Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal: Kürt sorununda final dönemindeyiz

Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal: Kürt sorununda final dönemindeyiz

Fatih POLAT
Brüksel

Türkiye’de Kürt sorunu etrafında yeniden sert bir çatışma süreci yaşanırken, sorunun geleceği ile ilgili soru işaretleri de artıyor. Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal ile bugünkü aşamaya nasıl gelindiğini, müzakere sürecinin nasıl yaşandığını ve önümüzdeki sürece dair öngörülerini konuştuk. Bu sürecin önceki dönemlerle karıştırılmaması gerektiğine özel bir vurgu yapan Kartal, “Süreç bir nihai mücadele sürecidir. Bir final sürecidir. Yani süreç, önceki yıllardaki gibi tek başına mevzi kazanma ve açılım süreci değil” diyor.

Bir dönem öncesinde müzakereyi konuşurken, bir süredir yeniden sert bir çatışma sürecinin içine girildi Kürt sorunuyla ilgili olarak. ‘Bu sürece nasıl gelindi?’ sorusu ile başlasak.

Dolmabahçe Mutabakatı’ndan bugüne nasıl gelindiğine dair gerek başkan tarafından, gerekse de KCK Yürütme Konseyi tarafından çeşitli açıklamalar yapıldı. Biz sizin bu röportajınız vesilesiyle de Türkiye kamuoyu ile bunu bir kez daha paylaşmayı önemli buluyoruz. Sorun sadece AKP iktidarı ile izah edilebilecek bir sorun değil. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in kuruluşundan da bugüne gelen bir sorun. Kürt sorununu değerlendirirken sadece Türkiye ile sınırlı ele alınması da yeterli olmaz. Ortadoğu’da Kürtlerin yaşadığı dört ülkedeki gelişmeler, Türkiye’deki siyasal gelişmeleri de doğrudan etkiliyor.
Suriye’deki gelişmeler, özellikle Suriye’de Kürtlerin kendi aralarında, birlikte yaşadıkları halklarla birlikte, etnik kimlik, din, mezhep, cins farkı gözetmeksizin oluşturdukları demokratik bir mücadele ve son olarak Kobanê direnişinde de açığa çıktığı gibi, DAİŞ’in yenilmesiyle yeni bir tablo ortaya çıktı. Suriye’de Kürtler artık kendilerini de facto olarak kabul ettirdiler. DAİŞ üzerinden Kürtlerin yenilmesini isteyen güçlerin siyaseti sonuç vermedi. Buna en çok bel bağlayan ülkelerden bir tanesi de Türkiye’ydi.
Kürtler Suriye’de, Kürtlerin yüz yıllık yalnızlığını ters yüz ettiler. 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan uluslararası bölgesel ittifak, Ortadodoğu’da Kürtleri statüsüz bırakmayı amaçladı.

Sykes-Picot Anlaşması’nı kastediyorsunuz...

Evet, Kürtleri statüsüz bırakan Sykes Picot’tan başlayan, sonra Lozan’da artık uluslararası ittifaka dönüşen süreç. Yakın tarihimizde ise önce Saddam yönetimine yönelik bir uluslararası müdahale sürecinde Kürtler, Irak’ta bir statü elde ettiler. Fakat, Suriye’deki gelişmeler yeni bir tablo ortaya çıkardı. Kürtlerin mücadelesiyle de bağlantılı olan ve Türkiye’yi daha çok etkileyen bir tablo olduğu için, Türkiye bunu kendisi için büyük bir tehlike olarak gördü. Uluslararası müttefikleriyle müdahale edip bu durumu değiştirmeye çalıştı.  
Ama uluslararası koalisyon Suriye’de DAİŞ’e karşı kara gücü olarak en etkili, başarılı sonucu alan YPG ve YPJ güçleriyle zorunlu ittifak yaptığı için, Türkiye bütün müdahalelerine rağmen bu ittifakın önünü alamadı. Dolayısıyla Suriye’deki gelişmeler, peşinde Türkiye’de aynı şekilde 2013’te başlayan ve giderek hem Kürdistan’da, hem Türkiye’de kamuoyundan destek alan ‘barış ve çözüm süreci’ Türk devlet politikasında ciddi bir panik yarattı. Bu paniğin nedeni, devletin çözüme hazır olmamasıydı.
Doğrusu 2014’ün ortaya çıkardığı bu gelişmeler, devlette bir biçimde müdahale ederek bu sürecin önünü kesme kararını ortaya çıkardı. Buna karşı önderliğimiz Sayın Abdullah Öcalan da konunun çözümü ile ilgili bir öneriyle ortaya çıktı. Taraflar bugüne kadar hep İmralı’da kamuoyunun bilgisi dışında görüşmeler yaptı. Bunun kamuoyuna yansıması, devlet heyeti ile İmralı Heyeti’nin bir deklerasyonla çıkması kamuoyunun barış ve çözüme dair umudunu geliştirecek, bununla birlikte Newroz mesajıyla da ikinci bir adım kamuoyunu daha olumlu yönde etkiliyecek, peşinden de İmralı’ya gidecek heyetlere ‘gözlemci heyeti’nin de dahil olması ile daha ileri bir sürece gidilecekti. Başkan, tüm bunların ardından, o heyetin huzurunda PKK’nin bir kongre yapması ve o kongrede de Türkiye’ye karşı silah kullanmama kararı almasını önerdi. Devletin beklentisi, bir taraftan Kürtlerin bölgedeki gelişiminin yükselmesini engellemekti. Erdoğan ve AKP de böyle bir kongrede çıkacak bir kararın, kamuoyunda alacağı olumlu tepkiyle seçimlerde kendileri açısından çok büyük bir gelişme yaratacağını umuyordu.
Fakat Başkan bu tabloyu gördü. Dolmabahçe Mutabakatı’ndan sonra kendisine, Newroz açıklamasında PKK’ye böyle bir çağrıda bulunması dayatıldı. Fakat Başkan devleti tanıdığı için, Oslo sürecinde olumsuz yaklaşımını da bildiği için ‘hayır’ dedi. ‘Siz bugüne kadar konuştuklarımızın dışında şeyler söylediniz kamuoyuna. Bir gözlemci heyet İmralı’ya gelecek ve mutabakat çevresinde süreci başlatacağız, bu mesajı da onların huzurunda vereceğiz’ dedi. Devlet, bunu kabul etmedi.

‘CUMHURBAŞKANI HER HARFTEN HABERDARDI’

Cumhurbaşkanı mutabakattan haberi olmadığını öne sürdü. Ancak Sayın Demirtaş, oturma düzenine kadar Cumhurbaşkanına danışıldığını ve önerilerinin alındığını açıkladı.

Doğrudur. Bu süreçte herşeyi koordine eden, devlet adına birinci derecede her gelişmeden bilgilendirilen, her kelime değil, her harften haberdar olan kişi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Bu açıdan da aynen Demirtaş’ın dediği gibi oradaki oturma düzenine kadar her konuda kendisine fikir danışılan kişi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır.
Ama ne oldu da, cumhurbaşkanı 15 Mart’ta Balıkesir mitinginde ‘Böyle bir sorun yoktur. Kürtlerin Türklerden neyi eksiktir’ diye çıkış yaptı? Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü AKP diyor ki, “HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş çıktı, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ dedi ve kriz buradan başladı. Onun için süreç bozuldu.”
Bunun doğru olmadığını ifade etmek için söylüyorum. 17 Mart’ta da bu kez çıtayı daha yükselterek söyledi. O gün HDP’nin grup toplantısı vardı. Bu kez HDP de, Erdoğan’ın süreci yok sayan tutumuna karşı, kendi tutumlarını ortaya koymak için böyle bir karar almıştı.
Ne oldu da Erdoğan bu noktaya geldi? Bu bildiğimiz klasik devletin tavrıdır. 28 Şubat’ta muratları PKK kongresine bir mesaj çıkarmaktı, çıkmadı bu mesaj. Sadece 10 maddelik mutabakat çerçevesinde bir deklarasyon sunuldu. Ondan sonra da Newroz açıklamalarında yapılmasına yönelik dayatma oldu, orada da kabul edilmedi. Kamuoyu yoklamalarında da birşey çıktı ortaya; AKP düşüyor, HDP yükseliyordu.

Demirtaş da, ‘Sürecin AKP’ye kazandırmadığı görüldü ve bunun üzerine vazgeçildi’ demişti.

Evet, o noktada klasik devlet Erdoğan’a, ‘Bu süreç HDP’ye hizmet ediyor’ diyerek müdahale etti.

‘KLASİK DEVLET ERDOĞAN’I TESLİM ALDI’

Erdoğan muktedir olduğu bir dönemde yaşandı tüm bunlar. Siz başka güçler mi müdahale etti diyorsunuz? Kimlerdir bunlar?

Bunu çok önemsiyorum. Erdoğan, uluslararası sistemin Ortadoğu’da İslami ülkelere yönelik ortaya koyduğu bir konseptin ürünü olarak ortaya çıktı. Erbakan’ın ‘Milli Görüş’ politikası, ABD’nin politikaları ile çelişen bir nitelik taşıyordu. Bu çerçevede ortada özellikle ‘Ilımlı İslam’ olarak sunulacak ve Türkiye üzerinden de örnek olarak gösterilecek bir planlama vardı. Bunun için Tansu Çiller ve Erbakan hükümetine müdahale ve ardından da Erbakan hareketinden genç, liberal yeni bir grubun çıkarılması... AKP, ‘kazan kazan’ politikasını esas alan, tam sürecin mantığına uygun bir grup olarak ortaya çıkarıldı. AKP bugüne kadarki yürüyüşünde, birileriyle çatışan, birilerinin de desteğini alan bir çizgi izledi. İlkin AB’nin, ABD’nin desteğini aldı. Anayasayı AB’nin gerekleri çerçevesinde belli ölçülerde değiştirmek, bu açıdan askeri vesayeti aşmak... Kendisine destek veren güçlerin bir talebi de buydu. Çünkü 1 Mart tezkeresinde, o ana kadar ABD’nin temel muhatabı olan ordu ile de bir ‘liderlik’ krizi yaşandı. Ondan sonra da, AKP askeri vesayete karşı kendisine verilen desteği pragmatik bir şekilde arkasına aldı. Aynı şekilde Gülen hareketi ile birlikte yürüdüler. 2004 yılında bizim başlattığımız 1 Haziran süreci var. Başkan Apo’ya yönelik uygulamalar ve devletin 5 yıllık süreçte adım atmaması, hareketimizin Başkanın çağrıları çerçevesinde yaptığı ateşkes ve Kürt sorununun çözümü noktasında hiçbir adım atılmaması karşısında yeniden bir eylemsellik başladı. 2005 yılına kadar giderek yükselen bir eylemsellikle 2005 Ağustos ayında Erdoğan Diyarbakır’a giderek ‘Kürt sorunu benim de sorunumdur’ diyecek noktaya geldi. O süreçte 45 günlük bir ateşkes de oldu. Ama somut bir tablo olmadığı için sonra da çatışmalar sürdü. 2006 yılında, 15 Ağustos günü Beyaz Saray’da yapılan basın toplantısında ABD Sözcüsü, PKK’ye çağrı yaptı. Dedi ki, “PKK’ye çağrı yapıyoruz, bu iş silahla çözülmez, siyasetle çözülür.” Aynı şeyi AKP, Barzani üzerinden istedi. Aynı şeyi MİT istedi. Aynı şeyi uluslararası kitle örgütleri her taraftan istediler. Ve 1 Ekim tarihinde Başkan Apo eylemsizlik çağrısı yaptı. O süreçte ordu ile bir çatışma vardı. 2007 yılında bu kamuoyuna yansıdı. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı sürecinde, Cumhurbaşkanlığı sürecine müdahale eden tutumlar, Cumhuriyet Mitingleri yaşandı. O süreçte ordu ile askeri müdahalenin aşılması yönünde bir mücadele vardı. Burada AKP, Cemaat ile birlikte hareket ediyordu. AKP bizden de destek istedi, biz de 2006 yılının 1 Ekimi’nde ateşkes yaptık. Biz Türkiye’de askeri vesayetin aşılması tablosu varsa buna fırsat tanırız. Ardından bir aşamada iktidar, Fethullah Gülen hareketi ile bir çatışmaya girdi. Bu süreçte sürekli ateşkesler yaşandı. En son da Fethullah Gülen ile çatışmalar yaşandı. 2015’e gelinen sürece de bir çatışmasızlık süreci ile gelindi. Erdoğan sürekli birilerini karşısına alırken, birilerinin de desteğini alarak bu sürece geldi. Biz özgürlük isteyen tarafları çoğaltarak sistemi çözüme mecbur etmeyi amaçlıyorduk. Kamuoyu üzerinden AKP’yi ve devleti çözüme getirme stratejisi ile hareket ettik. Sonuçta bir yere kadar bu olumlu bir sonuç verdi. 7 Haziran seçimleriyle de ortaya çıkan tablo bunu gösteriyor. Ama bunu seçimlerden önce devlet de gördü, Erdoğan da gördü. Ama, kaçacakları yer yoktu. Erdoğan da yaptığı yolsuzluklar ile ilgili hesap verecekti. Bunun üzerine Erdoğan klasik devlet ile birleşti. Ve Kürt sorununun inkar ve imhasını esas alan klasik devlet süreç karşısında sıkışan Erdoğan’ı tamamen teslim aldılar. 7 Haziran’da onlar HDP’nin baraj altında kalmasını umuyordu. Sürecin savaşa dönmesinin özü buydu. Bunun Türkiye kamuoyuna belki defalarca anlatılması gerekiyor. Süreci bozan devlettir, Erdoğan’dır, AKP’dir. Topyekun bir savaş kararı var.

Peki Remzi Bey, siz de Kürt hareketi olarak geriye baktığınızda, 'sürecin şu kısmını biz iyi yönetemedik' dediğiniz oluyor mu?

Şüphesiz. Bu konuda en belirleyici olan kamuoyunun hazırlanmasıdır. Önder Apo en başından itibaren bunu ifade etti. En son yayınlanan İmralı Notları’nda da olduğu gibi Türkiye kamuoyunun gerçekleri bilmesi açısından yayınlandı. Yani AKP Hükümetine, demokratik bir sürece ulaşılması için hem fırsat vermek amacıyla atılan adımların bu temelde atıldığını, ama bir taraftan da AKP’nin çözüme hazır olmadığını, meseleyi zamana yayarak çürümeye terk etmek istediği ifade edildi. Bu konuda çözümün kamuoyunun, halkların hazırlanmasından geçtiğini ifade etti. Hareketimize yönelik eleştirileri de oldu bu temelde. Şimdi geriye dönüp baktığımızda bu eleştirilerinin ne kadar haklı olduğunu görüyoruz. Mesela ilk 2013 Newrozu’nda ortaya konulan manifesto ile sürecin örgütlenme aracı olan HDK deklare edildi. HDK aslında demokratik ulus perspektifi ile Türkiye’nin nasıl siyasal, idari olarak yeniden örgütlenebileceğini, alternatif bir sistemin oluşturulabileceğini, bu temelde çözüm getirilebileceğini göstermeyi ve sağlamayı amaçlayan bir projeydi. HDK’nin bu temelde halkı örgütlemesi gerekiyordu. Halk meclislerini oluşturması gerekiyordu. Halkı bu temelde aydınlatmak, eğitmek gerekiyordu. İlk hedef buydu. Bu konularda ciddi zayıflıklar oldu.
Demokratik Bölgeler Partisi de bu amaçla oluşturuldu.
Eğer iyi bir çalışma yürütülseydi 7 Haziran’da çok daha farklı bir tablo da ortaya çıkabilirdi. Çok daha güçlü bir tablo ortaya çıkabilirdi ve devlet de bu süreçte topyekun savaşa gitmekte çok zorlanırdı. Genel strateji olarak bir yanlış yok ama, bunun uygulanmasında HDK boyutuyla, HDP boyutuyla, DTK boyutuyla, Türkiye halklarına ulaşmak boyutuyla, Karadeniz’e gidip sadece Kürt sorununu anlatmak değil, suyuna, ağacına, çevresine sahip çıkan o insanların tam da sorunun bu olduğunu, bu sistemin niye onların ormanına, suyuna müdahale ettiğini, kapitalist sistemin orada yaratmak istediğinin ne olduğunu, bizim neyi yaratmak istediğimizi anlatmayı başarmak gerekiyordu. Bu noktada ciddi bir özeleştiri vermek gerekiyor.

‘ŞARK ISLAHAT PLANI'NIN 2016 VERSİYONU’

Başbakan Davutoğlu, 5 Şubat günü Mardin’de bir master plan açıkladı. O açıklamanın ruhunu nasıl buldunuz? Bu planda, Şark Islahat Planı’nı hatırlatan bir öz görüyor musunuz?

- Bu master planı, Şark Islahat Planı’nın 2016 yılındaki versiyonudur. Devlet, aynı devlettir. Zihniyet aynı zihniyettir. Şark Islahat Planı ile Şeyh Sait’ten Ağrı’ya, Dersim’e kadar bilinen isyanların bastırılması, halkın iradesinin tamamen teslim alınması, halkın bütün umudunun ortadan kaldırılması, varolan kitleyi katlederek sürgün ederek tamamen tasfiye etmeyi, gerisini de asimilasyonlarla, kendisine göre bir toplum yaratarak meseleyi tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen devlet aklı, zihniyeti bu master planda karşımızdadır. Bugün bu mantıkla çözüm açısından kendilerine muhatap olacak da, kanaat önerleri de, aşiretlerdir, koruculardır, AKP’li Kürtlerdir... İsyan eden güçler bastırılacak, ama devletin kendisine verdiği ile yetinen, devlet politikalarına boyun eğen Kürtlerle de yeni muhataplık oluşturarak süreci götürmeyi düşünüyorlar. Ama bu tamamen  ham hayaldir. Çok uzun bir zaman beklememize gerek kalmayacak. Yakın bir süre içerisinde, Kürdistan ve Türkiye halklarının sürdürdüğü mücadele ile AKP ve arkasındaki güçler bir şok ile karşı karşıya kalacaklar.

‘KORKUNUN KARŞISINDAKİ SİHİRLİ SÖZCÜK DİRENİŞTİR’

Türkiye’de çeşitli ilçelerde özyönetim ilan edildi. Devlet de buna silahla yanıt verdi ve bu süreç devam ediyor. Cizre’de yaşananları biliyoruz ve diğer ilçelerde de benzer süreçlerin yaşanabileceği endişesi var. Nereye gidiyor süreç size göre?

Bir defa devlet bir bütün olarak bütün imkanları ile saldırıp bu sürecin önünü tamamen kesmek istedi. Biz de, devletin kendisini 7 Haziran seçimleri öncesinden bu temelde hazırladığını biliyoruz. Hareket olarak devletin de içerisinde birçok kanaldan bilgi alıyoruz. Devletin neye hazırlandığını biliyoruz. Bu açıdan biz de devletin bu politikasını durdurmayı esas aldık. Hem Rojava’da yükselen sürecin önünün kesilmemesi, hem de Türkiye’de Kürt sorununun çözümünün gelişmesine yönelik bir politika yürüttük. Topyekün savaşa karşı, seçimler öncesi özyönetimin zamanı mıydı, biçimindeki yaklaşımlar, meseleyi tamamen seçime endeksli olarak ele alan, HDP açısından ele alan bir yaklaşımdı. Tabi ki HDP çok önemli bir çalışma, doğrudur, fakat devlet siyasi mücadeleye fırsat tanırsa HDP çok önemli bir rol oynayabilir. Ama devlet topyekun savaşa karar vermişse HDP'nin yapacağı birşey yok. HDP topyekün savaşı durduracak bir mevzi değil. Siyasi demokratik bir kitle partisidir HDP. Biz eğer devletin topyekün savaşına karşı direnmeseydik, süreci zamana yaysaydık, özyönetim ilanları ile bir irade ortaya çıkarılmasaydı 1 Kasım’a kadar AKP çok daha ciddi bir hakimiyet elde edecekti. 1 Kasım’da elde edilen yüzde 10 barajını aşan sonuç da elde edilemezdi. Biz de 40 yıllık tecrübemizi ifade ediyoruz. Hem Kürdistanlı, hem de Türkiyeli çevrelerin bunu dikkate alması gerekiyor. Devletin sihirli bir kilidi var. Korku ile, baskı ile toplumu sindirmek. Eğer devlet bunu başarırsa, sonuç alır. Devletin bunu başarmamasının karşısındaki tek sihirli sözcük direniştir. Direnişte ısrar edilirse devletin bu konsepti tutmaz. Özyönetim bu şekilde, devlete “Sen Kürt sorunu yok diyorsun, yok sayıyorsun. Biz de Kürtler olarak kendimizi yönetmek istiyoruz. Biz, böyle bir yöntemle Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde sorunların çözüleceğine inanıyoruz” deme yaklaşımıdır. Diyorlar ki, ‘hendekler olmasaydı’...Bu da devleti doğru tanımlamamaktır. Devlet baskı ile, şiddet ile gelecekse, sizin topyekün savaş kararı ile bir devleti sözle, söylemle ikna etme şansınız yoktur. Devlet size tüm imkanları ile yöneliyor, buna karşı yapacağın şey direniştir. Hendek bir direniştir. Başarılı olur, başarısız olur o ayrı birşeydir. Bu direniş ile ortaya çıkan ciddi bir halk iradesi var. Bu sadece Cizre ile, Sur'la, Silopi’yle, Nusaybin’le sınırlı değil. Bu bir başlangıçtır. Kazanacağımıza inanıyoruz.

Farklı dönemlerde ‘çözüm’ deyince farklı şeyler anlaşılabiliyor. Şu anda çok sert bir süreç yaşanıyor ve sizin için, yani Kürt tarafı için artık ne çözüm anlamına gelecek?

Kürt hareketinin taleplerinde bir değişiklik yok. Kürt hareketinin talepleri bugüne kadar kamuoyuna açıklanan demokratik bir ortamda özgür, eşit birlik. Türkiye halkları ile bir arada. Kürtler Kürt halkı, Kürdistan halklarının kendi kendilerini yönetecekleri, ama Türkiye’nin bütünlüğü çerçevesinde merkezi egemenlik sisteminin yerine ademi merkeziyetin oturtulduğu, sivil toplumun yetkilerinin artırıldığı bir demokratik öz yönetim sistemi ile bu çözümü hem Türkiye, hem Kürdistan halkları açısından birlikte yapabileceğimize inanıyoruz. Artık gelinen aşamada devletin yine eskisi gibi katliamlarla bunu ortadan kaldırma şansı yoktur. Bölgesel ve uluslararası konjonktür de buna izin vermez. Bunun diğer ayağı Türkiye ayağıdır. Türkiye demokrasi güçleri, Kürdistan halkları ile birlikte eşit, özgür, birlikte yaşama sahip çıkarlarsa, getirilmek istenen tekçi yapıya karşı mücadeleyi yükseltirlerse bu ciddi bir sonuç alır. Onun için Türkiye halklarının Erdoğan’ın getirdiği faşizan sistemin tehlikelerini görmesi gerekiyor. Sol sosyalist, Aleviler, kadınlar, çevreciler, farklı inançlar, kimlikler, sistemle sorunu olan herkes bunu görüp harekete geçerlerse, Kürdistan’da yükselen özgürlük ve demokrasi mücadelesi ile birleşerek hareket ederlerse Erdoğan’ın buna direnme şansı yoktur.
Süreç bir nihai mücadele sürecidir. Bir final sürecidir. Bunun kamuoyuna iyi kavratılması lazım. Yani süreç önceki yıllardaki gibi tek başına mevzi kazanma ve açılım süreci değil. Devlet de, gelinen bir son nokta olarak topyekün savaş ile durdurabileceğini düşündüğü için topyekün bir savaşa yönelmiştir. Bizim açımızdan da, Türkiye’deki gelişmeler, bölgesel ve uluslararası bütün gelişmeler bizi nihai bir mücadele ile sonuç alma aşamasına getirdi. Bunun koşulları var. Eğer bu mücadele kırılırsa, gerçekten Hitler faşizminden daha ağır, karanlık bir süreç gelecektir.

Son bir soru. Güney Kürdistan için de devlet bir dönem ‘kırmızı çizgi’ ifadesini kullanıyordu ama bugün ileri düzeyde bir ilişki var. Siz Rojava ile de Türkiye’nin yakın gelecekte ilişkilerini normalleştirebileceğini düşünüyor musunuz?

Biz Türkiye’nin şu anda Suriye ile ilgili yürüttüğü politikanın esasının Esad rejimi ile ilgili olmadığını çok net biliyoruz. Esad rejimi ile ilgili sorunların özü aslında Kürt sorunudur. Söylüyorlar zaten, ‘Biz Güney Kürdistan konusunda yanlış yaptık, şimdi Suriye'nin kuzeyinde benzer bir oluşuma izin vermeyeceğiz’ diyorlar.
Fakat bu politika Türkiye’ye kaybettiriyor. Türkiye demokratik bir oluşum ile bir model oluşturabilirdi, AKP kendi hegemonyası için bu fırsatı heba ediyor. AKP bu politikasıyla kaybetti, Erdoğan kaybetti. Şunu da netleştirmek lazım. Günümüzde iki Kürt var. Bir Kürt, özgür Kürt’tür. Kendisiyle birlikte yaşadığı halklarla özgür, demokratik birliği esas alan Kürt. Diğer Kürt ise, kapitalist sistemin yereldeki sacayağı olan iktidarların esas aldığı politikalara evet diyen, bu temelde de Güney Kürdistan’da temsilini bulan, AKP ile de birlikte olan bir Kürt siyaseti var. AKP kendi çıkarları açısından Güney Kürdistan ile güçlü bir ittifak içerisinde.
Biz diyoruz ki, Rojava Kürtleri ile de devlet bir noktaya gelecek, ama farklı biçimde gelecek. Burada artık zorunlu olarak özgür Kürt'ü kabul etme noktasına gelecek. Bu, Türkiye’de demokratik bir sistemin kapısının açılması anlamına gelecek. AKP’yi bu noktaya getirecek olan da halklarımızın mücadelesidir.
Şunu anlamalıyız; dünya savaşlarını yapan güçler bugün Rojava devrimine muhtaç duruma gelmişlerdir. Yani çok istediklerinden değil. Bu bir zorunluluktur.

Fotoğraflar: Füsun Erdoğan

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Şubat 2016 10:11
www.evrensel.net