30 Kasım 2025 06:08

Canımız ne isterse yapabilmek için boş zamanı fethetmek

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

8 saatlik iş günü 19. yüzyılın ortasından başlayarak 20. yüzyılın bütününü kaplayan mücadelelerle kazanıldı ve korunmaya çalışıldı. Patronun keyfine kalmış çalışma saatlerinin düşürülmesi uğruna sayısız grevlerin, devletin güvenlik kuvvetleriyle irili ufaklı muharebelerin yaşandığı talebin son sloganı “8 saat iş 8 saat dinlenme 8 saat canımız ne isterse’ idi. İşçilerin mücadeleleri sadece çalışma sürelerinin düşürülmesi için olmadı. Çalışma koşullarının güvenliği, insanca yaşanacak bir ücret, grev ve toplu sözleşme hakkı, sosyal destekler için de verildi bu mücadele.

Dünyadaki sınıf mücadeleleri ve işçilerin 1917’de Rusya’da bir devrimle iktidara gelmesi kapitalistlerle pazarlık gücünü giderek artıran en önemli etkenlerdendir. Bu güç ile, işçi sınıfının üyeleri ertesi gün işe gelebilmek ve neslin devamını sağlayabilmek için muhtaç bırakıldıkları üç beş patatesten oluşan öğünlerden, izbe konutlardan, çocuklarının sömürülmesinden kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. Asgari ücretin bir aile ücreti haline gelmesini de sağladılar. İş ve uyku arasında kalan 8 saat yani işçilerin ‘Canımız ne isterse yapacağız’ dedikleri gün bölümü, ücretli hafta sonu tatili ve yine ücretli yıllık izin iş gücünün yeniden üretimini en düşük standartlara çekmeye çalışan sermayeye karşı yürütülen mücadelelerle edinilen bir kazanım oldu.

İşçi sınıfının toplumsal yeniden üretiminin tek koşulu eve giren ücretten ibaret değildir. Parasız sağlık ve eğitim, güneş alan sosyal konutlar, parklar ve bahçeler, spor salonları, kültürel etkinlikler, politik karar alma süreçlerine örgütlü katılım, parti ve sendikalarda örgütlenebilme ve toplu pazarlık süreçlerinde söz sahibi olmak ve boş zamanın ücretlendirilmesi gibi bir dizi sosyal şartı vardır.

Boş zaman işgali

8 saatlik iş günü mücadelesi bu bakımdan aynı zamanda uygun koşullarla değerlendirilebilecek bir boş zaman mücadelesidir de. Kapitalist sınıf ise sadece iş zamanındaki disiplinle işçiden en yüksek verimi almakla yetinmez ve bu zamanı da kuşatır. Emekçilerin hobilerini, kültürel alışkanlıklarını şekillendirir ve zamanın ruhunu inşa edecek olan kültürel ürünleri piyasaya sürer. Sinemadan müziğe, popüler edebiyat ürünlerinden ibadet alanlarına, kahvehanelerden meyhanelere, ders kitaplarından kent meydanlarının tanzimine, televizyon programlarına ve tabii yasadan anayasaya kadar her şey ‘Buradan başka çıkış yok’ mesajı vermek üzere şekillendirilmiştir. İşçinin boş zamanı onun iş yerinde, burjuvayla işçi arasındaki ücret ilişkisini sabit kılabilmek ve işçi neslinin zihninin küçük yaşlardan itibaren şekillendirilmesini sağlamak için özenle işgal edilir.

Bununla birlikte işçi sınıfı örgütleri ve partileri; işçinin kapitaliste mecbur olduğundan başka bir mesaj vermeyen, işçinin küçük bireysel dertlerini sömüren burjuva yozlaşmasının alternatiflerini de yaratmaya, burjuvazinin kültürel kuşatmasına karşı boş zamanı sınıf mücadelesinin alanı haline getirmeye çalıştılar. Emekten yana filmleri, tiyatro oyunlarını, müzikleri, eğitim çalışmalarını, çocuklar için etkinlikleri ürettiler.   

Bugün işçi sınıfının 8 saatlik iş günü ve boş zaman kazanımı kağıt üzerinde bile kalmadı. Asgari ücret bırakalım neslin sağlıklı ve eğitimli yeniden üretimini, bir kişinin geçimini sağlayacak düzeyde bile değildir. Çalışma saatleri fiilen artmış, işçiyi örgütlü mücadeleden uzaklaştırmak için her türlü şiddet ve denetim uygulanmaya başlamıştır. İşçi sınıfının büyük bir kitlesi güvencesiz ve güvenliksiz çalışır haldedir. “Zamanı istediğiniz gibi değerlendireceksiniz” diye allanıp pullanan esnek çalışma, günün bütün saatlerini iş zamanı haline getirmiş ve ücreti, örgütlü pazarlığın gücünden bireysel sözleşmeye ve hatta sözleşmesizliğe düşürmüştür.

Bu sürecin kültürel yeniden üretiminin kaynakları emperyalist kültür endüstrisinden devşirildiği gibi, yerli-milli iktidarın teşvikiyle yapılan tarih çarpıtmalı televizyon dizileri olarak öne çıkar. Bunun yanı sıra ilköğretimden başlayarak toplumsal cinsiyet rollerini sabitleyen, büyük adamların inşa ettiği tarihin içinde, sıradan insanın bir figürana dönüştüğü, onun küçük ve ehemmiyetsiz olduğunu, devlet ve milletin çevresinin düşmanlarla sarılı olduğunu anlatan eğitim süreci bile kısaltılarak çocuklar da iş piyasasına sürülmeye başlanmıştır. Milli-yerli sözcüğünün, motoru dışarıdan alınan savaş makinelerine bile eklendiği günümüzde Diyanet ve emrindeki camiler, tarikatlar ve kurdukları yurtlar, Kur’an kursları, imam hatipler rejimin yetiştirmek istediği biçimde işçi sınıfı neslinin üzerine çöreklenmiş durumdalar. İşçinin denetimi ve ‘terbiyesi’ne artık akla hayale gelmeyecek yöntemlerle, iş yerinde uygulanan şiddet biçimleri eşlik ediyor.

Asgari ücret iktidarın ve emir aldığı IMF, DB gibi finans kuruluşlarının takdirine kalmış, sadece işçiler değil sendikalar bile bu süreçten dışlanmıştır. Ücret işçi sınıfının fiziksel yeniden üretimine bile yetmediğinden işçinin kazanılmış boş zamanı da ek işle, fazla mesai ile istila edilmekte; bütün bir işçi ailesi bitap düşünceye kadar kapitaliste bilfiil hizmet eder duruma getirilmiştir. Daha da önemlisi asgari ücret artık Türkiye’nin ortalama ücreti haline gelmiş durumda.

Kültürel taarruz

İşten başını kaldırdığında ne kadar gerici kültürel ürün varsa bunların taarruzu altında dinlenmek zorunda kalan işçinin ‘canımız ne isterse’ hayali yerle bir edilmiş durumda. İşçinin kendisini yeniden üretimi; şiddetlenen rekabet altında gücü tükeninceye kadar çalışmaktan, kafasını kaldırdığında ise televizyon dizilerindeki bağırtılardan ve konuşan kafaların beyin yıkayan çok bilmiş konuşmalarına, sosyal medya bağımlılığına bağlanmıştır. Deyim yerindeyse işçi mehter marşından fazlasına layık görülmediği bir hayatı yaşamaya zorlanıyor. Kendi canının istediğini değil, kapitalistin canı ne isterse öyle yaşamak zorunda.

İşçi sınıfı neslinin önceki kuşak atalarının ve analarının mücadeleleriyle bağının son derece bulanıklaştığı, her şeyi yeniden keşfetmek zorunda olduğu bir süreç bu. İnsanca yaşanır bir ücret için mücadelenin karşılaştığı engelleri, kendi çalışma zamanını uzatarak aşmaya çalışan, sendikaları tarafından da kendi haline bırakılmış işçiler tıpkı 19. yüzyıldaki gibi fiziksel ve zihinsel olarak bitap düşünceye kadar kullanılan emek güçlerini yeniden üretmekte zorlanıyorlar. Bu aşırı yüklenme altında kendini yeniden üreten tek şey kapitalizm ve onu idare eden Saray rejimi.

Bu yeniden üretim döngüsünü kırmak için geçmişte geçilen yolların hafızada kalkerleştirilen izlerini canlandırmak gerekiyor. Marx’ın dediği gibi, işçi sınıfı en dibe düşse de, ayaklarının değdiği zeminden daha güçlü fırlayabilmek içindir bu. İşin, üretim araçlarının ve boş zamanın fethi o zaman mazide kalan bir şey değil, yine işçinin kendisinden, kendi elleriyle gelecek çaredir.

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et