Fotoğraf: Evrensel

İşkencenin kitabı yeniden yazılıyor

İktidara geldiğinden beri AB’ye uyum adı altında “İşkenceye sıfır tolerans” nutukları atan AKP Hükümeti, işkencenin hiçbir zaman eksik olmadığı Türkiye’de istatistikleri daha da yukarı çekti


İktidara geldiğinden beri AB’ye uyum adı altında “İşkenceye sıfır tolerans” nutukları atan AKP Hükümeti, işkencenin hiçbir zaman eksik olmadığı Türkiye’de istatistikleri daha da yukarı çekti. Türkiye’nin insan hakları karnesini, adli muayene sistemi ve işkencenin toplum üzerindeki etkisini konuştuğumuz İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, işkencenin iktidarlar ve egemenler tarafından önlenmek istenmediğinin altını çizdi. İşte bunun en somut kanıtı: “İşkence Atlası.” Atlas ve ortaya çıkan yeni vakalar işkencenini sürdüğünü, değişen tek şeyin yöntemler olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD) ile birlikte hazırlanan İşkence Atlası, geçtiğimiz haftalarda yayınlandı. Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Prof. Dr. Okan Akhan, Prof. Dr. Fikri Öztop, Prof. Dr. Veli Lök, Dr. Önder Özkalıpçı, Dr. Ümit Şahin, Dr. Türkcan Baykal’ın yazdığı, çizimlerini Dr. Korkut Canpolat ve Dr. Halis Dokgöz’ün gerçekleştirdiği atlasta işkence yöntemleri, işkencenin fiziksel bulguları-muayene ve tanısal incelemeler ile olgu örnekleri bulunuyor. Türkiye’nin insan hakları karnesinin, özellikle TİHV’e yapılan başvurularda çok açık şekilde görülebildiğini dile getiren Fincancı, İşkence Atlası’nın işkence tanısı koyup belgeleyecek olanların, özellikle hekimlerin daha sonraki olguları daha kolay tanıyabilmesi fikri doğrultusunda hazırlandığını söyledi. İşkencenin iktidarlar tarafından önlenmek istenmediğine dikkat çeken Fincancı, “Ama biz önlemek istiyoruz. Önlemek için de belgelemenin öneminden yola çıkarak mücadele yürütmemiz gerektiğini düşünüyorum” dedi.
Adli muayene sistemi sorunlu
Fincancı, en az iz bırakan işkence yöntemleri kullanıldığı halde, olguyu kendi yöntemleriyle değerlendirdiklerinde izleri görebildiklerini dile getirdi. “Ama bugünkü koşullarda yapılan adli muayenelerde izlerin araştırılmasıyla ilgili ciddi sıkıntılar var” diyen Fincancı, geçtiğimiz haftalarda TTB Başkanı Gençay Gürsoy’un gözaltından sonraki muayene sürecine dikkat çekti. Fincancı, Türkiye’deki sistemde Adli Tıp Kurumu’nun yargının resmi bilirkişisi olarak görev yaptığını söyledi. İş yükü, tek merkez olması, adliyelerin içinde bulunması gibi nedenlerle Adli Tıp Kurumu’nun çalışma koşullarının uygun olmadığını söyleyen Fincancı, AB uyum yasaları çerçevesinde Adli Tıp Kurumu şubelerinin yerlerinin değişmesinin amaçlandığını, ancak bunun Sağlık ve Adalet bakanlıkları tarafından uygun görülmemesiyle iptal edildiğini hatırlattı.
Muayene hastanede olmalı
“Bir adliyenin içinde tıbbi değerlendirme kabul edilebilir bir şey değil” diyen Fincancı, hekimlerin profesyonel deformasyona (mesleki bozulma) uğradıklarını ve hekimlik kimliğinden hukukçu kimliğine dönüşüm yaşadıklarını dile getirdi. Fincancı, Adli Tıp şubelerinin adliyelerin içinde oluşunun yarattığı sıkıntıları şöyle özetledi: “Diğer sağlık sistemine ulaşmalarında zorluklar oluyor, bir başka uzmanın görüşünü almak için kişinin hastaneye götürülmesi, oradan getirilmesi; travma mağduru dediğimiz, şiddete uğramış olduğu belirtilen kişinin üzerinde bir de sağlık sistemindeki aksaklıkların şiddet olarak yansıması anlamına geliyor.”
Gözaltından sonraki muayenenin geç saatlere denk gelebilmesi nedeniyle diğer sağlık kuruluşlarının acillerinde gerçekleştirildiğini ifade eden Fincancı, acilin iş yoğunluğu ve Adli Tıp uzmanı olmayan hekimler nedeniyle çoğu kez muayene yapılmadan veya üstünkörü bir muayeneyle geçiştirildiğini dile getirdi. Kişiyi daha sonra gören Adli Tıp uzmanının önünde yazılı belgeler olduğu için muayene etmediğini belirten Fincancı, “Tüm uzmanlar böyle değil ama bir tane bile olsa sorun olabileceğini biliyoruz, bunun tamamen ortadan kaldırılması gerekiyor. Sistem acilde, hastanenin içinde nöbetçi bir Adli Tıp uzmanıyla yürüyor olsa, durum çok daha başka olacak. Muayene hastanenin içinde olacak, diğer uzmanlardan görüş isteyebilecek, gerekli konsültasyonları isteyebilecek. Böyle bir sistem kurulabilir” diyerek çözümü belirtti.
İşkence bir mesaj
2003-2005 yılları arasında AB Uyum Süreci adı altında hak ihlallerinde birtakım iyileştirmeler yapıldığını, bunların en azından kısıtlayıcı olabildiğini belirten Fincancı, bir yandan da ABD’nin Irak işgaliyle tüm dünyada özgürlüğün güvenliğe feda edildiğini ve kamuoyuna gösterilen Abu Gureyb ve Guantanamo’daki işkence görüntülerinin bir tehdit olduğunu söyledi.
Türkiye’de de o dönemde Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) oluşturulduğunu, gözaltı sürelerinin uzatıldığını, Türk Ceza Kanunu’nun değiştirildiğini, Ceza Muhakemesi Yasası, Gözaltı ve Muayene Yönetmeliği gibi birtakım değişiklikler olduğunu hatırlatan Fincancı, Türkiye’deki istatistiklerde suç oranının artmasının, güvenlik görevlilerince “ellerinin kollarının bağlandığı ve müdahale edemez hale getirildikleri” olarak açıklandığını dile getirdi. Bu açıklamadan kısa süre sonra da Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun geldiğini ve TMY’de değişiklikler yapıldığını belirten Fincancı, “İşkence tek başına kişiye yönelik bir eylem değil, topluma verilen bir mesaj. Toplumu bastırmaya ve sindirmeye yönelik görüntüler önem taşıyor” diye konuştu.
Polis çocuğun kolunu kırarken
“Hepimize yönelik bir büyük parmak sallandı” diyen Fincancı, son aylarda Newroz ve 1 Mayıs eylemlerindeki saldırı ve şiddet görüntülerinin de aynı amaçlı olduğuna dikkat çekti. Fincancı, Hakkari’deki Newroz kutlamalarında 15 yaşındaki bir çocuğun kolunu kıran polisin yüz ifadesinden kolunu poz vererek kırmasına kadar “bilinçli ve herkese gösterilmek istenen” bir davranış olduğunu söyledi. “Sokakta işkence algımız yok” diyen Fincancı, sokaktaki polis şiddetinin “saldırı ve karşılıklı çatışma” sözcükleriyle tanımlanmasının altını çizdi. Fincancı, “Polis 15 yaşında bir çocuğun kolunu döndürüp kırarken bunun neresi çatışma olabilir? Ya da hastanenin bahçesine gaz bombası atarken bunu nasıl çatışma olarak tanımlayabilirsiniz? Hepimizin gözleri önünde Cumhuriyet gazetesi muhabirinin koluna şiddetle vuruyorlar, parçalı kırık meydana getirecek şekilde. Bu bir kötü muamele, toplu olaylara müdahale, orantılı-orantısız güç kullanımı tanımlarının çok dışında, doğrudan, kasıtlı acı vermek, korkutmak ve sindirmek amacıyla gerçekleştirilmiş şiddet eğilimidir. Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme’deki işkence tanımıyla birebir örtüşmektedir. Bunu doğrudan işkence olarak tanımlamak gerekiyor, dava açılması için başvuracak kişilerin de böyle başvurması gerekiyor” diye konuştu.

En az iz bırakan yöntemler kullanılıyor
TİHV’e son yıllarda başvuranların yüzde 87.3-90.1’i kaba dayak mağduru. Kaba dayak yönteminin neden bu kadar sıklıkta kullanıldığını sorduğumuz Fincancı, kolay ve özel olarak üretilmiş bir araca gereksinim olmadan yapıldığını söylüyor ve ekliyor: “Kişiye acı veriyor. Özellikle gözleri kapalı birine kaba dayak uyguladığınızda darbenin nereden geleceğini bilmediği için ciddi bir tedirginlik yaratıyor.” En etkili ve en az iz bırakacak yöntemlerin tercih edildiğini ifade eden Fincancı, buz üzerinde yatırma, vantilatör karşısında çıplak ya da ıslak bekletme, basınçlı soğuk su sıkma gibi daha az fiziksel iz bırakan yöntemlerin kullanımının sıklaştığını söyledi. “Birtakım tıbbi değerlendirmeler sonucunda özel bir işkence tanısı koyabilir hale gelindiğinde o işkence yönteminin giderek azaldığını, terk edildiğini görüyoruz” diyen Fincancı, özellikle falaka işkencesinin, tanısının konmasıyla birlikte önemli yöntemlerden biri olduğu halde son derece azaldığını, yüzde 3’e gerilediğini belirtti. Elektrik işkencesinin de aynı şekilde azaldığını sözlerine ekleyen Fincancı, “O yüzden tıbbi belgeleme önemli, başarabiliyoruz demek ki” dedi.
Ceren Saran
www.evrensel.net