02 Mayıs 2015 16:38

Aldıkları yardımı ‘hak’ etsinler!

Öyle ya, zenginler daha sonra emeğini kullanabilecekleri işsizler ordusunun yığınlar halinde kırılıp ortadan kaybolmasını istemiyordu. Diğer yandan da onlara hak ettikleri bir yaşam verme dertleri de yoktu.

Paylaş

Müslime KARABATAK

 

Bugün ülkemizde uygulanan ve yaygınlaştırılmaya çalışılan Toplum Yararına Çalışma Programı, İngiltere’de yüzyıllar öncesinde defalarca uygulanmış “Yoksullar Yasaları’nı hatırlatıyor.
Baktığımızda, yoksulları yoksulluktan çıkarmamak gibi bir hedefi olduğunu anladığımız İngiliz yasalarının Türkiye versiyonu da özünde pek farklı değil. Belki aradan geçen yüz yıllık zaman, belki yaptırılan işler, belki henüz açlıktan ölümlerin 1840’ların İngiltere’si kadar yaygın olmayan bir Türkiye... Ama mantık aynı. Farklı olan bir şey varsa, o da herhalde yoksullara doğrudan ‘yoksul’ demeden, yoksulluğu süreğenleştiren uygulamaya verilen afili isimdir: Toplum Yarına Çalışma.
Bırakalım onların kelime oyunlarını, İngiltere’de 1834 Yoksullar Yasası’nın çıkış nedenlerine ve yol açtığı bazı durumlarına bakalım.
18. yüzyılda başta pamuk eğirme makinesinin icadı olmak üzere, birçok keşif ve icadın ardından buhar makinesinin de icadıyla sanayi devrimi gerçekleşmeye başladı. Artık birden fazla kişinin uzun sürelerde yaptığı iş, makinelerin kullanılmasıyla kısa sürede yapılıyor, üretim hızla artıyordu. Bu üretim bolluğu, uzak bölgelerle ticaretin artmasını, ticaretin artması da yeniden üretimin artmasını tetikledi. Pamuk, dantel, yün, çorap... Artık bunların üretimleri hızlı, maliyetleri düşüktü.
 

FABRİKALARA AKIN
İş neredeyse, oraya göç oldu haliyle, İngiltere’nin kırsal kesiminde yaşayanların büyük bir kısmı elinde avucunda ne varsa satıp dokuma fabrikalarının giderek arttığı kent merkezlerine göç etti. Çiftçiliği bırakan herkes, kadın, erkek, çocuk fabrikalarda çalışmaya başladı.
Fabrikaların olduğu kentler birer girdap gibi geleni yutuyor, zenginleri daha zengin, emeğinden başka verecek bir şeyleri olmayanları ise “işçi” yapıyordu. Kriz zamanlarında ise bu işçiler işsiz yığınlarına dönüşüyordu. Hızla artan nüfus zamanla kentin gelişimini de etkiledi elbette, işçilerin yaşadığı evler bir bir artıyor, yetersiz barınma koşulları nedeniyle birçok işçi ailesi dehlizden farksız yerlerde yaşıyordu. Tek göz odada bir-iki ailenin birlikte yaşadığı, kimisinde yatağın dahi bulunmadığı odalarda kalanların aynı kıyafetle işe gittiği ve uyuduğu ve hatta tuvaletlerini bile o odada döşemenin altına yaptıklarını kaydediyor kaynaklar.
İşçi sınıfının yaşama koşulları hakkında, Friedrich Engels’in 1845’te yazdığı İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabında hem kendi gözlemlerinden hem de yerel kaynaklardan nice yoksulluk hikâyesi aktarır.
İşsizlik, yoksulluğa; yoksulluk, açlığa; açlık ise ölümlere neden olurken işçiler, sahip oldukları tek şey için, çıplak canları için ne iş olursa yapıyor, en kötü koşullarda çalışıyorlardı. İşçilerin durumu en kaba haliyle böyleydi. Bir de iş bulamayanlar, çalışacak yaşta ve sağlıkta olmayanlar vardı.

YOKSULLAR ‘ÇALIŞMA EVİ’NE
Peki hiç kimse işçilerin bu koşullarını düzeltmek için bir şey yapmamış mı, diye sorarsanız, elbette yapılmış. Toplumun zenginlerinden oluşan yasa yapıcılar, emekleriyle beraber yaşamlarını çaldıkları insanlara yaşam bağışlamak için yasalar koyuyorlardı.
Yüzyıllar öncesinden beri, “yoksullara yardım” geleneği olan İngiltere’de çeşitli yıllarda yoksullar için çeşitli yasalar çıkarıldı. 1834’te çıkarılan yeni bir Yoksullar Yasası ise yoksulların “aldıkları yardımları hak etmesi” ilkesine dayanıyordu.

Daha önceki Yoksullar yasalarının sunduğu para ve gıda yardımlarının tümü kaldırıldı, işçilere verilen tek bağış Yoksullar Çalışma Evi’ne kabul edilmekti.
Çalışma Evi’nin koşulları ise kesinlikle insani değildi, evli çiftlerin çocuk yapmamalarını önlemek için ayrı ayrı tutulduğu, çalışmayanların asla kalamadıkları bir yerdi burası. Yüksek duvarları olan Çalışma Evi içinde yaşayan ve ciddi hastalıkları olan kişiler için burası tamamen bir hapishaneydi. Yatırıldıkları yerden etrafı duvarlarla çevrili bahçeye bile çıkamıyorlardı. Çalışma evlerinde verilen yemekler, en düşük ücretle çalışan işçinin bile alacağı yiyecekten daha kötüydü ve evin koşulları dışarıdaki işçilerin kaldıkları evlerden iyi değildi. Yoksullar burada ölmeyecek kadar yiyor ve diğerleriyle aynı yatağı paylaşıyordu.
 

ZORUNLU ÇALIŞMA
Elbette, adı ‘Çalışma Evi’ olan bu yere kabul edilmiş şanslı yoksulun verilen işi yapması zorunluydu. Burada bahsedilen işler de hapishanelerdekilere yaptırılan işlerle aynı türdendi: Taş kırmak, gemilerde kullanılmış büyük ve eski halatların aralarını elleriyle açmak, gübre yapımında kullanılmak üzere at, köpek ve diğer hayvanların kemiklerini kırmak (mezarlıklardan insan cesetlerinin getirildiği de söyleniyor) ya da mısır değirmenini çevirmek gibi belki de fabrika işçiliğinden de zor işlerdi... Kadınlarsa, kör talihlerinden burada bile kurtulamamışlar, ev işlerini yapmak yine onlara düşmüş. Yerleri silmek, masaları, masaların üstündeki eşyaları, her ama her şeyi temizlemek, Çalışma Evi’nde kalanların çamaşırlarını yıkamak, söküklerini dikmek...
Öyle ya, zenginler daha sonra emeğini kullanabilecekleri işsizler ordusunun yığınlar halinde kırılıp ortadan kaybolmasını istemiyordu. Diğer yandan da onlara hak ettikleri bir yaşam verme dertleri de yoktu. Yoksullara ‘gerektiği’ kadar bir yaşantı bağışlamakla hem ölümleri durdurarak hayır işlemiş olacak, hem de karlarından eksilmeye sebep vermeden müstakbel işçilerini garantiye almış olacaklardı.

 

ÖNCEKİ HABER

Erdoğan'ın korumaları zafer işareti yapan kadını darbetti

SONRAKİ HABER

Yallah Libnen

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa