11 Nisan 2016 04:58
Son Düzenlenme Tarihi: 19 Nisan 2016 15:36

Dr. Arzu Yılmaz: Kürt sorunu çözülmek değil yönetilmek isteniyor

Akademisyen Dr. Arzu Yılmaz ile devam eden çatışmalı süreci konuştuk.

Dr. Arzu Yılmaz: Kürt sorunu çözülmek değil yönetilmek isteniyor

Paylaş

Serpil İLGÜN

Başbakan Davutoğlu’nun, “2013’teki şartlar oluşursa yeniden konuşabiliriz” açıklaması nice sonra hükümet cephesinden gelen tek “olumlu” cümle olunca, çözüm, barış ve demokrasi isteyenler “acaba mı” demişti ki, aradan 24 saat geçmeden bu sözlerin hiçbir karşılığının olmadığı anlaşıldı. Zira, “Ortada müzakere edilecek de, görüşülecek de bir konu yoktur. Terörle mücadele son terörist imha edilene kadar devam edecek” diyen Erdoğan’ın öfkeli sözleri üzerine Davutoğlu, “Geri dönüş yoktur ve asla olmayacaktır” diyerek Cumhurbaşkanı ile aralarında hiçbir görüş ayrılığı olmadığının altını kalın kalın çizmek durumunda kaldı.

Kürt özgürlük hareketinin de sıklıkla referans verdiği 2013 koşullarına dönmek ne kadar mümkün? 2013’ten bu yana değişen dinamikler neler? Davutoğlu, neden 2013’e gönderme yaptı? Başbakanla Cumhurbaşkanı arasında bir ayrışmadan söz edilebilir mi? Kürt hareketi çözüm için neden ABD’yi işaret ediyor? Savaşı sadece Kürt özgürlük hareketini ezmek değil, ülkeyi yönetmenin de bir aracı olarak sürdürme politikasının önüne nasıl geçilir? HDP’nin imkan ve kısıtları neler?

Kürt ve Kürdistan sorunu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan akademisyen Dr. Arzu Yılmaz yanıtladı. 

Erdoğan’ın öfkesi üzerine sözlerini geri çekse de, Davutoğlu’nun ‘PKK 2013 Mayıs’ına dönerse her şey konuşulabilir’ demesi, bu yöndeki umutları bir miktar canlandırdı. Konuyla ilgili yorumları, ABD Ankara Büyükelçisi John Bass’tan PKK’ye yapılan çağrıyı ayrı ayrı soracağız ama önce, çözüm için referans gösterilen 2013 şartlarına geri dönüş mümkün mü diye soralım. 
Bu konuda bakacağımız üç parametre var. Önce bölgesel duruma bakalım. Bir, Esad’ın durumuna ilişkin belirsizlik büyük ölçüde ortadan kalktı. Bugün, Esad’ın gideceği üzerinden yapılan hesapların en azından kısa vadede gerçekleşmeyeceği açık. İki, 2013’te IŞİD, henüz küresel ölçekte bir tehdit değildi. Üç, Rusya bugün Ortadoğu’ya doğrudan askeri müdahalede bulunan bir aktör. Dört, İran 2015 Temmuz’unda P5+1 ülkeleriyle yaptığı nükleer silahsızlanma anlaşmasıyla, var olan bölgesel gücünü arttırdı. “2013 şartlarına geri dönülsün” deniliyorsa eğer bu yeni faktörleri gözetmek gerekiyor. 

2013’e dönme referansını veren aktörlerden biri olarak Kürt hareketi bu değişimleri göz önünde bulunduruyor mu?
Ona gelmeden ikinci parametreye, Türkiye’deki değişime bakalım; Türkiye 2013 koşullarında henüz bölgedeki kredibilitesini tümüyle yitirmiş bir ülke değildi. İki, 2013’te bir ileri demokrasi ve yeni Türkiye iddiası vardı. Ve üç, ülkede bir siyasi istikrar vardı, bir rejim krizi yoktu. Bugün Türkiye otoriter bir rejimle yönetiliyor. Çok ciddi bir güvenlik ve rejim krizi yaşıyor. Uluslararası alanda ise en yakın müttefikleri tarafından “öngörülemez bir müttefik” olarak tanımlanıyor. Bu tablo 2013-2016 arasında dramatik bir fark olduğunu gösteriyor. 

Kürt siyasal hareketi cephesindeki en önemli değişimi yaratan faktör ise, IŞİD oldu. 2013’ten farklı olarak bugün Kürtler bölgesel bir aktör olarak değer kazandı. İkincisi, Kürtler (aralarında hâlâ bazı sıkıntılar olsa da) IŞİD karşısında tarihinde ilk kez bir ortak düşmana karşı birleşti. Bir başka önemli kazanımlarıysa, özellikle Rojava’da bir yönetim, askeri mücadele ve başarı deneyimi oldu. Ama bir de “Peki Kürtler, Kürt toplumu açısından ne değişti”ye bakmak yerinde olur. Bunu da üç parametre üzerinden okuyorum. Birincisi, son bir yılda yaşanan savaş, Kürtlerin yaptığı seçici unutma tercihini ortadan kaldırdı. 

Ne demek seçici unutma?
Şöyle; barış süreçlerinde çoğu zaman bir seçici unutma refleksi gelişir. İmralı süreciyle Kürt halkı 90’lara ilişkin travmalarını yeni bir gelecek inşası ümidiyle unutma, geride bırakma eğilimine girmişlerdi. Geleceği kurma referansı, daha güçlü bir referans haline gelmişti. Ancak hâlâ süren bu yıkıcı savaş her şeyden önce bu seçici unutma tercihini ortadan kaldırdı, üzerine eklenen mağduriyetlerle birlikte geçmiş yeniden canlandı. İkincisi, şöyle bir etkisi olmuştu İmralı sürecinin; farklı iki etnisitenin bir arada yaşama ve kendilerini kurucu saydıkları yeni bir ulus yaratma umudu doğmuştu. Temmuz 2015’ten beri yaşadığımız sürecin ikinci büyük zararıysa, bu birlikte ulus olma paradigmasının çökmüş olması. İmralı sürecinin bir üçüncü etkisiyse, siyasi işbirliğinin gelişmesiydi. Bu da en somut haliyle HDP’de tezahür etmişti. Bir Türkiye partisi olarak Kürt siyasi aktörlerinin Türkiye’nin batısında veya Türkiye’nin merkezinde diğer kitle partileriyle birlikte hareket etme ve işbirliği yapma imkanı doğmuştu. Bu kaybedildi. Fotoğrafı böyle çektiğimiz zaman 2013 şartlarına geri dönüş diye bir durumun olmadığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. 

Bu noktada Davutoğlu’nun, ‘2013 şartları oluşursa görüşülebilir’ sözlerini nasıl okumak gerek? Ek olarak, Davutoğlu’nun ‘Cumhurbaşkanı ile aramızda milim görüş farklılığı yok, usul farkı var’ diye izah ettiği durum, Erdoğan-Davutoğlu arasında Kürt sorununda ayrı düşmeye mi işaret eder? 
Davutoğlu’nun bu açıklamasını şöyle okuyorum; teorik yapısı büyük ölçüde Davutoğlu tarafından çizilen “Müslüman toplumuna liderlik”, “Ortadoğu’da liderlik” projesinin gerçekleşmeyeceğini 2014 sonu itibariyle Erdoğan’ın gördüğünü düşünüyorum. Ama projenin sahibi olarak Davutoğlu hâlâ Türkiye’nin Ortadoğu’daki liderlik rolünden vazgeçmiş değil. 

Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki ayrışmanın asıl nedeni bu mu? 
Evet, Davutoğlu ile Erdoğan arasındaki asıl kırılmanın buradan kaynaklandığını düşünüyorum, Erdoğan herkesin de işaret ettiği gibi pragmatist biri, bu işten vazgeçti. “Ortadoğu’nun lideri” olamayacağını anlayınca, siyasi gücünü içeride konsolide etme yolunu seçti. Davutoğlu ise 5 Nisan’da Helsinki’ye giderken “Lazkiye’den Süleymaniye’ye kadar…” vurgusundan da anlaşılacağı üzere hâlâ bu işte ısrarlı görünüyor. Mevzu şu ki, bunu PKK’yi dışlayarak, PKK ile savaşarak yapamazsın. Yani eğer böyle bir projen varsa, bu projede Kürtlerin herhangi bir aktörünü dışarıda bırakma şansın yok. Ortada dolaşan yeniden masaya dönüş yorumlarının da Davutoğlu’nun bu hevesindeki ısrarından kaynaklandığını düşünüyorum.

Peki, Davutoğlu’nun bunu Erdoğan’a rağmen gerçekleştirme şansı var mı?
Oradan bakınca Erdoğan ve AKP’nin kendi içindeki güç mücadelesinde bugüne kadar Davutoğlu’nun hep kaybettiğini görüyoruz. Birçok kez bu denemeler yapıldı. Hakan Fidan’ın önce milletvekili adayı olup sonra geri çekilmesinden tutun da, Kürt meselesi üzerinden tarifleyebileceğimiz geri çekilmek zorunda kaldığı birçok yenilgisi oldu. Bu da bunlardan biri olur mu, olmaz mı bilmiyorum. Ama son tahlilde artık bir iç sorun olarak Kürt sorununu tek başına çözme inisiyatifini Türkiye kaybetti. Öbür taraftan artık bölgesel bir sorun niteliği kazanmış Kürt sorununun çözümü, bir üçüncü taraf olmadan zaten gerçekleşemez. Bu Amerika olur, başka bir uluslararası ya da bölgesel aktör olur orası, taraflarla ilişkilerini dengede götürebilen ya da tarafların birlikte işbirliği yapmaktan çıkar gördüğü aktörlere göre değişebilir. 

Kürt hareketi üçüncü göz olarak ABD’yi işaret ediyor. Nitekim, ABD Ankara Büyükelçisi John Bass’in ‘PKK silah bıraksın’ çağrısını değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar, ‘ABD arabulucu olsun, bizi ve Türkiye’yi yeniden masada bir araya getirsin. Biz buna hazırız’ dedi. Kürt hareketinin üçüncü göz için ABD’yi işaret etmesinin nasıl bir anlamı var? 
ABD işaret ediliyor, çünkü bütün gerilimlerine rağmen Türk-Amerikan ilişkilerinin güçlü ve köklü bir kurumsal altyapısı var. En önemlisi de Türkiye’nin NATO üyeliği. Şunu unutmamak gerekiyor; TSK’nın, Türkiye sınırları dışında NATO’nun bilgisi ve onayı dışında hareket etme kabiliyeti sınırlıdır. Dolayısıyla, şu anda Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası aktörlerle kırılgan ve gerilimli ilişkilerine rağmen hala Türkiye’ye nüfuz etme kapasitesine sahip en güçlü ülke ABD. İkincisi, Suriye Kürdistanı’ndaki IŞİD’le mücadeleyi 2014’ten bu yana bir okumaya tabi tutarsak, Kürtler ve ABD arasında bir işbirliği gelişti. Bugün Rojava kazanımlarının korunması konusunda ABD önemli bir garantör. Tüm bu etkenler, Kürt siyasal hareketinin neden Amerika’yı sık sık işaret ettiğini açıklayıcı faktörler olarak öne çıkıyor. 

‘TERÖRE ALIŞIN’ DEMEK, ‘BÖLÜNMEYE DE HAZIRLANIN’ DEMEKTİR

‘Erdoğan Ortadoğu’nun liderliği hayallerinden vazgeçti ama Davutoğlu vazgeçmedi’ analizinizde, Gül, Arınç, Çelik gibi isimler nerede duruyor? Kürt sorununda askeri yönteme yeniden dönüşün AKP içinde de rahatsızlık yarattığı yönündeki yorumları da anımsatarak, söz konusu ekibin AKP içindeki etkisine ilişkin nasıl bir gözleminiz var?
Türkiye’deki sağ siyaset konusunda uzman olmadığım için AKP içindeki çatışmalar konusunda yorum yapma konusunda kendimi yetkili görmem. Ama kendi odaklandığım mevzu üzerinden okuma yaptığımda şöyle bir tabloyu net olarak gördüğümü söyleyebilirim: AKP önce, “AKP ile Türkiye’nin kaderi birleşti” dedi. Arkasından da buna Erdoğan’ın kaderi eklendi! AKP içindeki huzursuzların önce, “Erdoğan’ın kaderi Türkiye’nin kaderi ile birleşmiştir” sözlerinin tehlikesine bakmaları gerekiyor. Şu bir gerçek ki 7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan’ın Kürtleri kaybettiğini ortaya çıkardı. Ve sonrasında da her şey dramatik bir biçimde değişti. Erdoğan kaybetmiş birinin refleksiyle hareket ettikçe, kaderini birleştirdiği AKP ve Türkiye de kaybetmeye başladı. Bugün yaşadıklarımız, zaten kaybettiğini düşünen bir insanın hoyratlığı çerçevesinde şekilleniyor. Bunun da geldiği nokta “Teröre alışacağız” ise, bu aynı zamanda “Bölünmeye de hazırlanın” demektir. 

KÜRTLERİN SIRTINDAN BU KEZ DE AKP’YE KARŞI CHP’Yİ PALAZLANDIRMAYA ÇALIŞIYORLAR

Eleştiriler yöneltilse de, siyaset zemininin yeniden güçlendirilmesi için CHP’den beklentiler sürüyor. HDP’nin, CHP’ye birlikte hareket etme çağrısı da oldu ancak CHP bunları karşılamaktan uzak görünüyor. CHP’nin pozisyonunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Bu konuda şunu söyleyebilirim; zamanında Kürtlerin sırtından AKP’yi palazlandırdılar askeri dikta rejimine karşı. Şimdi de AKP otoriter rejimine karşı yine Kürtlerin sırtından CHP’yi palazlandırmaya çalışıyorlar. CHP’nin Suriye Kürdistanı konusunda net bir politikası veya AKP’ninkinden ayrılan somut bir politikası var mı? Biz bunları bilmiyoruz. Meselenin çoktan bir iç sorun olmaktan çıktığını iddia eden biri olarak, meseleyi hala bir iç sorun olarak görme ve nihayetinde en ileri önerisi Türkiye’nin yeniden fabrika ayarlarına dönmesi olan bir siyasi partiyle HDP’nin işbirliğinden ne bekleyebiliriz? Öbür taraftan HDP’nin de bir zorluğu olduğunu düşünüyorum. 

Nasıl bir zorluk?
HDP’nin Türkiyelilik söylemini sürdürebileceği bir siyasi zemin yok artık Türkiye’de. Kürtlerin seçici unutma tercihiydi Kürdistan coğrafyasında Türkiyelilik söylemine şans veren. Bu ortadan kalktıktan sonra HDP hâlâ Türkiyelilik üzerinden bir siyaset güdebilir mi?

HDP bir yandan da Türkiyelileşme söylemini bırakmak, bundan vazgeçmekle eleştiriliyor ve ‘buna geri dönmesi gerekiyor’ deniyor…
Daha önce de söylemiştim, HDP bir İmralı süreci ürünüdür. İmralı sürecinin ortadan kalktığı bir zeminde ise HDP’nin etkinliğinden söz edilemez. Ben bu noktada HDP’nin barış sürecinde çok iyi bir politika izleyip izlemediğini tartışırım. Ama bir kez savaş başladıktan sonra almadığı iddia edilen pozisyonlar üzerinden yapılan eleştirilere katılmıyorum. HDP’ye sahip olmadığı bir güç atfedildiğini düşünüyorum. HDP ancak çatışmasızlık ortamında politik etkinliğinden söz edilebilecek bir yapılanma. Savaş ortaya çıktıktan sonra HDP bunu yaptı, yapmadı gibi bir eleştirinin karşılığı yok bence. 

ÇIKIŞI İÇ DİNAMİKLER DEĞİL DIŞ DİNAMİKLER BELİRLEYECEK

CHP-HDP işbirliği önerilerinin yanı sıra, bunu da içeren şu öneriler de öne çıkmaya başladı; emeğe saygılı, sosyal devlet ve laik demokrasi ideallerini paylaşan Türk ve Kürt aktörlerin ittifakı! Bu hayata geçirilebilir mi? Ek olarak, tablo nasıl değişir, savaş karşısındaki sessizlik nasıl bozulur, çıkış nerede sorularına sizin yanıtınız ne?
Türkiye’nin geçiş dönemlerinde liberaller, aydınlar hep önemli rol oynamıştır. Ama bugün yaşadığımız en önemli sorunlardan biri kanımca söz konusu liberallerin, aydınların yaşadığı şok. AKP’yi destekleyen liberaller ve aydınlar büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Adeta bir şok yaşıyorlar. Bu şok halinde ortaya atılan önerilerin de gerçeklikle bağı oldukça zayıf. Öte yandan, akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi ertesinde yaşanan baskı, hakikaten amacına ulaşmış görünüyor. Bu herkesin kolunu kanadını kıran baskılar, bu inisiyatifin gelişip sözünü ettiğiniz anlamda bir dinamik yaratmasının önünü kesen bir örnek oldu. Peki, barış nereden çıkar? Barış her şeyden önce çatışmanın taraflarının bu yönde bir siyasi irade ortaya koymasına bağlı. Ama şu anda böyle bir siyasi irade görmüyoruz. Buna rağmen, bu sürdürülebilir olmayan durumdan çıkılmasında iç dinamiklerden daha çok dış dinamiklerin daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. 

Açar mısınız? Bundan ‘içerden umudu kestik’ yorumu çıkabilir çünkü!
Aynen öyle! Aslında Türkiye’nin ve uluslararası toplumun da şu anda yapmaya çalıştığı, Kürt sorununu çözmek değil, yönetebilmek. Kürt sorununun yönetilebilir bir mecraya çekilebilmesinin imkanı ise iç dinamikler üzerinden değil, dış dinamikler üzerinden mümkün olacak görünüyor. Anlaşılan Kürt siyasal hareketi de bunu görüyor ve onun için her fırsatta ABD’yi işaret ediyor.

PKK KENDİSİNİN DE DAHİL OLDUĞU BİR YOL VE YÖNTEMDE UZLAŞMAK İSTİYOR

ABD ile Türkiye arasında PYD üzerinden süren gerilime değindiğiniz ve İran faktörünü de ele aldığınız “Kürt siyasetinin aşil topuğu” başlıklı yazınızda, ABD’nin PYD ile ilgili askeri ya da siyasi tasarruflarını PKK bağlamında değerlendirerek, “ABD’nin PYD’yi terör örgütü olarak kabul etmeme tercihi, PKK’yi tasfiye etme planlarıyla tutarlı” diyorsunuz. Soru şu; Kürt hareketi kendisini tasfiye etmeyi hedefleyen bir güce neden sorunun çözümü için referans veriyor? 
Bunu 1999-2004 yılları arasındaki Kürt siyasal hareketinin dönüşümü içinde yaşanan gelişmelere referansla söylüyorum. Bu süreçte, ABD’nin de dahil olduğu sosyal reform planlamaları çerçevesinde PKK dört parça Kürdistan ölçeğinde siyasal olarak yeniden örgütlenme yoluyla silahsızlanacak ya da bir başka ifadeyle silahlı bir güç olarak tasfiye edilecekti. Şunun altını çizmekte fayda var; ABD açısından uluslararası bir terör örgütü olarak tanınan PKK’nin tasfiye edilmesi kaçınılmazdır. Ve fakat buna mukabil şöyle bir gerçeklik de var, ABD açısından PKK’nin Kürtleri mobilize etme kapasitesi ve bir halk hareketi olarak elde ettiği meşruiyet ve destek göz ardı edilemez. Yani PKK’yi terör örgütü listesine koyabilirsiniz ama Kürt sorununu ne yapacaksınız? Son tahlilde Suriye Kürdistan’ında IŞİD’in bir tehdit olarak ortaya çıkması ve Kürt silahlı gruplarının IŞİD’le mücadelede gösterdiği başarı, sözünü ettiğim PKK’nin dört parça Kürdistan ölçeğinde siyasal olarak yeniden örgütlenmesi yoluyla tasfiye edilmesi planlarının Suriye ölçeğinde yeniden hayat bulmasına imkan yarattı. Bu bağlamda, ABD dış politikasının PKK ile PYD arasında diplomatik düzeyde ve söylemde keskin bir ayırımı tercih etmesi kendi açısından tutarlı. 

PKK’nin bu gerçeği bilmesine rağmen çözüm konusunda ABD’yi işaret etmesinin bir nedeni de, Türkiye-ABD ilişkileri ve ABD’nin Ortadoğu’da mevcut etkin rolü. Ama öte yandan PKK’nin de zaten silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş konusunda bir irade beyan ettiğini biliyoruz. Bu noktada aslında bir mutabakat var diyebiliriz. ABD de, PKK de nihai hedef olarak meşru siyaset zeminine geçişte buluşuyor. Ama PKK, “bu geçiş sürecini beni dışlayarak, benim irademi yok sayarak yapmaya kalkışmayın” diyor. PKK kendisinin de dahil olacağı bir yol ve yöntemde uzlaşmak istiyor. 

“SİLAH BIRAKIN” ISRARININ BİR FAYDASI YOK

“Ya baş eğecekler, ya baş verecekler” diyen Erdoğan/AKP cephesinde, “silahlar mağmaya gömülecek” söylemi yine öne çıktı. Silah bırakma konusu, AKP’nin “milli, yerli çözüm” propagandasında nasıl bir yer tutuyor? 
Evet, laf dönüp dolaşıp yine silah bırakmaya döndü. Her şeyden önce ”milli, yerli, özgün” yöntemin işe yaramadığını gördük. Dolayısıyla bunda ısrarın bir faydası yok.  Her işin olduğu gibi çatışma süreçlerinden çıkışın da bir A B C’si var. Bir formülü var. O da nedir? Bir, gerçek uzlaşma. İki, tarihi bellekle uzlaşma. Üç, af ve adalet. Silahsızlanma bu adımları izleyen dördüncü hatta bazen beşinci adımdır. Şimdi bugün konuşulanlara bakıyorsunuz, bunların hiçbiri yok. Yalnızca “silahlar gömülsün” deniliyor o kadar.  Niyet gerçekten barış olsa, “Türk tipi” diye savunulan bu yolda ısrar yerine, başarısı kanıtlanmış uluslararası formüllere başvurulur. Ama belli ki niyet o değil.

ÇÖKÜŞÜN DİBİNİ GÖRMEDEN ÇIKIŞ YOLUNU BULAMAYACAĞIZ

Geçtiğimiz haftanın öne çıkan bir diğer tartışmasını da darbe meselesi oluşturdu. Bu yönlü haber ve yorumlar artış gösterince TSK, “darbe yapmayacağız” diye bir açıklama yaptı. TSK içindeki ulusalcılarla NATOCU kanadın birbirini tasfiye etme kavgası gibi senaryoları bir kenara bırakarak galiba önce darbeden medet umma halinin sorgulanması gerekiyor, ne dersiniz?
Bu konularda yetkin biri olmamakla birlikte şunu söyleyebilirim; Türkiye bugün bir yönetim krizi içinde. Tam bir kaos yaşanıyor. Dolayısıyla kaos dönemlerinde ne olacağına, hangi aktörün ortaya çıkacağına ilişkin bir yorum yapmak çok zor. Bir darbe de olabilir, AKP birden bire ortasından bölünedebilir. Ama sanırım şunu söyleyebiliriz; Türkiye eskisi gibi olamayacak artık. Eski Türkiye’ye ilişkin bütün kurumsal yapıların bir bir çöktüğü, yerine geçecek olanda da mutabakatın sağlanamadığı bir süreçten geçiyoruz. Sanırım bu çöküşün dibini görmeden de çıkış yolunu bulamayacağız.

 

ÖNCEKİ HABER

Mısır, Suudi Arabistan’ın parasına teslim

SONRAKİ HABER

Aatif Chahechouhe, Fenerbahçe'den Çaykur Rizespor'a transfer oldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa