Çin’e alternatif üretmek için yapılan ittifaklar kimin işine yarıyor?
AB, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Kanada ve Avustralya gibi teknoloji orta güçleri, çoklu ittifaklar yoluyla Çin ve ABD arasındaki “ikinci soğuk savaş”ta yeni bir “bağlantısızlar hareketi” yaratmaya çalışıyor. Ancak bu ittifaklar hem siyasi bütünlükten hem de yerli sermayenin desteğinden şimdilik mahrum.
Bu çoklu ittifaklar, Çin’in nadir toprak elementleri gibi pazarları domine etmesi ya da ABD’nin gümrük vergileri gibi ortak ekonomik tehditleri tespit etmek için bir başlangıç noktası, ama bu zayıflıklara karşı bu devletler somut ne yapabilecekler, hangi sermayeyle ve kimin çıkarına? Dünyanın öteki ucundaki muhataplarıyla iş birliği yapmanın kârlı olduğuna özel sektörü nasıl ikna edecekler?
KOBİ’ler doğaları gereği yerel odaklı; hatta büyük firmaların bir kısmı da hâlâ öyle. Devasa ittifak söylemleri, fabrika zeminlerine ya da küçük üreticilerin nakit akış tablolarına zor ulaşıyor. Ufuk Avrupa gibi araştırma ve inovasyon fonları, iş eşleştirme mekanizmaları, ortak girişimlerin hukuki ve mali boyutlarını destekleyecek kurumsal altyapı gibi araçlar gerekiyor. Ancak bu araçların kimin işine yarayacağı, teknik bir sorudan çok siyasi bir tercih meselesi.
Yakın zamanda “bütün serbest ticaret anlaşmalarının anası”nı imzalayan AB ile Hindistan arasındaki ilişki, orta güç iş birliğinin hem potansiyelini hem de yapısal çelişkisini yansıtıyor. Yenilenebilir enerji ve yeşil çelik, Çin’e alternatif yaratma hedefi etrafında şekillenen iki kritik sektör olarak geçiyor. Örneğin, Hindistan’ın Adani Grubunun iki Alman şirketiyle imzaladığı lisans anlaşmaları, kara üstü rüzgar türbini üretimini Hindistan’da başlatmış; bu türbinler hem Avrupa’ya ihraç ediliyor hem de iç pazara sunuluyor. Bu üretimin küresel Güney ülkeleri için Çin mallarından daha ucuza rüzgar türbini ve güneş paneli alabilecekleri anlamına geldiği iddia ediliyor. Hindistan devleti AB sermayesini çekmek için sübvansiyon ve vergi avantajları sağlıyor, ama ucuz emek esas cazibe noktası olduğu için çalışma koşullarını iyileştirmiyor. Bu ‘iş birliğinin” neoliberal küreselleşme döneminde Batı sermayesinin, üretimi Asya’ya taşımasından farkının Hindistanlı mühendislerin inovasyon süreçlerine dahil edilmesi gösteriliyor ama bu süreçler kurumsallaşmış değil ve Hindistan’ın sanayileşmesine, yeni teknolojilerde fikri mülkiyet haklarına ne kadar katkı sağlayacağı meçhul.
Bu durumda, finans ve teknoloji yine merkezde değilse de (Çünkü Avrupa artık merkezde değil) teknolojik orta güçlerde kalırken, emek ve ham madde (Yarı-çeperde değilse de) ‘yükselen ekonomiler’de kalabilir. Üstelik, AB’nin yakın zamanda büyük coşkuyla ilan ettiği Hindistan ve MERCOSUR gibi serbest ticaret anlaşmaları bu eşitsizliği yeniden üretirken kaçınılmaz olarak Modi Hükümeti gibi otoriter yönetimleri güçlendiriyor. Benzer bir dinamiği, üyelik süreci askıya alındığı halde, göçün yanı sıra savunma sanayi, elektrifikasyon gibi AB’nin askeri ve ekonomik güvenliğine hizmet edecek alanlarda Erdoğan hükümetiyle demokratikleşme koşulu olmaksızın karşılıklı çıkarlara dayalı bir ilişki kurulmasında görüyoruz.
Ancak, AB’nin Japonya ve Kore gibi sanayileşmiş orta güçlerle kurmaya çalıştığı ittifaklardaysa güç ilişkileri tersine dönüyor. Bu ülkelerin sermayelerini Avrupa’ya yatırım yapmaya ikna etmek kolay değil. Avrupa, güç ilişkilerinde zayıf tarafta olduğu bu ülkeleri Ufuk Avrupa Fonu’na katkıda bulunmaya davet ederek inovasyon süreçlerini ortaklaştırmaya ve bu güç eşitsizliğini bu şekilde gidermeye çalışıyor, ancak Ufuk Avrupa Fonu’nun çoğunluğu AB dışı ülkelere geçtiğinde bilimsel araştırma gündemlerini kimin belirlediği de değişecek.
‘Çoklu ittifaklar’ içinde bulunduğumuz yeni dönemin küreselleşmesi olarak büyük heyecanla sunuluyor. Ancak tıpkı küreselleşme gibi çoklu ittifaklar da güç ilişkilerinden ve tarihsel hiyerarşilerden muaf değil.
Evrensel'i Takip Et