10. yılında; toplumsal barış sorunsalı
Yarın (11 Ocak), bundan tam on yıl önce, 2016 yılında kamuoyuyla paylaşılan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnin 10. yıldönümü.
Benim de imzacısı olduğum bu metin, o dönemde çatışmalar yoluyla toplumsal bir suç işlendiği, bu suç karşısında sessiz kalmanın suça ortaklık etmek anlamına geldiği ve hükümetin derhal barış ortamını tesis etmesi talebini dile getiriyordu.
Metin, seslendiği yerde karşılık buldu. Ve çoğu imza kampanyasının başına gelmeyen bir şekilde, barış talebini o dönem için toplumsallaştırdı.
Metnin imzacısı “barış akademisyenlerini”, çok sayıda oluşum, kurum, bağımsız kişi takip etti. Kimi zaman aynı politik özü taşıyan bir dayanışma metniyle, kimi zaman da fikir özgürlüğünü sürdürmek için destek mesajlarıyla…
Bianet’te Beyza Kural’ın derlediği imzanın ilk yılının dökümü, birkaç cümleye sığmayacak bu toplumsallaşmayı gayet açık gösteriyor.
*
Ardından geçen on yılda toplumsal barış sorunsalımız ise, halen tartışmalı. Siyasi adımlar atılıyor, masalar/heyetler kuruluyor, ilkeler sıralanıyor, sonra bunlar bozuluyor, üstüne yorumlar sıralanıyor, ardından yeniden gündeme geliyor ve belli ki bu yollar sürekli denenecek…
Siyasi hareketler böyle seyrederken, barışı yüksek sesle dile getiren sivil hareketler, oluşumlar sözü büyütmek üzere mücadele ediyor…
*
Barış akademisyenlerinin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin ardından, hukuki süreç başta olmak üzere yaşananları kaleme alan bireysel ve kolektif çokça yayın oldu. Son bir haftadır da süreç, imzacı dostlar tarafından Evrensel’de bir yazı dizisi olarak ele alınıyor.
Ortak geçmişi her birimizin gözünden farklı zamanlarda okumak, toplumsal barışa yaklaşımımızı da yeniden düşünmek için bir fırsat oluyor.
Ağır ceza mahkemelerinde (ACM) yargılanmalar sırasında, savcılığın metne ilişkin iddianamesine karşı beyanlarımızı sunarken de dikkatimi çekmişti. Akademik bilgi üreten kişilerin üniversite kürsülerinden mahkeme kürsülerine taşınan açıklamaları, toplumsal barış meselesinin ne kadar da çeşitli yerlerden ele alınabileceğini gösteriyordu.
Bu açıklamalar Bianet’te titizlikle kayda alındı. Bu yazı için kendi beyanıma da oradan baktım. 2017-2020 yılları arasında süren ACM’lerden 2026’da devam eden idare mahkemelerine dek, aynı metni suç(lu)laştıran bir hukuki döngünün içinde olduğumuz için, ilgili beyandaki şu ifadeleri aynen yinelemek isterim;
Bu iddianame ile bizler tek tek suçlanırken aslında,
- Binlerce insanın ve insan türü dışındaki canlıların türlü hak ihlallerine uğradığı, yaşamlarını yitirdiği ve asırlara dayalı ortak değerlerimizin yok olduğu hakikatinin görünür kılınması engellenmek istenmektedir.
- Bilimin; itaatsiz, ezilen ve sömürülenin yararına olacak biçimde ve her koşulda hakikatin peşinde üretilme çabaları bastırılmak niyetindedir.
- Barış talebi susturulmak istenmektedir.
- Bireylerin adil yargılanma hakkına zarar verilmektedir.
- Düşünce ve ifade özgürlüğü ile bu özgürlüğü savunmaktan vazgeçmeyen binlerce insan suçlanmakta, insanlığın bu kıymetli kazanımı değersizleştirilmektedir.
Davacı olduğumuz Ankara İdare Mahkemelerinde karşılaştığımız hukuki ortam, ACM’deki ortamın politik sürekliliği oldu. Oradaki beyanımda da Türkiye akademik ortamına ilişkin halen güncelliğini koruyan şu sözlerimi tekrarlayayım;
“…Kendi çocuklarınıza, çevrenize, iyi bir eğitim ortamını arzu ederken sanırım iyi üniversiteleri; yani baskıya, güce biat eden değil, özgür düşünen, aklı-fikri hür, toplum yararını, eşitliği, adaleti merkeze alan bir bilimsel ortam inşa eden akademisyenlerin olduğu kurumları tercih ediyorsunuzdur. Bu kurumlar Türkiye’de gitgide azalıyor ve gençlerin çoğu yurt dışında yaşamak istiyor. Sizin çevrenizdekiler ve hatta belki kendiniz, çocuklarınız da buradan gitmek istiyorsunuz. Ancak malumunuz eşitliğe ve adalete inanılmayan bu ülke ortamı kendi kendine bugünlere gelmedi. Sadece en tepedekilerin emriyle de olmadı. Üstteki kim olursa olsun, alt kademeler, taban ona biat etmezse başka şeyler olabilir...”
*
İmzanın peşine çalıştığımız kurumlarda sözleşmelerin yenilenmemesi, çeşitli cezalandırma yollarının denenmesi, üniversitelerin idarelerinin sistemle bağını daha açık ortaya koydu.
Ardından çıkan KHK’ler “güvenceli” olarak görülen kadroların, siyasi atmosferde nasıl da kırılgan olduğunun altını çizdi.
Benim de çalıştığım Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden atılmama yol açan 672 sayılı ilk KHK’nin, 2016 yılının 1 Eylül Dünya Barış Gününde yayımlanması barışın politikliğini bir kere daha gösterdi.
Halihazırda 406 KHK’li barış akademisyeni içinde, görevine nihai olarak dönebilen beş akademisyen dışında, diğerleri gibi benim de davam sürüyor.
Türkiye tarihinde üniversitelerdeki tasfiyeler elbette ilk bu zaman olmadı. Ancak bu kırılma anını, akademik ortamdaki niteliksel kaybın hızlı bir tetikleyicisi olduğunu ifade etmek iddialı sayılmayabilir. Zira, ne de olsa son on yılımız, akademik üretim ortamı da dahil, kamucu üretimin ağır hasarlar aldığı bir dönem.
Atılmalar, istifalar, akademik yolun başında olan araştırma görevlisi/asistan/ÖYP’li arkadaşlarımızın akademiden uzaklaşmak zorunda kalmaları, devam edemeyen bilimsel çalışmalar, kitaplardan çıkarılan makaleler, ağır ceza mahkemesi salonlarından idare mahkemelerine taşınan bitmeyen hukuki süreç, zorunlu göçler, …
Ve hepsinden daha ağırı hayatını kaybeden dostlarımız…
Öte yandan sabır ve ısrarla toplumsal dönüşüme katkı veren üretimlerde direnen bilgi emekçileri….
*
Bu sürece ilişkin kişisel hikâye anlatmak, çoğumuz gibi, benim de ilk tercihim değil. Her ne kadar kişisel olanın politik ve toplumsal olduğunu bilsek bile.
Yine de bu tercihlerimizi aştığımız üretimlerimiz oldu. Benim de parçası olduğum “Akademisyenlerden KHK Öyküleri” kitabı gibi. Sadece bu da değil. Kitaptaki hikâyemin Bianet’te yayınlanması da hikâyeme eşlik eden kızıma ait çizimin yılbaşı kartı olup paylaşılması da ayrı bir hikâye oldu.
Kitapta kişisel hikâyemi; “…Oyun daha bitmedi, kürsüyü terk etmiyoruz. O kürsüler barışa tanık olacak!” diyerek bitirmişim. Bu yazıyı kaleme alırken şimdi nasıl bitiririm acaba diye düşündüm. Sanırım şöyle demek isterim:
Evet, bu politik bir mücadele. Kürsü ise, olmayı seçtiğimiz, arzu ettiğimiz her yer. Emek mücadelesi ve kamu yararıyla bağlantılı toplumsal barış ise, varılacak bir hedef değil, aksine inşa edilecek bir yol. Ve bu yolun inşasına emek veren herkesi dayanışma duygularımla selamlarım…
Evrensel'i Takip Et