Çimentonun bedeli: Betonlaşan hayatlar ve organlar
Türkiye’de çimento üretimi, yalnızca inşaat sektörüne bağlı bir alan değil; madencilik, enerji ve bölgesel savaşların belirlediği daha geniş bir ekonomi politiğin parçası olarak büyüyor. Bu büyüme, çimentonun temel girdilerinin açık ocak madenciliğiyle elde edilmesine, sanayide en yüksek enerji tüketimine sahip üretim süreçlerinden biri olmasına ve bölgesel savaşların yarattığı güvencesiz, kayıt dışı emek rejiminden doğrudan beslenmesine dayanıyor. Oysa bu büyümenin nasıl ve kimin pahasına gerçekleştiği sorusu neredeyse hiç sorulmuyor. Türkiye, Avrupa’nın en büyük çimento üreticileri arasında yer alırken, bu üretimin bedeli işçiler, halk ve giderek sağlıksızlaşan yaşam alanları üzerinden ödeniyor. Çimento sektörü yalnızca bir inşaat girdisi değil; işçi sağlığı, halk sağlığı ve çevre üzerinde doğrudan ve kalıcı etkiler yaratan bir üretim alanı.
İşçiler ve meslek hastalıkları
Çimento fabrikalarında çalışan işçiler yoğun biçimde silika tozu, ağır metaller, gürültü ve yüksek sıcaklığa maruz kalıyor. Silikozis, KOAH, kronik bronşit ve akciğer kanseri bu sektörle doğrudan ilişkili meslek hastalıkları arasında yer alıyor. Ancak Türkiye’de meslek hastalıklarının tanı ve bildirim mekanizmaları fiilen işletilmediği için bu hastalıklar büyük ölçüde görünmez kılınıyor. İşçi sağlığı ve güvenliği mevzuatı kağıt üzerinde varlığını sürdürse de, üretim sürecine müdahale edemediği ölçüde işçiyi koruyan değil, sermayenin sorumluluğunu sınırlayan bir araç haline geliyor.
Halk sağlığı boyutu
Sorun yalnızca iş yerleriyle sınırlı değil. Çimento fabrikalarından yayılan PM10 ve PM2.5 düzeyindeki partiküller, tesislerin çevresinde yaşayan halk için ciddi bir sağlık tehdidi oluşturuyor. Solunum yolu hastalıkları, kalp-damar sorunları ve çocuklarda gelişim bozuklukları, bu tesislerin yoğunlaştığı bölgelerde daha sık görülüyor. Bu nedenle çimento üretimi, işçi sağlığı ile halk sağlığını birbirinden ayırmanın mümkün olmadığı sektörlerin başında geliyor.
Çimentaş örneği
İzmir Bornova-Altındağ’da bulunan ve İtalyan sermayesine ait Çimentaş Fabrikası, bu tablonun güncel ve çarpıcı örneklerinden biri. Yoğun yerleşim alanı içinde faaliyet gösteren tesisin kent dışına taşınmasına yönelik alınan kararlara rağmen, yargı süreçleri ve belediye meclisinde alınan son kararlar fabrikanın faaliyetini sürdürmesinin önünü açıyor. Bilirkişi raporlarına ve istinaf mahkemesinin bozma kararına rağmen fiilen şirket lehine adımlar atılması, meselenin teknik ya da hukuki değil, açık biçimde siyasal bir tercih olduğunu gösteriyor.
Kimin kenti?
Çimentaş dosyası, sermaye açısından kentin bir yaşam alanı değil, bir üretim ve kâr alanı olarak görüldüğünü açık biçimde ortaya koyuyor. Bu bakışta insanlar, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahip yurttaşlar değil, katlanılabilir maliyet kalemleri olarak değerlendiriliyor. Belediyeye ait yüz milyonlarca liralık arazinin fiilen kullanılamaması, kamu yöneticilerinin kendi mülkleri olan sahalara dahi alınmaması ve maden ruhsatı süreçlerindeki belirsizlikler, yerel yönetimlerin sermaye karşısında nasıl işlevsizleştirildiğini gösteriyor. Tartışma bu noktada yalnızca bir fabrikanın taşınıp taşınmaması meselesi olmaktan çıkıyor; kentin kimin ihtiyaçlarına göre planlandığı, sağlığın kimler için korunmaya değer görüldüğü ve belediyelerin fiilen kimi temsil ettiği soruları bütün açıklığıyla gündeme geliyor.
Siyasal tercih meselesi
Çimento sektörüne ilişkin tartışmalar çoğu zaman filtre sistemleri, ölçüm değerleri ya da mevzuat başlıklarına sıkıştırılıyor. Oysa mesele teknik ayrıntılardan ibaret değil. Kapitalist üretim ilişkileri içinde sağlık, bir hak olarak değil, maliyet kalemi olarak ele alındığı sürece iş kazaları “kaza”, işçi ölümleri “kader”, meslek hastalıkları ise istatistik dışı kalmaya devam ediyor. Taşeronlaşma, güvencesiz çalışma ve sendikaların basiretsizliği çimento sektöründe bu görünmezliğin temel dayanaklarını oluşturuyor.
Silolarda yaşanan iş kazaları
Çimento üretim sürecinde farin siloları, iş cinayetlerinin en sık yaşandığı ve en kolay gözden çıkarılan alanlardan biridir. Bu silolarda biriken ince toz ve malzemenin “temizlik” adı altında, üretimi aksatmadan hızla boşaltılmak istenmesi, işçileri doğrudan hayati risklerle karşı karşıya bırakmaktadır. Farin silolarının bilinçsizce temizlenmesi; silo içindeki malzemenin ani şekilde akması, işçilerin göçük altında kalması ve oksijensiz ortamda boğularak hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu tür kazalarda çoğu zaman kapalı alan çalışma prosedürleri uygulanmamakta, gaz ölçümleri yapılmamakta ve silo içindeki malzeme akışı kilitlenmeden işçiler içeri sokulmaktadır. Temizlik işi, eğitimli ve donanımlı ekipler yerine taşeron işçilere devredilmekte; işçiler hem tehlikenin boyutuna dair bilgilendirilmemekte hem de üretim baskısı nedeniyle çalışmaya zorlanmaktadır. Bu nedenle farin silolarında yaşanan ölümler, teknik bir hata ya da “dikkatsizlik” sonucu değil, bilinçli bir ihmal zincirinin ürünüdür. Farin silolarında gerçekleşen iş cinayetleri, çimento sektöründe işçi sağlığı ve güvenliğinin neden sistematik biçimde yok sayıldığını açıkça göstermektedir. Üretimin sürekliliği, işçinin yaşamının önüne geçtiği sürece, bu silolar emekçiler için geçici çalışma alanları değil, kalıcı ölüm mekanları olmaya devam edecektir.
Betonun ardındaki gerçek
Çimento sektöründe işçi sağlığı ve güvenliğini yalnızca iş yerinde alınacak önlemlerle sınırlı görmek yanıltıcı. Sağlık, üretimin nasıl ve kimin denetiminde yapıldığıyla doğrudan bağlantılı. Üretime müdahale edemeyen, karar süreçlerinde söz sahibi olmayan işçilerin sağlığından söz etmek mümkün değil. Aynı şekilde kentlerin ortasına yerleştirilen sanayi tesislerinin, organize sanayi sitelerinin halk sağlığı üzerindeki etkileri yok sayılarak sürdürülen bu büyüme modeli, emeğin ve toplumun ihtiyaçlarını değil sermayenin çıkarlarını merkeze aldığı ölçüde, gerçek bir kalkınma tartışmasının parçası olamaz. Sonuç olarak çimento sektöründe artan üretim ve kârlar, işçilerin ve kentte yaşayan emekçi sınıfların sağlığı pahasına elde ediliyor. Bu tabloyu değiştirecek olan şey daha iyi filtreler ya da daha ayrıntılı yönetmelikler değil; işçi sağlığını maliyet değil hak olarak gören, üretimi bu perspektifle yeniden düzenleyen bir siyasal irade. Aksi halde beton yükselirken çimento üretimi artacak; işçi ölümleri, meslek hastalıkları ve kentlerin zehirlenmesi, bu büyümenin değil, bilinçli olarak sürdürülen sermaye yanlısı tercihlerin sonucu olarak karşımızda durmaya devam edecektir.
Evrensel'i Takip Et