Gülistan Doku dosyası: Bir tasfiye ve 'tesviye' dosyası mı?
Gülistan Doku soruşturması, genç kadının ‘kaybolması’nın üzerinden 6 yılı aşkın zaman geçtikten sonra yeniden gündeme geldi ve alışılmadık bir hızla ilerleyerek gözle görülür bir tablo yarattı. Dosyada 6 yılda sağlanamayan ilerleme neredeyse 6 günde sağlanınca, soruşturma safahatına ilişkin bu kanal açıklığı da ilgi uyandırdı elbette. Daha açık söylemek gerekirse, şu soru haklı olarak gündeme geldi: Ne oldu da soruşturma, dönemin Tunceli Valisine varıncaya dek bazı yüksek bürokratlara kadar ulaşabildi?
Bir şerhi usanmadan vurgulamakta yarar var: Başta Gülistan Doku’nun ailesi ve sevenleri olmak üzere, bu konuyu dert etmiş tüm yurttaşların, dosyadaki hızlı ilerlemeden memnuniyet duyması son derece doğaldır. Dosya bir an önce çözüme kavuşturulmalı, çok ortaklı bir suç ile katledildiği anlaşılmakta olan Gülistan Doku’nun tüm failleri cezalandırılmalıdır. Tunceli Başsavcısı Ebru Cansu’nun, kısa sürede bu kadar mesafe kat edilmesinde büyük payının olduğu anlaşılmaktadır. Savcının, ailenin ve Dersim halkının güvenini kazanmış olması önemli…
Fakat adli süreçteki hızlanmada, zaten yıllar önce de aile ve kent halkı için ‘şüpheli’ –hatta ‘zanlı’– durumunda olan devlet görevlilerinin etrafındaki dokunulmazlık zırhının kalkmasının etkisi olduğu anlaşılıyor. Bugün tutuklanan Valiler, oğulları, korumaları falan zaten halkın nezdinde 6 yıldır baş şüpheliler arasındaydı. Tüm ‘faili meçhul’ vakalarında olduğu gibi, halk ve aile aslında büyük oranda fail tablosunu biliyor, ama devlet kasten oralı olmadığı için fail-ler ‘meçhul’ kalıyordu. Yeni savcının o şüphe tablosunun kalbine yönelebilmesi ya da yöneldikten sonra etkin ve hızlı sonuç alabilmesi, ona atfedilen gözü pekliğin yanı sıra devletin suçluların soruşturulmasına dair ambargoyu kaldırmasıyla da ilgili olmalı…
O halde dosyanın hızlanması ve çözüme doğru ilerlemesi başlangıçtaki soruyu unutturmamalı. Nitekim o soru ve yanıtı bir suç dosyasını siyasal bir düzeneğe bağlayacak olan kavşaktır: Ne oldu da soruşturma, dönemin yüksek bürokratlarına kadar ulaşabildi?
* * *
Ele geçen tüm soruşturma malzemesi gösteriyor ki Gülistan Doku’nun katli tüm yanlarıyla bir ‘devlet’ cinayeti. Dönemin valisi ve oğlu, valinin koruması, hastanenin başhekimi tutuklandı. Tunceli’nin o dönemdeki il emniyet müdürü dün ifadeye çağrıldı. O dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Meclisteki iktidar grubunun Doku soruşturması karşısındaki tutumunu, arkadaşımız Zeynep Algedik Meclis tutanaklarından kazıyarak çıkarttı: Olaya ilişkin ‘aşk intiharı’ yakıştırması yaptıklarını, konuyu gündeme getiren muhalefet vekillerini provokasyon ile suçladıklarını ve şimdi tutuklu olan Valinin arkasında cansiperane durduklarını belgeledi…
Şimdi soruşturmadaki hızlanma, eski soruşturmacıların, yani dosyanın daha önceki döneminden sorumlu yargı ve emniyet mensuplarının durumunu da şüpheli hale getiriyor. Yani dün ifadeye çağırılan polis müdürünün yanı sıra bazı yargı mensupları da dosyaya eklenebilir…
Vali, polis müdürü, savcı, başhekim… Mecliste bunları arkalayan bir parti grubu, bir bakan… Ve tabii konu gündemdeyken ‘intihar’ borazanı çalıp sonra unutturma suskunluğuna gömülen medya… Bugünün devleti için neredeyse tastamam bir kadro.
İşte bu bütünlüğü bozan gelişmenin ne olduğu sorusunun da peşine düşülmeli. Bu savunma hattı ne oldu da yıkıldı ya da bir gedik verdi?
Çok daha öncesinden başlayarak ama özellikle 15 Temmuz’dan sonra; tam da böyle her konuda mutlak cezasızlık, hatta soruşturma safhasından bile tam muafiyet esasına dayalı bir rejim siyasal eliti oluşturan, bunların cüretkâr ve zorba eylemlerine yaslanan devlet düzeni neden bazı tavizler veriyor? Gülistan Doku olayının faili oldukları tüm kent tarafından olduğu gibi devlet tarafından da zaten bilinen bürokratlar niye zanlıya dönüşüyor?
Buna ilişkin gündemde olan iki temel tartışma zemini olduğunu hatırlatmakta yarar var.
İlki, bu yaşananların, zamanı gelmiş hatta artık kendisini dayatmış bir tasfiye sürecinin aşaması olduğu yönünde… Bir ucu Ayhan Bora Kaplan soruşturması ve İzzet Ulvi Yönter’in MHP’den çıkarılışına; bir başka ucu yargı bürokrasisinde iktidarın doğrudan çıkarları yönündeki yeniden düzenlemeler ile önümüzdeki dönem için planlanan operasyonları yürütecek aktörlerin tayinine uzanan, çok katmanlı ve kapsamlı bir tasfiye…
Gündeme gelen ikinci yoruma göreyse tüm bu süreç, iktidarın, özellikle yargı alanında kaybettiği itibar ve meşruiyeti yeniden tesis etme, hiç değilse onarma çabası... Ufuktaki seçimin en önemli cephe generallerinden olarak atanan yeni Adalet Bakanının, tapu meseleleri de dahil olmak üzere birçok konuda irtifa kaybederek göreve başlamasının bu çabayı gerekli hale getirdiği düşünülüyor. Yani başta yargı ve güvenlik olmak üzere bürokrasinin üzerinde birikmiş pürüz ve çapağı düzleme, bir tür tesviye işi… Geride kalan hafta gazetemizin bir başka manşetinde bu kez arkadaşımız Dilan Temiz “Tek savcı düzeni” diye kavramsallaştırdığımız bu yapıyı haberleştirmişti.
Esasında bu iki zemin birbirine karşıt değil. Gülistan Doku dosyasında yaşanan sıra dışı gelişmeler nezdinde her ikisi de –üstelik birbiriyle bağlantılı şekilde geçerli olmalı:
Yakın gelecekteki yeni ve büyük siyasi operasyonların ‘vazife ve salahiyeti’ verilmiş aktörlerin, diğerlerinin tasfiyesi suretiyle öne çıkarılarak konumlandırılması…
Ve bunların, çoktandır hiçbir inandırıcılığı kalmamış, sadece muhalefetin yolsuzluk yaptığı dogmasına dayalı siyasal operasyonları genişletebilmesi için gerekli ‘herkese dokunuyoruz’ meşruiyetiyle donatılması…
Gülistan Doku dosyasının gelişimi, belli ki yeni ve çarpıcı olgular üretecek.
Üstelik bu tasfiye-tesviye operasyonunu mümkün hatta gerekli hale getiren bir de politik-ekonomik çerçeve var ki onu da bir sonraki yazıda tartışalım.
Evrensel'i Takip Et