22 Şubat 2015 08:51

Yolumuz çok uzun…

Yüzyılın insanlığa karşı en büyük suçunu oluşturan 1915 Ermeni Soykırımı üzerine kurulan, ittihatçı soykırımcı zihniyeti kurulduğundan bu yana devam ettiren, bir devlet yapısı var karşımızda… İşlediği büyük suçları gizlemek adına yarattığı, “kırmızı çizgilerin” arasına hapsedilmiş, korkuyla bastırılmış, sindirilmiş bir toplum diğer tarafta…

Paylaş

Av. Eren KESKİN*

Yüzyılın insanlığa karşı en büyük suçunu oluşturan 1915 Ermeni Soykırımı üzerine kurulan, ittihatçı soykırımcı zihniyeti kurulduğundan bu yana devam ettiren, bir devlet yapısı var karşımızda… 
İşlediği büyük suçları gizlemek adına yarattığı, “kırmızı çizgilerin” arasına hapsedilmiş, korkuyla bastırılmış, sindirilmiş bir toplum diğer tarafta…

Her türlü korkutma ve sindirme politikasını erkek egemen ve militer değer yargılarıyla donatmış vaziyette hepimize saldıran devlet yapısı, en çok da kadınları vuruyor. 

Evet, vuruluyor kadınlar; cinsel saldırıya uğruyorlar, tecavüze maruz kalıyorlar ve öldürülüyorlar. 
Unutmayalım ki, erkekle kadın arasındaki, ‘ezme-ezilme’ ilişkisi, sistemden bağımsız tartışılamaz. 
İşte bu nedenledir ki, kadına yönelik şiddet politik şiddettir ve kadına yönelik cinayet politik bir cinayettir. 

Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısı, 2005 yılına dek kadını daima yok saydı. 

Yapılan değişikliklere kadar kadın, yazılı hukukta sadece ahlakın ve ailenin bir unsuru olarak görüldü.
Tecavüz suçunun tanımı çok yetersizdi. Cinsel taciz diye bir suç tanımı dahi yoktu.

Bekaret kontrolü sadece işkence olsun diye uygulanan bir yöntemdi. Ve belki de en önemlisi 2005 yılına kadar Türk Ceza Kanunu’nda bir cinayetin namus nedeniyle işlenmesi, indirim sebebi sayılıyordu. 

Yani devlet, bizzat namus cinayetlerinin azmettiricisi konumundaydı. 

2005 yılında, Türk Ceza Kanunu’nda kadınlar lehine önemli değişiklikler oldu. Ancak, Türkiye bir hukuk devleti olamadığı için yazılı hukukuyla, uygulaması birbirinden çok farklı. 

Devleti yönetenler de olduğu gibi, Yargı’da da hâlâ erkek egemen değer yargıları son derece yaygın. 
Coğrafyamızda, gerek soykırım döneminde ve gerekse cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, kadınlar hep şiddete maruz kaldılar. Ancak, Özgecan’ın katledilmesiyle birlikte bu şiddet her yerde görünür hale geldi. Oysa Özgecan, ne bir ilkti ne de son olacak. 

Kadını erkeğin namusu olarak gören, kadını erkeğe emanet edilmiş bir varlık olan gören bir zihniyet, kadına yönelik bir iyileştirme yapamaz! 

Özgecan Aslan’ın bir erkek tarafından katledilmesinin ardından kadınlar haklı taleplerini ve itirazlarını dile getirirlerken, devlet yine yüzleşmeye yanaşmıyor. 

Erkek şiddetini bireysel olaylara dönüştürerek, ‘idam ve hadım’ etme gibi insanlık dışı tartışmaları topluma dayatır. Yine şiddeti, şiddetle besliyor. 

Son günlerde tartışılan ve büyük itirazlara neden olan iç güvenlik paketi de bu şiddeti devam ettirmenin yollarından biri. 

AK Parti, bu yasa tasarısı ile itiraz eden herkesi eve kapatmaya, sokağa çıkan herkesi ise ölümle tehdit etmeye niyet ediyor. 

İç Güvenlik Paketi yasallaşırsa, bundan en büyük zararı yine kadınlar görecek. Polisin kadına yönelik şiddeti daha da fütursuzlaşacak. 

Bunun için yapacak çok şeyimiz var… Yolumuz çok uzun… 

*İnsan Hakları Savunucusu 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Özel Harp’e eğilmeyen, Erdoğan’a güler geçer...

SONRAKİ HABER

Evrensel 25 yaşında: Gerçeklerden vazgeçmeyeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa