Devlet sponsorluğunda ‘dezenformasyonla mücadele’nin politik ekonomisi
Türkiye’ye özgü başkanlık sisteminin ilk seçiminin hemen ardından, 2018’de İletişim Başkanlığı kuruldu. Kuruluşundan bugüne çok eleştiriliyor. En temel eleştiri cumhurbaşkanlığının ve devletin propagandasını yapmak üzere kurulmuş bir kurumun aynı zamanda gazetecilerin işlerini yaparken taşıdıkları basın kartını dağıtması. Cumhurbaşkanı ve hükümeti de dahil olmak üzere devleti kamu adına denetlemekle yükümlü gazeteciler, üyelerinin neredeyse tamamını İletişim Başkanı’nın belirlediği Basın Kartı Komisyonuna başvurmak ve onun belirlediği kriterlere göre bu kartı almaya mecbur bırakıldı. Bunun sonuçlarına akredite olamayan, akredite olup soru soramayan gazeteciler nedeniyle sık sık tanık oluyoruz.
Esas görevi propaganda olan İletişim Başkanlığının kuruluşundan itibaren dilinden düşürmediği dezenformasyonla mücadeleydi. Bu aslında 2018 öncesinde başbakanlığa bağlı Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünden (BYEGM) devralınmış bir misyondu. BYEGM özellikle yabancı basın için ara ara propaganda bültenleri yayınlar “Türkiye hakkında yanlış bilinen gerçekler”i açıklardı. Kapanmadan önce Zeytin Dalı Operasyonu sırasında dolaşımda olan sosyal medya mesajları hakkında “Tuzağa Düşme!” başlıklı sekiz dilde bir bülten yayınlamıştı. İletişim Başkanlığı bu tür bültenleri devam ettirmenin yanı sıra bir adım daha atıp Ağustos 2022’de Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) adlı bir birimin kurulduğunu duyurdu. Başına atanan İdris Kardaş, ilk mesajında “Sayın Cumhurbaşkanımızın hakikat mücadelesi içerisinde yer almak büyük şeref. Kıymetli Hocam Fahrettin Altun başkanlığında Türkiye’ye karşı içeriden ve dışarıdan yapılan her türlü algı operasyonlarına, yalan ve dezenformasyona karşı mücadele edeceğiz. Yaşasın Hakikat” yazmıştı. İletişim Başkanlığı için 2025 yılında ayrılan bütçe 6 milyar TL; kurumun 1600 çalışanı var. Burhanettin Bulut’un hesabıyla İletişim Başkanlığı günde 14 milyon TL harcıyor. Ne için?
DMM’nin sitesinde yukarıda kırmızı bir “YALANI BİLDİR” butonu var, tıklayınca e-devlet’e yönlendiriyor. Sitenin gövdesi bültenlerin içeriğinden oluşuyor; aşağıda “Güvenilir Kaynaklar” altında sadece iki kurum var: İktidarın propaganda aracına dönüşen TRT ve AA. Bültenlerin tamamı kamu kurumlarını hedef alan haber ve sosyal medya paylaşımlarını konu alıyor ve ilgili kamu kurumundan gelen cevapla birlikte bilginin “dezenformasyon” olduğu ifade ediliyor. Burada küçük bir kavramsal tartışmaya da girmek gerekiyor. Dezenformasyon, ekonomik kazanç ya da toplumu aldatmak amacıyla kasten yayılan ve topluma zarar veren yanlış, eksik ya da manipüle edilmiş bilgi anlamına geliyor, bu haliyle yalan haberden ya da istemeden yayılan yanlış bilgiden (misinformation) farklı. Yani bir gazeteci, kaynağının kendisini yanıltması nedeniyle yanlış bilgi verebilir, sonra doğrusunu ortaya çıkarabilir ya da bir sosyal medya kullanıcısı doğruluğu kanıtlanmamış bir bilgiyi farkında olmadan yayabilir, bunlar dezenformasyon tanımının dışında. Dezenformasyonda bakılan önce kasıt, ardından zarar potansiyeli. Ancak DMM, kasıttan iktidar eleştirisini, zarardan da iktidarın itibarına zararı anlıyor. Dolayısıyla örneğin CHP belediyelerine dair iddialara ilişkin kanıtlanmamış ya da iddianameye dahi girmemiş, iddianameye imza atan savcının “hatalar olabiliyor” dediği bilgilerin yayılması DMM’nin dezenformasyonla mücadele çabasına girmiyor. Ya da Dilovası’nda sigortasız çalışan üçü çocuk altı kadının yanarak ölümünde devlet kurumlarının ihmali gibi netameli konulara hiç değinilmiyor.
Dezenformasyonla mücadele küresel bir sorun, en çok da sosyal medya platformları sorumlu tutuluyor. Ancak sorun yalnızca onların üzerine yıkılacak kadar basit değil. Yakın zamanda yayımlanan “Dünyanın Dört Bir Yanında Devlet Destekli Dezenformasyon: Siyasetçiler Vatandaşlarını Nasıl Aldatıyor” [State-Sponsored Disinformation Around The Globе: How Politicians Deceive Their Citizens] adlı kitapta esas amacın kamuoyundaki söylemleri ve görüşleri kontrol ederek siyasi ve ekonomik hakimiyet elde etmek olduğu vurgulanırken, devlet destekli dezenformasyonu diğer dezenformasyon çeşitlerinden ayıran altı unsur şöyle (parantez içinde Türkiye’ye uyarladım): Stratejik planlama (DMM), maddi ve sembolik kaynaklara ayrıcalıklı erişim (gazetecilerin erişemediği kamu otoritelerinden görüş alma), ustalık/sofistike yapı (bunu bir bülten halinde düzenli bir iş haline getirme), meşruiyet algısı (bizzat ilgilisine sorma), kurumsal güç (arkasında devlet var) ve şirketler ile medya arasındaki işbirliği (hem medyayı kontrol etme hem de uluslararası platformlarla, içerik kaldırma gibi, konularda işbirliği).
Daha kısa anlat, karışık oldu derseniz, iktidar trol hesapları yoluyla aradığı meşruiyeti İletişim Başkanlığı üzerinden kurumsal bir zemine de çekmek için milyonlar harcıyor. İşe yarıyor mu derseniz, yaramıyor. Toplum ya da gazeteciler bu bilgi doğru mu diye DMM’yi kaynak olarak görmüyor. Ama DMM, İletişim Başkanlığı’nın başka kanallarıyla birlikte neyin yazılıp neyin yazılmayacağını ya da nasıl yazılacağını dikte ediyor.
Buraya kadar sadece olanın resmini çektik. Bu yeni bir olgu değil hatta bir adı da var: Fact-washing yani yanlış veya yanıltıcı bir iddiayı “gerçekmiş gibi” yeniden paketleyerek/temizleyerek dolaşıma sokma. Yukarıda bahsettiğim kitapta Türkiye’yi Mine Gencel Bek anlatırken yalnızca dezenformasyon değil kasıtlı bir yanlış tarih anlatısına (memory-washing de denebilir) da dikkat çekiyor. Bununla mücadelenin yolu benzer stratejilerle ve kurumsal bağlarla ‘hayır, esas doğru bu!’ demek değil, en azından uzun vadede değil. Çünkü saklanamayan politik ve kurumsal bağlantılar toplumda “neye inanacağımızı şaşırdık” tepkisine yol açıyor. Her gün yeni bir iddiayla sarsılan insanları en hafifinden konudan uzaklaşmaya, apolitikleşmeye itebiliyor. Çözümü, kendisini gerçeği ortaya çıkarmaya adamış dürüst, bağımsız gazetecilere bırakmak gerekiyor. Toplum birini bir partinin, diğerini diğer partinin medyası olarak kodladıkça gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacağı çaresizliğine düşüyor. Lenin'in deyimiyle “her nerede ortaya çıkarsa çıksın, zulüm ve baskının her tezahürüne tepki gösterebilen halkın kürsüsü” olup olmamak, mesele bu.
Evrensel'i Takip Et