, üstüne gidilmez. Gidilirse büyük kavga çıkar ama bitince yine durulur ortalık. Bir süre konuşulmaz, sonra birileri araya girer falan... Yoksa zaten ilişki yürümez. Barışçıl bir ailede büyüdüm ben. Bunu biliyorum. Kurban Bayramında toplanıp, rakı içip, sistaki, harmandalı oynadıktan sonra kavga eden bir aile. 

ÖNCEKİ HABER

Diş teli (ortodontik tedavi) hakkında doğru sanılan 5 yanlış

SONRAKİ HABER

İngiltere Başbakanı Theresa May, B Planını açıkladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa