16 Mayıs 1999 21:00

Sınıf mücadelesinde bir delikanlı

Altmış bir yıl önce çıktığı yolda delikanlı yürüyüşünü sürdürürken, 11 Mayıs 1999 günü saat 21.00'de delikanlı yürekli Zihni Anadol'u yitirdik.

Paylaş
Sınıf mücadelesinde bir delikanlı
Güngör Gençay
Toplumda örgütlü yaşam biçimine sırt çevirenler, her olayı kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirirler.
Örgüt, insanı ve insana ilişkin değerleri göz ardı etmeden, üretim içinde dayanışmayı, dayanışma içinde de üretim yapmayı olanaklı kılar. Böylece üretirken eğitip eğitilme, değişme ve dönüşme gerçekleşmiş olur. Bu olgu, birçok yolun da önünü açar. Örneğin, objesinde insan olan örgütlü bir kişi, öznel ve nesnel sorunlarını örgüt bütünlüğü içinde çözümlediğinden bunalıma girmez. Çünkü kendisi de insanın insanca yaşayacağı bir dünyanın gerçekleşmesi yolunda yapılan savaşımın bir neferidir, bir parçasıdır.
İşte, Zihni Anadol da inandığı sosyalist dünyanın gerçekleşmesi yolunda yaptığı savaşımda, hep nefer olmuş, hep delikanlı kalmıştır. Demek oluyor ki, mücadelede delikanlı kalmak, örgütlü bir yaşam biçiminin de karşılığı olmaktadır.
Kişinin pisi nimete, yiğidi külfete koşar
Zihni Anadol'un da ağzından sık sık duyduğum bu deyiş, ülkemizde olduğu kadar, tüm kapitalist ülkelerde yaşayan insanlar için de kullanılacak çok önemli bir terazidir.
Günümüzde kişiyi nimete koşturmak, bir devlet politikası haline gelmiştir. İşi ve sıfatı ne olursa olsun, toplumun büyük bir kesimi, her yaptığı ya da yapacağı işi hemen ya da ileride kazanacağı parayla ölçümlemektedir. Çeteleri gelip geçici kabul edip saymasak da, devletin dümen suyundan giden azımsanmayacak sayıdaki bir kesim de yaptığı vurgunlarla emeksiz para kazanmaktadır. Böyle olunca, insanlar arasındaki ilişkiler yozlaşmakta, insanlarla birlikte saygın olan değerler de çürümektedir.
Gündelik dille söylemek gerekirse, köşe dönmek toplum bireylerinin hayatında amaç durumuna getirilmiştir. Oysaki, birey kendisine olan saygısını yitirdiği zaman, kendisini de eşyalaştırmış olur.
Külfet kişiyi yüceltir
Onun için tarih kitaplarında resmi ideolojinin yüceltmeye çalıştığı hanların, kralların ve imparatorların adları belleklerde kalıcı bir yer etmezken; aydınlanmanın sembolü olan Prometheus ve onun gibiler, her geçen gün daha çok büyümekte ve saygınlaşmaktadır. Onun için düzenin ölüme mahkûm ettiği Sokrates ışığı günümüz insanına ulaşmaktadır.
Aydınlanmanın savaşımcıları her dönemde, çeşitli baskılara uğramış, işkence görmüş ve hapislere atılmışlarsa da her zaman külfetli olan yolu seçmişler. İlk dönemde kişisel olsa da, örgütlü faaliyetlerin gerçekleşmesinden sonra, örgütlerinin bütünlüğü içinde halklarının kurtuluşu için mücadele vermişlerdir.
Ülkemizde bu bayrak yarışı da diyebileceğimiz süreç, Mustafa Suphi'lerle başlamış ve bugünlere gelmiştir. Bayrak, sosyalist dünya topraklarına dikilinceye kadar da elden ele geçecek ve her geçen gün biraz daha ileriye doğru yol alacaktır.
Zihni Anadol, bu mücadeleye Kütahya Lisesi'nde öğrenciyken katılmıştır. Komünizm propagandası yapmaktan altı ay hüküm giymiş, cezasının tecilinden sonra Haydarpaşa Lisesi'ne sürgün edilmiştir.
1940 yılında bu okuldan mezun olduktan sonra, doğum yeri olan Devrek'e giderek çalışmaya başlamıştır.
"44 Tevkifatı"nda Karabük hücresinin diğer üyeleriyle birlikte yakalanan Anadol, TKP'ye üye olmak, yönetimine katılmak savıyla Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş, Hasan İzzettin Dinamo'nun da dahil olduğu altmış beş arkadaşıyla birlikte tutuklanmış ve Ankara / Soğukkuyu Cezaevi'ne gönderilmiştir. 3,5 yıl hapislikten sonra, sürgün olarak gönderildiği önce Muğla, sonra Milas 2. Dağ Alayı, daha sonra da Çanakkale'de toplam 3,5 yıl da askerlik yapmıştır.
Fahri Erinç, "Devrek No: 1" öyküsüyle tanığı olduğu mapushane günlerini dile getirmiş; Mehmet Başaran da "Mehmetçik Memet" adlı romanında sürgünlerin dirençli Zihni Anadol'unu sözcüklerle çizmiştir.
1951 yılında Yusuf Ahıskalı ile birlikte "Ses dergisi"ni yeniden yayımlamaya başlamışlar, ancak Şubat 1951 tarihli sayısında Zihni Anadol'un "Şafakta" adlı şiirinde geçen "kırmızı gül" ve "kasket" sözcüklerinden ötürü tutuklanmış ve Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmışlardır.Aynı yıl İstanbul Umum İnşaat İşçileri Sendikası'nı işlevli hale getirmişler, bu yüzden de sendikada çalışan arkadaşlarıyla birlikte "sendika kurmak ve illegal faaliyette bulunmak" iddiasıyla tutuklanmışlar, önce Sansaryan Han, sonra da Sultanahmet Cezaevi'nde dokuz ay yattıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte beraat etmişlerdir.
1957 yılında Menderes ve ekibinin emirleri sonucu kapatılan Vatan Partisi'nin 38 üyesiyle birlikte tutuklanmış, Hikmet Kıvılcımlı, Kerim Korcan ve diğer arkadaşlarıyla parti yönetiminde bulunmak iddiasıyla yargılanmış, yirmi iki ay mapusluktan sonra hem parti hem de arkadaşlarıyla birlikte beraat etmiştir.
1975 yılında kurulan Türkiye Emekçi Partisi'nin Merkez Yönetim Kurulu'nda görev yapmış, partinin kapatılmasına rağmen 10 yıl Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanmış, sonunda beraat etmiştir.
Bunca mücadeleyi dirençle ve ödün vermeden bir ömre sığdırmak; davasıyla bütünleşmek ve mücadelesinin delikanlısı olmakla gerçekleştirilebilir.
Zihni Anadol da sınıf mücadelesinin delikanlısıdır.
Yar diye canımdan yakın sandığım src=/resim/b1.gif height=1 width=18>El gibi uzaktan bakma sevdiğim
"1953 yılında Zihni Anadol'u Sultanahmet Cezaevi'nde ziyarete gittiğimde daha on sekiz yaşındaydım", diye anlatmaya başlıyor Zihni Anadol'un eşi, hayat arkadaşı ve yoldaşı Naciye Anadol. Sonra evini kilitleyip kaymakam olan Oğuz Anadol'un yanına gidiyor. Arkasından, iki çocuk annesiyken 1957'de tekrar tutuklanıyor Anadol.

Bir mapusun karısı
Kapısını açmamalı hüzne
Sevgisini tutsak etmeden
Yüreğinde saklamalıdır.

Bir mapusun karısı
Köşesiz yürüyen zamanın
Her noktasından uç veren
Kavgayla yarışır olmalıdır.
G. Gençay

Naciye Anadol da yaşantısı boyunca kavgalarla yarışıyor. Eşiyle arkadaş olmanın ilk adımı bir öykü güzelliğiyle başlıyor:
"Bir haftalık evliydim. Eve Cumhuriyet gazetesi alıyorduk. Gazete okurken, Nâzım Hikmet'in fotoğrafına gözüm ilişti. Zihni'yi çağırdım:
'Zihni bak, burada bir vatan haininden söz ediliyor. Yurtdışına kaçmış' diyerek gazeteyi gösterdim. Baktı ve hiçbir şey söylemedi. Bir hafta süreyle ne evde yemek yedi ne de konuştu. Sonunda dayanamayıp sorunca:
'Senin vatan haini dediğin adam vatanını herkesten çok seven bir şairdi. Ben sana bunları öğrenesin diye kitap oku diyorum' diye yanıtladı. Gerçekten de daha evlenmeden önce 'Ben senden hiçbir iş istemiyorum. Sen yeter ki oku' demişti."
Yola devam
Sınıfsal mücadelesini son olarak Emeğin Partisi saflarında sürdüren Anadol, aynı zamanda Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Disiplin Kurulu Başkanı'ydı.
Tütün işçilerinin ilk mücadele önderlerinden biri olan Zehra Kosova'nın anılarını "Ben İşçiyim" adıyla yayına hazırlayan Anadol, kendi anılarını ve sanatsal ürünlerini "Truva Atında İlk Akşam, (1988), Kırmızı Gül ve Kasket (1989), Ağlama Duvarı (1989), Aydınlığa Omuz Verenler (1991), Can Pazarı Yolcuları (1996) adlı kitaplarında topladı.
Altmış bir yıl önce bir lise öğrencisiyken çıktığı yolda delikanlı yürüyüşünü sürdürürken, 11 Mayıs 1999 günü saat 21.00'de delikanlı yürekli Zihni Anadol'u yitirdik.
Uğurlarken
13 Mayıs'ta, tam tembihlediği gibi, coşkulu bir kutlamayla doğanın kucağına teslim ettik onu. İsteği üzerine Şenlikköy'den alıp Kocamustafapaşa'daki evine götürürken, kaldırımda yürüyen iki polis, cenaze arabasına karşı saygı duruşunda bulundu.
Aldırmadı Anadol. Feriköy'de yatan Reşat Fuat, Suat Derviş, Şefik Hüsnü ve daha nice dava arkadaşlarıyla buluşacağı için acelesi vardı. Toprağa verdikten sonra, Enternasyonal Marşı'nı söyleyerek veda eden dost, arkadaş ve sevenlerinden uzakta, aynı elli beş yıl öncesinde olduğu gibi, polisler yine gözlerini dikmiş Zihni Anadol'a bakıyorlardı.

ÖNCEKİ HABER

CHP'de delege kıskacı

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu'dan 2. yıl dönümünde “Adalet Yürüyüşü” açıklaması

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa