Tertipsiz futbolun mecburi kahramanları
Bazen insanın tutunmak istediği şey, ortada açık seçik bir plan olduğuna dair o küçük varsayım oluyor. Kararlar tek tek ele alındığında dağınık ve rastlantısal göründüğü için, onları bir çerçevenin içine yerleştirip anlamlı kılmak cazip geliyor. Aksi halde geriye, aceleyle alınmış hamleler, panikle değişen yönler ve “Bir şekilde hallolur” diye ötelenen sorunlar kalıyor. Bu yüzden ekseriyetle, somut bir tarif olmasa bile, bir düzen fikrine inanmak rahatlatıcı oluyor. Türk futbolunda, çoğu zaman taraftarlık duygularıyla, ortada sanki olumlu bir şey varmış gibi düşünürken de bu yola sıkça başvuruluyor.
“Sistem” kelimesi tam burada önem kazanıyor: Sistem, sahada gerçekten işleyen bir oyun düzenini tarif etmekten çok, düzen fikrini ayakta tutan bir etikete dönüşebiliyor. Oysa sistem dediğimiz şey, şu soruların cevabında saklı: Takım neyi tekrar ediyor? Top bizdeyken hangi tercihler değişmiyor? Top rakibe geçtiğinde hangi davranışlar devreye giriyor? Bu cevaplar net değilse, sistem açıklama olmaktan çıkar; boşluğu kapatan bir cümleye döner.
Sistemin gerçek testi de en önemli parça devre dışı kaldığında başlıyor. Takımın yıldız oyuncusu sahadayken üretim zaten bir şekilde akabilir; belirleyici olan, o oyuncu yokken takımın neye yaslandığı. Ayakta kalmayı sağlayan şey, basit ama sağlam alışkanlıklar ve tekrarlanan bağlantılardır. Bunlar oluşmadığında takım, her maç yeniden başlar. Kadro her transfer döneminde değişip teknik ekip de sık sık yenilendiğinde sahada tutarlı bir tekrar birikmez; takım her seferinde sıfırdan öğrenmek zorunda kalır.
Düzen, oyuncunun düşünme yükünü azaltır. Top ayağa geldiğinde etraftaki açıların ve koşuların mantığı tanıdıksa karar vermek hızlanır; pas istasyonları daha çabuk oluşur, bağlantı gecikmez. Düzen dağınıksa topu alan oyuncu çoğu zaman seçenek göremez; istasyonlar geç çıkar ya da hiç çıkmaz. Oyun böyle bir zeminde ister istemez bireysel çözüme kayar: Top taşıma, adam geçme, tek hamlede duvarı yıkma beklentisi büyür. Sonuçta hücumda en çok öne çıkanlar, takımın ortak akışını kuranlar değil; çevre desteği zayıfken bile pozisyon çıkarabilenler olur. Transfer dönemlerinde gözlerin sürekli “kurtarıcı” oyuncu tipine dönmesinin nedeni de bu: Oyun akışı bozulduğunda da bir şey çıkarabilecek, baskı altında topu saklayabilecek, yön değiştirip oyunu başka bir yere taşıyabilecek, dar alanda adam eksiltebilecek biri aranır. Kısacası burada değer kazanan şey, bir yapının içinde pürüzsüz işlemeyi beklemekten çok, yapı dağıldığında bile hücumu ayakta tutabilmektir.
Bu tablo, “Düzenin içinde değer üreten” oyuncuyla “Kopukluk içinde ayakta kalan” oyuncu ayrımını keskinleştirir. Avrupa’da birçok hücumcu, takımın ortak davranışları sayesinde değerini gösterir: Doğru zamanda koşu, doğru duvar pası, üçüncü oyuncu bağlantısı, rakibi çekip alan açma… Bunlar tabelada her zaman görünmez; ama oyunu taşır. Bizde ise tabela baskısı çok daha yüksek olduğu için, takım içi bağlantı kuran katkılar çabuk görünmezleşir. Bu yüzden “Sadece görevini yap” telkini çoğu zaman yetmez; rolün işlemesi için rolün takım içinde net bir karşılığı ve onu besleyen bağlantılar gerekir. Bu zemin yoksa doğru bir hareket bile boşa düşer: Oyuncu doğru yerde durur ama top gelmez, doğru koşuyu yapar ama kimse görmez, doğru pası verir ama devamı gelmez. Rol, çevre çalışmadan ayakta kalmaz.
Bunu en açık biçimde Süper Lig’e gelen yabancı santrforlarda görüyoruz. Bazı liglerde santrfor yalnızca bitirici değildir; önde baskının yönünü belirler, stoperi yerinden çıkarır, boşalttığı alana takım arkadaşını sokar, topu saklayıp hücumu yerleştirir. Bu katkılar, ancak takımın geri kalanı aynı dili konuştuğunda değer kazanır. Düzen sık sık koptuğunda ise bu “ince” işler kaybolur: Pasın hızı tutmaz, bağlantı gecikir, yerleşik hücum birkaç dokunuşta dağılır, top kaybında herkes başka yöne koşar. Böyle bir tabloda düzen içinde kıymetli olan oyuncunun etkisi hızla azalır; çünkü onu değerli kılan şey çoğu zaman etrafındaki zincirdir. Zincir kopunca oyuncu yalnız kalır.
Aynı sorun orta saha için de geçerlidir. Bir oyun kurucunun değeri, verdiği pasın bir sonraki hamlede anlam kazanmasıyla ölçülür. Pası alan oyuncu topu kontrol edemiyor, açıları göremiyor, basit bağlantıyı kuramıyorsa pasın değeri buharlaşır. Sonra oyuncuya “verimsiz” etiketi yapışır. Oysa çoğu zaman verimsiz olan oyuncu değil, oyunun akışıdır.
Bu ortamın kökü de sahaya indirgenemez. Sistem, taktik tahtasına çizilen birkaç ok değil; kulübün karar alma biçimine yerleşen bir alışkanlıklar bütünüdür. Transferde hangi oyuncu tipine öncelik verildiği, antrenmanda neyin tekrar edildiği, teknik ekibin ne kadar süre aynı hedefe çalışabildiği, öz kaynaktan çıkan oyuncunun takıma nasıl eklemlendiği… Bu bağlardan biri sürekli kopuyorsa sahada tutarlı tekrar üretmek zorlaşır. Üstelik sonuçlara verilen tepki de çok hızlı değişir: İki kötü maçta her şey çöpe atılır, birkaç iyi maçta sorunlar bitti sanılır. Bu basınç, teknik ekipleri uzun vadeli ilkeler kurmaktan çok günü kurtarmaya iter.
Avrupa’da bütçesi çok daha mütevazı takımların astronomik bedellerle kurulmuş Türk takımlarına üstünlük kurabilmesi de bundandır. Onlar çoğu zaman her oyuncudan “kahramanlık” beklemez; doğru davranışı doğru zamanda, tekrar tekrar bekler. Tekrar, sıradan görünen oyuncuyu değerli kılar. Bizdeyse tekrar çoğu zaman küçümsenir; ama tekrar olmadan ortak akış oluşmaz. Ortak akış oluşmadığında, yüksek bedelle alınan oyuncu da o bedelin karşılığını sahaya yansıtamaz; oyun hızı yükselip oyun zorlaştığında, fiyat etiketinin taşıdığı beklenti boşa düşer.
O yüzden asıl soru şuna dönüyor: Sahada tekrarlanan bir düzen mi arıyoruz, yoksa tek başına maç çözen oyuncular mı? Elbette ikincisi. Düzen istenseydi çözüm transfer dönemi değil; haftanın sıradan günlerinde, antrenmanda kurulacak alışkanlıklarda aranırdı. Türk futbolunda bu alışkanlık kurulmadığı için, çare her seferinde takımı kurtaracak bireysel yeteneklerde aranıyor. Bu da elbette maliyeti artırır: Her mevkide “Tek hamlede fark yaratan” bir oyuncu aranıyor; o oyuncuyu bulmak zorlaşıyor, bulunanı da uzun süre aynı verimde tutmak zorlaşıyor.
Bu döngüden çıkış ise sistemi soyut bir şey olmaktan çıkarıp somut bir çalışma düzenine çevirmekten geçiyor. Ne yaptığını bilen bir takım, tek bir oyuncunun formuna mecbur kalmadan da maç kazanabilir; o oyuncu geldiğinde ise elindeki yapı güçlenir. Zemin sağlam kurulmadıkça, her yeni transfer çözüm üretmekten çok beklentiyi büyütür. Bu yüzden sezonlar birbirine benzer: Yeni oyuncular, yeni vaatler, yeni “çözümler”… Ama sahadaki kopukluk hissi bir türlü değişmez; hep aynı kalır.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et