Göktepe’den bugüne gazetecilik…

Göktepe’den bugüne gazetecilik…

Kemal GÖKTAŞ

Gazetecilik dediğiniz her gün ayrı bir maceranın peşinden koşmaktır. İşinden nefret ederek ömrünüzü tüketebilirsiniz ama gazetecilik yaparken hissetmeyeceğiniz şey işinizi sevmemektir. İşini sevmeyen gazeteciden gazeteci olmaz çünkü… Aktarıcı olur, editör olur, yazı işleri müdürü olur ama asla gazeteci olmaz. Haberi kovalamanın, bulmanın, yazmanın ve nihayet aktarmanın verdiği dinamizm başka çok az meslekte bulunacak bir manevi doyumdur. Bu manevi doyumun peşinden koşmayanın hakkıyla yapacağı bir iş değildir gazetecilik.
Gazeteciye bu motivasyonu veren şeyler ise türlü türlüdür. Kimisi salt gerçeği aktarma hazzının peşinde bir ömür tüketir, imzanın esiri olan vardır; gazetede isminin çıkmasının verdiği ün yeter onlara, kimi ikbal peşinde koşarak bir gün patron katında ağırlanma hayalleri ile yaşar, kimi gazeteciliği bir atlama tahtası olarak görüp paraya ulaşmak ister… İşte gazeteciyi “gazeteciden” ayıran da motivasyonunu kaynağıdır.
Evrensel Muhabiri Metin Göktepe 8 Ocak 1996’da “Mutlaka ben izlemeliyim” diye habere gittiğinde; ne ünün, ne paranın, ne imzanın peşindeydi... Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere Alibeyköy’e geldiğinde heyecanın tek kaynağı gerçeği aktarabilmekti.
Ama yaptırmadılar…Kimin gazeteci olduğuna kimin olmadığına karar vermek üzere uydurulan “sarı basın kartını” sordu polis. Sarı basın kartı yoktu ama haberi izlemekte ısrarcıydı. Polisler bu ısrarcı genç muhabiri gözaltına aldılar ve yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürdüler. “Özel muamele” gördü burada ve polislerin cop darbeleriyle dövülerek öldürüldü. Cenazesinde arkadaşları, yoldaşları, emekçiler vardı; bu toprakların değişmez kaderini ve acısını yaşadılar; genç bir bedeni toprağa verdiler. Ama “basın sektöründen” ünlü, köşeli, paralı hiçbir “gazeteci” yoktu cenazede; cenazeye gitmeyi akıllarına getiremeyenlerden bazıları “Kendimi kınıyorum” diye yazı yazmak zorunda kaldı bu yüzden.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ın Göktepe’nin sarı basın kartı olmadığını diline dolamıştı. Emniyete göre Metin Göktepe gazeteci değil, “Bir komünist, bir terörist” idi. TGC yönetimine aday olanlardan bir başka ‘taşan’; Orhan Taşan da “Metin Göktepe, Cemiyet üyesi değil. Basın kartı da yok. Gazeteci sayılmaz” demişti. Devlet asli görevini yapıyor; öldürüp suçlu ilan ediyordu. Her daim iktidarın eteğinde olan gazeteciler de buna yazılarıyla, sözleriyle destek veriyordu. Her şey ne kadar tanıdıktı…
Ama Metin Göktepe sahipsiz kalmadı. Meslektaşları, arkadaşları, yoldaşları katillerinin yargılanıp cezalandırılması için büyük bir mücadele verdiler. Kampanyalar, eylemler  birbirini izledi. Ana akım medya bu çabaları görmezden gelemedi. Arkadaşlarının, ailesinin ısrarlı mücadelesi mahkeme salonlarında adalet getirmediyse de; Metin Göktepe’nin katilleri, halkın vicdanında mahkum oldu.
Bu kuşkusuz Göktepe’nin temsil ettiği “gerçeğin peşindeki gazeteciliğin” öldürülmesine karşı da önemli bir direnişti ve Göktepe ismi birçok genç gazeteciye ilham oldu. Paranın, ünün, makamın değil; gerçeğin motivasyonu ile yola çıktılar ve Türkiye’de direnen bir gazeteci kuşağının genç neferleri oldular.

CAN ÇEKİŞEN GAZETECİLİK

Göktepe’nin katledildiği günlerdeki Türkiye manzarası bugün çok da değişmedi. Bitmek bilmeyen ‘90’lar kıyaslamaları bir yana; her şey belki daha da kötü. Özellikle güneydoğuda çatışmalı bölgelerde görev yapan gazeteciler tarihin hiçbir döneminde yaşanmamış bir baskıyla karşı karşıyalar… Başına silah dayanan, gözaltına alınan, işkence gören, tutuklanan gazeteciler artık kanıksandı sanki. Kürt ve sol basına yönelik baskıyla sınırlı değil bunlar. ‘90’lardan farklı olarak ana akım medyadan gazeteciler de yazdıkları haberlerden dolayı tutuklanıyor, teröristlikle, casuslukla suçlanıyor. Yalanın iktidarında gerçeğin peşindekiler en önemli hedef olmuş durumda.
Ama en vahimi bütün bu olup biten karşısında gazeteciler ne yazık ki anlamlı, sonuca etki edecek bir direniş gösteremiyor. Göktepe’nin öldürülmesinden sonraki mücadelenin, Ahmet Şık-Nedim Şener’in tutuklanmasından sonraki eylemlerin esamisi okunmuyor. Çember daralıyor ve hepimizi yutacak bir kara deliğe dönüşüyor. Her gün ayrı bir kurban alan dehşet tablosunda toplum da gazetecileri yalnız bırakıyor. Basın özgürlüğü, siyasi partilerin, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, insan hakları savunucularının gündemine bir türlü hakkıyla giremiyor. Olan, gerçeğe oluyor.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Ocak 2016 08:25
www.evrensel.net