Çivinin tersi ya da tabaka

Çivinin tersi ya da tabaka

C. Hakkı Zariç

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
Orhan Veli

“Tahattur” şiirini okuduğumuzda hazin bir aşk hikâyesi karşılar bizi. Yüzümüzün en görünür yerinde bıçak yarasına, elden düşmeyen bir armağana ve geriye kalan toplamın unutulmazlığına konuk eder Orhan Veli.
Bir edebiyat mahfili olan Küllük Kahvesi’nde dönemin yazın ve sanatını tartışmak için toplanan şair, yazar ve sanatçılar, dergi çıkarmaya karar verdiklerinde Küllük’e gelen Yahya Kemal’e danışarak dergiye bir isim vermesini isterler, Yahya Kemal de okşanan gururuyla “Kayık” ismini uygun bulur. Hali vakti yerinde Alaettin Hakgüder derginin giderlerini, Abidin Dino da yazı işlerini üstlenecektir. Yahya Kemal’in önerisi kabul edilmez. Genç edebiyatçılar oturup kalktıkları mahfilin adını koyarlar dergiye ve Küllük, 1940 yılının Eylül ayında ilk sayısını yayınlar. İlk sayısını yayınlar ama orada kalır dergi. Emniyet Müdürü Muzaffer Akalın imzasıyla gönderilen 26 Eylül 1940 tarihli yazıda “Küllük Mecmuasının Dahiliye Vekâletinin buyruğuyla kapatıldığı” buyurulmaktadır.
Sıfırlama geleneğini nereden alıyor devlet? Meğer bir barut ihalesinde rüşveti cukka eden ilgili kişi bununla yetinmemiş, üstüne bir de altın tabaka almıştır. CHP iktidarı barut ihalesindeki yolsuzluğu örtmek için “Tahattur” şiirinde geçen “tabaka”nın çağrıştırdıklarını bahane ederek Küllük dergisinin Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmasına karar vermiştir.
Şiirde geçen bir sözcüğün göndermesiyle dergi kapatma yetkisini kullanan devlet erkânı, barut ihalesindeki yolsuzluğun ve altın tabaka alan kişinin üstüne aynı kudretle gitmiş olabilir mi? Mümkün mü?
Ne kadar tanıdık oysa! Ayakkabı kutularında gidip gelen milyon dolarlar, pahalı elbiseler, aklanması mümkün olmayan saatler, rüşvet niyetine ısmarlanan lüks tatiller, haclar, umreler… Gözü doymak bilmeyen bir zümrenin ne olursa olsun aklanacağından şüphesi olmaması ne fena!
Suç ve yargı iktidar sahipleri için geçerli kavramlar değil. Suça ve yargıya biçimini veren devletin, kendi güvenliği ve sürekliliği için hâkimlere takım elbise dağıtıyor olması suç sayılmıyor nasılsa. “Hırsız” sözcüğü kime yapışıp kalmışsa onun güvenliği için biçim bulan hukuk sistemi, bir şiirde geçen sözcüğün çağrışımı için de tertip alacak elbet.
Değil mi ki sokak ortasında ensesinden kurşunlanan bir yetimin kanı hâlâ akıyor. Birkaç bebenin katillikle kahramanlık arasında gidip geldiği çıkmazda, cinayeti herkesin görmesine rağmen yokmuş, hiç olmamış gibi davranıyor yargı.
Karnımıza bıçağı saplamakla kalmamış, gözlerimizin içine bakıp kanırtmaya devam ederken yüzümüzde yaşadığımız için, hâlâ hayatta olduğumuz için pişman olmamızı arıyor katil. Öldürmekle de yetinmiyor üstelik. Ne cenaze törenine, ne mezara, ne mezar taşına tahammülü var. Ne anmamızı istiyor, ne anlamamızı ne de ağıt yakmamızı. Yakılmamızı emrediyor ama yakınlarımızın yüzünde çoğalan acıya alayla bakıyor. Bununla da kalmayıp avukatı olmak için can atıyor yakanlara.
İnsan soruyor: Melih Gökçek hakkındaki “Ankara’yı parsel parsel sattı” iddialarına takipsizlik veren yargı, Bülent Arınç’a neden “iftira”dan dava açmadı?
Varlığımızla kirlettiğimiz ışıltı pazarında hukukun bütün olanakları kullanılarak ertelendiğimizi hatta işgal edilip sürüldüğümüzü kim yadsıyabilir? Devlet sermayenin çıkarı için, üstünlüğünü dilden düşürmediği hukukla, suyun önünü kesiyor sadece. Arada bir verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen inşaatların devam etmesini nasıl açıklayabiliriz kendimize? Koruma kurullarının doğa ve insan için çalıştığına kim ikna edebilir bizi? Devletin fiyakasını temsil eden saray bile kaçak!
Kamu adına varlığımızı güvence altına alan hukuk, dalavereyle elimizden alınan kamu alanlarından uzağa itilmemize ses çıkarıp parmağını kımıldatmazken, gasp edilen evimizin yerine çok yıldızlı otellerin yapılmasını sevinçle karşılıyor. Artvin’de ya da Karaburun’da. Manisa’da ya da Mersin’de. Sinop’ta ya da İstanbul’da.
İstanbul’un orta yerine çakılmış “Boynuzlu Köprü” kimi kime kavuşturur, kimi kimden ayırır ayrı bir mesele. Ulaşımda sağladığı kolaylık hangi yalanın düzenbazlığıdır, ayrı bir tartışma konusu. Ama belli olan bir şey var ki, o köprü İstanbul’un kalbine çakılmıştır. Hem de çiviyi tersten çakmıştır çakan. İtirazı ihanetle gölgeleyip işgale devam eden zihniyet, sandıktan çıkıp sermayeyi cukkasına attığı günden beri çiviyi tersten çakmaktadır kalbimize. Hayatımız AVM ışıltısında. İş hanı gitti plaza girdi hayatımıza. Tüp geçitler, duble yollar, köprüler, alt geçitler... Ve tabii saray. Olmazsa olmaz saray!
Şimdi de Gezi Parkı için bir karar çıkardı yargı. Bizim düşündüğümüz gibi değilmiş, oraya kışla ya da AVM yapılmasında sakınca yokmuş. Ortalığı velveleye vermenin önüne yargı kararıyla set çekilmesi ne kadar tanıdık. Hızla karar veren bir hukuk sistemimiz var madem, Ethem’in ve Ali İsmail’in davaları neden hâlâ sürüncemede? Berkin çocuğu kim öldürdü? Abdullah Cömert ya da Ahmet Atakan kim tarafından öldürüldü? Saylonlular mı sıktı o kadar gaz fişeğini? Çocuk istismarcıları neden bu kadar kendinden emin? Ayakkabı kutuları şaka mıydı? Sıfırlanan paralar bir şiirdeki dize kadar bile şüphe uyandıracak cinsten suça dair değil mi?
Devlet çiviyi tersten çakmaya devam ediyor!
Neyseki elimizde yadigâr bir tabaka yok eski sevgilimizden.

www.evrensel.net