Nixon Çin’e, Bahçeli İmralı’ya gider: Balkabağından faytona, ihanetten bekaya
Ve TBMM Komisyonu İmralı ziyareti için karar verdi. Kutlu, kademli olsun, encamı hayrolsun. Çok eskiye gitmeyelim iki, bilemedin üç yıl önce; değil Öcalan’ı ziyaret etmek, onun ziyasıyla tenvir olmak maksadıyla yola revan olmak, “gidilmesi gerektiğini düşündüğünü söylemek” bile Silivri’de karavanaya kaşık sallamak için yeter de artardı bile. Çin’e giden siz değil de Nixon olunca işin rengi değişiyor: Balkabağını görkemli bir faytona çevirip Külkedisi’nin imdadına yetişen Peri, bu defa da suçu bekaya; haini de devlet adamına çeviriyor, tek bir dokunuşla.
Madem meşhur perimiz yeni Külkedileri yarattı; bu yazıda onların söylemlerine, süreci nasıl değerlendirdiklerine biraz daha yakından bakalım. Yazının sonuna da ilk çözüm süreci ile bugünü karşılaştıran bir tablo ekledim; elbette daha epey bir geliştirilmesi, detaylandırılması gerekir gibi. Hadi birlikte bakalım Vehbi’nin kerrakesine.
Cumhur İttifakı ne umuyor?
“Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci” kapsamında güvenlik bürokrasisini, hukukçuları, akademisyenleri dinleyen Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 21 Kasım’daki 18. toplantısında İmralı’ya bir heyet gönderme kararı aldı. Karar, 51 üyeli komisyonda 32 “evet” oyuyla ve 5’te 3 nitelikli çoğunlukla alındı. Heyete AKP, MHP, DEM Parti ve Yeni Yol Grubu’ndan birer temsilci gidecek; CHP, İmralı’ya gidecek heyete üye vermeyecek. Toplantının İmralı oylaması kısmı AKP–MHP–DEM oylarıyla kapalı oturumda yapıldı; CHP buna itiraz ederek salonu terk etti.
İmralı’ya gidecek heyetin ana omurgasını oluşturan Cumhur İttifakı’nın konuya ilişkin temel stratejisinin şu başlıklar altında toplanabileceğini düşünüyorum:
Devlet Politikası: Meclis Komisyonu'nun (özellikle MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız'ın da katılımıyla) adaya gitme kararı alması, Cumhur İttifakı’nın bu meseleyi artık bir güvenlik bürokrasisi operasyonu değil, bir devlet politikası olarak kodladığını gösteriyor. Cumhur İttifakı sürecin sorumluluğunu TBMM ve devlet mekanizması arasında pay etmeye çalışıyor.
Meşruiyet Transferi ve Yük Paylaşımı: Siyasal iktidar ve onun ortağı MHP, olası bir başarısızlığın faturasını tek başına yüklenmek istemiyor. Süreci Meclis Komisyonu üzerinden yürüterek, meseleyi AKP-PKK görüşmesi parantezinden çıkarıp, Millî İrade'nin sorunu çözme girişimi olarak çerçevelemek istiyorlar. Beklenti, Öcalan'ın vereceği mesajın yükünü Meclis'in (dolayısıyla tüm siyasetin) omuzlarına yaymak.
Bölgesel Konsolidasyon: Cumhur İttifakı İsrail-İran gerilimi ve ABD'nin Suriye'den çekilme senaryolarının tartışıldığı 2025 konjonktüründe, Türkiye’nin iç cepheyi tahkim etmek zorunda olduğunu düşünüyor. Cumhur İttifakı’nın beklentisi, Öcalan'ın silah bırakma çağrısını aşarak, örgütün (özellikle Suriye kanadının) Türkiye'nin bölgesel çıkarlarıyla çatışmayacak bir pozisyona evrilmesini sağlamak.
Anayasal Yol Temizliği: Realpolitik açıdan bakıldığında, iktidar bloğunun yeni anayasa ve Erdoğan'ın yeniden adaylığı (veya görev süresi) için DEM Parti'nin desteğine veya en azından çatışmasızlığına ihtiyacı vardır. Beklenti, Öcalan'ın bu anayasal sürece yeşil ışık yakacak bir politik iklim yaratmasıdır.
Bu ittifak içinde Erdoğan/AKP hattının kontrol altında bir barışsız çözüm peşinde olduğunu düşünebiliriz. Erdoğan/AKP için süreç çözüm/barış değil Terörsüz Türkiye’ye geçiş diye adlandırılıyor; Şenol Karakaş’ın işaret ettiği gibi bu tercih, özgürlük, demokrasi, yeni anayasa yerine geçiş yasaları ve terörsüzlük vurgusunu öne çıkarıyor. SETA çizgisindeki yorumlarda da ağırlık silahsızlandırma ve entegrasyonda. Rejimin demokratikleşmesi gündeme gelse de bu, merkezde değil. Bu hususları dikkate alarak AKP ve Cumhur İttifakı açısından İmralı görüşmesinin olası beklentileri şöyle özetlenebilir:
Cumhur İttifakı, Öcalan’ın, PKK’nin feshi ve kalıcı silahsızlanma doğrultusunda net, “tarihe geçecek” (!) bir söz üretmesi beklentisinde. Hiç kuşkusuz, Öcalan’ın bu “söz”ü, sürecin Ankara merkezli ve denetim altındaki “Türkiye modeli”ne eklemlenecektir. Erdoğan/Bahçeli, DEM Parti ve geniş Kürt siyasetini, İmralı üzerinden bu “model”e rıza verir hâle getirme amacında.
Yine SETA’dan yararlanarak söylersek, Erdoğan cephesi, Öcalan’ın beklenen açıklamalarını hem içeride “terörün bitirilmesi”nin kanıtı, hem de dışarıda “sorunlu dosyanın kapanması” olarak kullanmak isteyecektir; bunu da yine resmî söylemdeki “Türkiye modeli” ve “millî birlik” kavramlarıyla saracaktır.
Cumhur İttifakı’nın, konuya bakışını anlamak açısından SETA’ya daha yakından bakmak gerektiğini düşünüyorum. SETA, kendi tanımına göre bağımsız bir düşünce kuruluşu olsa da hem Türkiye’de hem uluslararası medyada “hükümete/iktidara yakın, pro-government think tank” olarak tanımlanıyor. Vakfın genel koordinatörü Nebi Miş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, 15 Temmuz ve benzeri başlıklara Erdoğan/Bahçeli zaviyesinden bakan bir isim. Dolayısıyla SETA’nın “Terörsüz Türkiye” çerçevesi, iktidar blokunun kendi içinde ürettiği düşünsel altyapının tipik bir örneği. Konu ile ilgili araştırmalarından ve yayınlarından hareketle SETA’nın mevcut süreci şu ana başlıklar altında ele aldığını söylemek mümkün:
a) Çıkış noktası: Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nin feshi
SETA’ya göre “Terörsüz Türkiye süreci”, Öcalan’ın Şubat 2025’te yaptığı çağrıyla başlıyor: Öcalan, PKK’ye “silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel olarak dağılma” çağrısı yapıyor; ardından PKK 5–7 Mayıs 2025 tarihli 12. Kongresi’nde kendini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan ediyor.
SETA metinlerinde bu, “tarihî bir dönüm noktası” ve Türkiye’nin terörle mücadelesinde büyük bir başarı olarak kodlanıyor. PKK’nin Süleymaniye’de KYB kontrolündeki bölgede yaptığı ilk silah yakma töreni, sürecin sembolik ve psikolojik gücünü gösteren bir “gösteri eylemi” olarak okunuyor.
b) “Türkiye modeli”: Müzakeresiz, ön şartsız, güvenlik üstünlüğüne dayalı
Nebi Miş’in yazıları bu çerçevenin teorik omurgasını kuruyor:
• Silah bırakma süreci, “devletin terörle mücadelede sağladığı üstünlüğün doğal sonucu” olarak tanımlanıyor; yani esas neden, güvenlik aygıtının askerî ve teknolojik kapasitesinin artması.
• “Terörsüz Türkiye hedefi”, “müzakere olmaksızın, toplumsal hassasiyetler gözetilerek atılan stratejik adımlar” şeklinde tarif ediliyor. Yani “al–ver, yol haritası, müzakere, muhataplık, ön şart” gibi unsurların sürecin parçası olmadığı özellikle vurgulanıyor.
Bu nedenle SETA metinleri, dünyadaki IRA, ETA, FARC gibi örneklerden ayrıştığını özellikle söyleyerek süreci “Türkiye’ye özgü bir model” olarak sunuyor: Terör örgütü devletle pazarlık yaparak değil; askeri–güvenlik baskısı altında, tek yanlı fesih ve silahsızlanmaya zorlanmış oluyor.
c) PKK–Kürt meselesi ayrımı: Önce fesih, sonra “normal siyaset”
Hüseyin Arslan’ın “Üç Boyutuyla…” yazısı SETA’nın en net şemasını veriyor:
Birinci boyut: PKK’nin feshi ile “toplumsal meselelerin” birbirinden ayrılması.
• Terörsüz Türkiye sürecinde “PKK’nın silahsızlandırılması temel başlangıç noktası”dır.
• Kürt meselesi, kimlik, demokrasi, temsil vb. başlıklar ise, ancak terör tamamen bittikten sonra, “normal siyasal alan” içinde tartışılmalıdır.
İkinci boyut: Devletin güvenlik konsepti.
• Devletin kararlı tutumu ve teknolojiye dayalı güvenlik stratejisi, PKK’nin sahadaki varlığını sürdürülemez hale getirmiştir.
Üçüncü boyut: Siyasî/algısal boyut.
• Sürecin, “eski çözüm süreciyle aynıymış gibi gösterilmesi”, SETA’ya göre yanlış ve tehlikeli bir algıdır; yeni süreç daha temkinli, daha gerçekçi ve “pazarlıksız”dır.
Bu çerçeve, klasik “çözüm süreci”nden kopuşu ideolojik olarak meşrulaştırıyor: 2013–2015 arası deneyim “HDP ve PKK’nın heba ettiği”, devletin iyi niyetine rağmen küresel güçlerle uyumlu sabotajla bitirilmiş bir süreç olarak kodlanıyor.
d) Meclis Komisyonu: Sürecin kurumsal–meşruiyet zemini
“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na dair 5 Soru metni, komisyonu Terörsüz Türkiye sürecinin kurumsal çekirdeği olarak sunuyor:
• Komisyon TBMM çatısı altında kurularak süreci Meclis’in ve dolayısıyla “millî iradenin” denetimine bağlar.
• İYİ Parti dışındaki bütün partilerin komisyonda yer alması, “kapsayıcı ve meşru bir siyasal çerçeve” olarak anlatılır.
• Komisyonun görevi;
- Terörün sonlandırılması sürecinde toplumsal hassasiyetleri gözetmek,
- Toplumun farklı kesimlerini dinlemek (düşünce kuruluşları, şehit–gazi aileleri, Cumartesi ve Diyarbakır anneleri, akademisyenler, gençlik örgütleri vb.),
- Bir “izleme–öneri mekanizması” ve güven inşa aracı olmak.
Nebi Miş, bu komisyona “odak dışı yükler bindirilmemesi” gerektiğini; Türkiye’nin bütün sorunlarını çözecek bir “süper organ” gibi sunulmasının silah bırakma sürecini yavaşlatabileceğini söylüyor.
e) Bölgesel boyut: Suriye sahası ve YPG/SDG
Can Acun’un yazısı, süreci bölgesel stratejiye bağlayarak tamamlıyor:
• PKK’nin tarihsel örgütlenmesinde Suriye rejimi ve muhaberatın rolü ayrıntılı anlatılıyor; PKK’nin Suriye üzerinden Türkiye’ye karşı kullanılan bir araç olduğu vurgulanıyor.
• “Terörsüz Türkiye” sürecinde PKK’nin feshi ilerlerken, Suriye sahasındaki uzantısı SDG/YPG’nin de artan baskılar altında Şam rejimine entegre edilmeye zorlandığı anlatılıyor.
• Türkiye’nin askerî kararlılığı, ABD’nin pozisyonu ve İsrail’in “destek girişimleri” bu resimde ayrı ayrı ele alınıyor; süreç PKK’nin Suriye sahasındaki varlığının da tasfiyesine doğru ilerliyor olarak resmediliyor.
Böylece Terörsüz Türkiye söylemi sadece iç güvenlik değil, bölgesel güvenlik ve dış politika doktriniyle ilişkilendiriliyor.
f) Algı yönetimi, “sabotaj” ve iç muhalefet
Metinlerin son ortak boyutu, algı ve meşruiyet mücadelesi:
• Süreci “Öcalan’a umut hakkı pazarlığı” ya da “gizli müzakere/pazarlık” gibi gösteren çevreler, “süreci çıkmaza sürüklemek isteyen aktörler” olarak tanımlanıyor.
• “Bu kadar sorunsuz gidiyorsa mutlaka pazarlık vardır” söylemi, manipülatif ve sabote edici bir çizgi olarak işaretleniyor.
• Eski çözüm sürecinin “HDP ve PKK tarafından heba edildiği”, küresel güçlerin oyun planına eklemlenildiği tezi yeniden üretiliyor ve bu tecrübeden dolayı kamudaki kuşkuların “normal” olduğu ama yeni modelde bunların bertaraf edileceği söyleniyor.
Bu söylem hem iç muhalefeti kriminalize eden hem de süreci tamamen “devletin tek taraflı stratejik hamlesi” olarak çerçeveleyen bir dil inşa ediyor.
Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, SETA’dan yaptığım bu geniş derlemeyi, Cumhur İttifakı’nın konuya bakışının kavramsal çerçevesi olarak okumak mümkündür. SETA’nın Terörsüz Türkiye metinleri, PKK’nin Öcalan çağrısıyla feshi, devletin güvenlik üstünlüğü, pazarlıksız bir “Türkiye modeli”, PKK–Kürt meselesi ayrımı, Meclis Komisyonu’nun kurumsal rolü ve Suriye sahası üzerinden şekillenen bütünlüklü bir stratejik anlatı kuruyor. Bu anlatı hem AK Parti hem MHP’nin son aylardaki beyanlarıyla büyük ölçüde çakıştığı için, Cumhur İttifakı’nın Terörsüz Türkiye sürecine bakışının başlıca teorik zemini olarak okunabilir. Fakat bu, onu hukuken bağlayıcı bir “resmî doktrin” değil; iktidar çevresinin hegemonik söylemini üreten düşünsel bir çerçeve yapar.
Bu çerçevede Cumhur İttifakı çevrelerinin, Meclis’in İmralı ziyaretini de bu çerçevede, “pazarlık değil, feshi teyit eden ve toplumsal/kurumsal geçişi yöneten bir adım” olarak kodlamaya çalıştıkları daha net görünüyor; SETA metinleri, tam da bunu kavramsallaştırmak için yazılmış gibi duruyor.
DEM Parti süreçten ne bekliyor?
a) “Kalıcı barış” ve “yeni dönem” beklentisi
DEM Parti’nin İmralı’ya gidiş kararına verdiği resmî tepki çok net: Parti, Komisyonun İmralı’ya gitme kararını “Türkiye’nin demokratik olgunluğunun ve barış iradesinin en somut ifadesi” olarak nitelendiriyor. Aynı açıklamada İmralı ziyareti, “on yıllardır yaşanan acıların kalıcı olarak sona ermesi ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda atılmış tarihsel bir adım” şeklinde tanımlanıyor. Öcalan’la yapılacak görüşmeler için de: “Sürecin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesinde belirleyici rol oynayacağına olan inancımız tamdır” denilerek, bu görüşme sürecin merkezine yerleştiriliyor.
Pervin Buldan’ın son açıklaması da bunu teyit ediyor: Buldan, Komisyon’un Öcalan’la görüşme kararını “tarihî” buluyor, bu kararla birlikte “Kürt sorununun çözümüne ve demokratik Türkiye’nin inşasına daha emin adımlarla yürüyece[ğini]” düşünüyor.
Bir anlamda DEM çevresi için İmralı görüşmesi sadece teknik bir “bilgi alma ziyareti” değil; Kürt sorununun siyasal çözümüne ve rejimin demokratikleşmesine geçişte eşik olarak görülüyor.
b) Sürecin aktörlerinin ortaklaştırılması
Ayşegül Doğan’ın parti sitesindeki açıklamasında, Komisyon heyetinin “en geniş temsiliyetle” kurulmasının önemini vurgulaması tesadüf değil: “En geniş katılımla, en geniş temsiliyetle kurulacak bir heyetin İmralı Adası’nda Sayın Öcalan’la görüşmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz.”
Doğan’ın ifadelerinden DEM Parti’nin üç hedefi olduğu anlaşılıyor: Sorumluluğun ve inisiyatifin tek bir partiye/bloka yıkılmaması, barışın “Meclis zemininde, çok aktörlü” bir süreç olarak meşrulaşması, Öcalan’la görüşmenin, Türkiye’nin bütün siyasal alanını bağlayan bir adım haline gelmesi.
Tuncer Bakırhan da CHP’nin heyete katılmama kararını eleştirirken tam da bu hususa dikkat çekiyor; meseleyi “iktidar karşıtlığı” eksenine sıkıştırmadan, “Kürt meselesini doğru okuyup, tarihî fırsatı 86 milyonun lehine değerlendirme[k]” gerektiğini vurguluyor.
Özetle: DEM Parti, bu görüşmeyi “ortaklaştırılmış bir siyasal sorumluluk” adımı olarak görüyor; yalnız kalmak istemiyor, süreci tüm ülkenin ortak meselesi haline getirmek istiyor.
c) “Barış hukuku” ve geçiş mevzuatı
DEM Parti İmralı heyeti üyesi Mithat Sancar’ın “Barışın hukukunu kurmamız gerekiyor” başlıklı konuşması, partinin beklentisini daha teorik düzeyde anlatıyor: Mithat Hoca, 27 Şubat’ta Öcalan’ın yaptığı, PKK’ye “kongre toplayarak kendini feshetme ve silah bırakma” çağrısını “tarihî nitelikte” bir dönemeç olarak tanımlıyor. PKK’nin 5–7 Mayıs kongresinde bu çağrıya uygun şekilde “kendini fesih ve silah bırakma” kararı aldığını hatırlatarak şu husus da sözlerine ekliyor: “Barışa ve demokrasiye ulaşabilmemiz için barışın hukukunu kurmamız ve yerleştirmemiz gerekiyor.”
Buradan hareketle DEM Parti’nin perspektifini: “Öcalan’ın yaptığı çağrılar, PKK feshi ve silah bırakma adımları tek başına yetmez; bunların, Meclis Komisyonu üzerinden hazırlanacak barış hukuku/geçiş yasaları ile güvenceye alınması gerekir; İmralı ile görüşme, tam da bu ‘hukukîleştirme’ sürecini kurmak için zorunlu görülüyor.” şeklinde özetlemek yanlış olmayacaktır. Farklı bir ifade ile DEM Parti için İmralı görüşmesi, “Öcalan ne diyecek?” merakının ötesinde, barış sürecinin normatif (hukukî) çerçevesini beraber tasarlama zeminini oluşturuyor.
DEM Parti Öcalan ile görüşmeyi neden önemsiyor?
DEM çevresinin Öcalan ile yüz yüze görüşmeye yüklediği anlamın (a) Muhataplık ve temsil, (b) Silahsızlanma PKK’nin feshi, (c) Tecrit ve şeffaflık başlıkları altında toplanabileceğini düşünüyorum.
a) Muhataplık: “Sorunların muhatapları esas alınarak…”
DEM Parti eş genel başkanı Tuncer Bakırhan daha 2024’te, MHP–DEM tokalaşması sonrası süreç tartışılırken şunu net söylemişti: “Sorunların muhatapları esas alınarak demokratik müzakereyle çözümünden yanayız.” Nitekim Parti’nin bütün çizgisi aynı hususun altını çizmekte: “Kürt sorununun tarihsel aktörlerinden biri olarak Öcalan’ı görmezden gelen hiçbir süreç, sahada ve toplumda karşılık bulmaz; Demokratik çözüm, “muhataplarıyla konuşarak” olur; Öcalan bu muhataplardan biridir ve özellikle silahlı yapı üzerinde belirleyici etkiye sahiptir.” “Barış istiyorsak, fiilî güçleri ve tarihsel aktörleri devre dışı bırakarak değil; onları süreç içine çekerek çözeriz.”
b) PKK’nin feshi ve silahsızlanma sürecini yönetebilme
Bu noktada Mithat Hoca’nın anlattığı kronoloji önemli: Bahçeli’nin Öcalan’ın Meclis’e gelmesine dair sözleri, ardından DEM heyetinin İmralı ziyaretleri ve 27 Şubat’ta Öcalan’ın fesih ve silah bırakma çağrısı, 5–7 Mayıs kongresinde PKK’nin bu çağrı doğrultusunda resmî fesih ve silahsızlanma kararı alması.
DEM Parti bu zinciri şöyle okuyor: “PKK’nin sahadan çekilmesi ve feshi, Öcalan’ın çağrısıyla mümkün oldu. Bu sürecin tamamlanması, dağ kadrosunun, sürgündekilerin ve tutukluların geleceğinin belirlenmesi gibi kritik dosyalar var; dolayısıyla Öcalan’la düzenli ve kurumsal görüşme, silahsızlanma sürecinin kazasız/geri dönüşsüz ilerlemesi için zorunlu.”
Rudaw’a konuşan DEM İmralı heyetinin açıklamasında Öcalan’ın, Türk–Kürt ilişkisini “bin yıllık iki sütun” metaforuyla anlattığı ve birlikteliğin güçlendirilmesi için tarih–sosyolojiye dayalı bir perspektif önerdiği aktarılıyor. Bu da partinin gözünde Öcalan’ı sadece “örgütsel lider” değil, Türk–Kürt ilişkisini tarihsel bir çerçevede yorumlayan siyasal aktör konumuna yerleştiriyor.
c) Tecridin kaldırılması ve şeffaf müzakere
DEM Parti uzun süredir Öcalan üzerindeki ağır tecridi, barışın önündeki temel engellerden biri olarak anlatıyor. Tülay Hatimoğulları’nın grup konuşmasında kullandığı ifade çok net: “Öcalan üzerindeki tecrit kesinlikle kaldırılmalıdır. Fiziki olarak gelsin konuşsun diyoruz. Öcalan çıksın, konuşsun. Ne konuştuğunu hep birlikte görelim.”
Bu söylem, iki şeyi birden hedefliyor: 1) Devlete, tecrit kalkmadan, kapalı devre mesaj trafiğiyle gerçek bir barış süreci kurulamayacağını, Öcalan’ın doğrudan konuşmasının süreci hem hızlandıracağını hem de meşrulaştıracağını söylüyor. 2) Kamuoyuna, şeffaflık vurgusu yapıyor: “Ne konuştuğunu hep birlikte görelim.” Yani pazarlık şüphesini azaltmak, süreci kamu önünde yürütülebilir hale getirmek istiyor.
DEM Parti İmralı heyetinin Erdoğan’la yaptıkları görüşme sonrası açıklamasında da “karşılıklı anlayış ve fikir birliği içinde olduklarını” vurgulayıp sürecin devamını önemsediklerini belirtiyorlar. Bu da tecridin kırılması ve Öcalan’la düzenli temasın, sadece “hak ihlali” değil, siyasal süreç yönetiminin ana parçası olarak görüldüğünü gösteriyor.
Toparlarsak, DEM Parti’nin resmî açıklamaları ve İmralı heyetinin beyanlarından çıkan tablo şöyle: DEM Parti, İmralı görüşmesinin, Kürt sorununun çözümü ve “demokratik Türkiye” inşası için tarihsel eşik olduğunu düşünüyor. Öcalan’la görüşme, sürecin sağlıklı ve güvenli ilerlemesinde belirleyicisi olarak kodlanıyor.
Öcalan, DEM Parti açısından hem silahlı yapının tasfiyesinde fiilî etkisi olan, hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi hakkında “tarihî çağrı” yapmış bir siyasal aktör; bu nedenle “sorunların muhataplarından biri”. Tecridin kaldırılması ve Öcalan’ın doğrudan konuşabilmesi, hem barış hukuku/geçiş mevzuatının tasarlanması, hem de sürecin şeffaf ve toplumsal meşruiyeti açısından vazgeçilmez görülüyor.
Dolayısıyla DEM Parti için İmralı’ya gidiş, “sembolik ziyaret” değil; Öcalan’ın süreci açık bir siyasal muhatap olarak şekillendirdiği, barışın hem politik hem de hukukî mimarisine katıldığı bir moment olarak kodlanıyor.
|
2013-2015 Dolmabahçe Süreci |
2024-2025 Süreci |
|
|---|---|---|
|
Başlatıcı İrade ve Kurucu Metin |
İrade: Yürütme Organı (Hükümet & MİT). Referans: 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Deklarasyonu (10 Madde). Sürecin motoru yürütme organı ve MİT’tir; İmralı görüşmeleri icra organı eliyle yürütülür. 28 Şubat 2015 tarihli, 10 maddelik Dolmabahçe açıklaması, “çözüm süreci”nin kurucu siyasal metni olarak okunur. |
İrade: Yasama Organı Çağrısı & Cumhur İttifakı Referans: Devlet Bahçeli'nin TBMM Grup Konuşması (22 Ekim 2024). Başlatıcı irade, TBMM Başkanı’nın çağrısı ve Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye” başlığı altında formüle ettiği yeni yaklaşım olarak tanımlanır. Kurumsal referans noktası Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 grup konuşması ve bunu izleyen “Umut Hakkı / Terörsüz Türkiye” söylemidir. |
|
Hukukî ve Siyasal Zemin |
“Çözüm Süreci” Hukukî çerçevesi muğlak, fiili müzakereye dayalı bir süreçti. “Akil İnsanlar Heyeti” gibi sivil mekanizmalar kullanıldı. Odak: Demokratikleşme ve Sivil Anayasa. “Çözüm süreci” daha çok fiilî, yürütme merkezli müzakere pratiği üzerinden yürür; hukuki çerçevesi kısmen 2013 tarihli “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” çerçeve yasasına, kısmen de gayriresmî anlayışlara dayanır. “Akil İnsanlar Heyeti” toplumsal meşruiyet üretme aracı olarak devrededir. |
“Umut Hakkı” ve Meclis Süreç, TCK ve İnfaz Kanunu bağlamında (AİHM “Umut Hakkı” kararları) hukukî bir zemine oturtuluyor. Odak: Devletin Bekası, İç Cephenin Tahkimi ve Terörsüz Türkiye. Terörsüz Türkiye” süreci TBMM çatısı altında kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ile kurumsallaştırılır. Komisyon, TBMM Başkanı’nın yazısıyla kurulmuş, 05.08.2025’te çalışmaya başlamış, terörün sonlandırılması ve toplumsal bütünleşme başlıklarını “millî irade” zemini üzerinden kodlamıştır. |
|
MHP'nin Pozisyonu |
Veto Oyuncusu Süreci “İhanet Süreci” olarak adlandıran ve en sert muhalefeti yürüten aktördü. Söylem: “Yıkım Projesi”. MHP sürecin açık veto aktörüdür; Dolmabahçe’yi “ihanet süreci”, “yıkım projesi” olarak kodlar, çözüm sürecinin bütününe sert muhalefet yürütür. Genel hat, AKP–HDP eksenli süreci “bölünme projesi” olarak damgalamaktır. |
Oyun Kurucu Sürecin banisi ve garantörü. MHP'nin onayı, sürecin “Milli” karakterinin teminatı sayılıyor. Söylem: “Türkiye'nin sorunu Kürtler değil, terördür. Bin yıllık kardeşlik.” (Bahçeli, 22.10.2024). 2024–25 döneminde MHP, “Umut Hakkı” tartışmasını açan ve Meclis Komisyonu fikrini sahiplenen kurucu aktör konumundadır. Devlet Bahçeli’nin “Türkiye’nin sorunu Kürtler değil, terördür; bin yıllık kardeşlik” vurgusu, süreci “millî” kılan çerçeve olarak sunulur. |
|
Ana Muhalefet (CHP) |
Pasif Destek (“Kredi”): Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi sürece “kredi veriyoruz” diyerek şartlı destek sunar. Kılıçdaroğlu yönetimi çözüm sürecine “kredi veriyoruz” diyerek, eleştirel ama destekleyici bir çizgi izler; Dolmabahçe fotoğrafının sorumluluğunu doğrudan taşımadan, sürece ilkesel destek verir. |
Kurumsal Mesafe / Şüphe: Özgür Özel yönetimi “Kürt sorunu vardır, Meclis zemininde tam mutabakat gerekir” diyerek, Bahçeli'nin planına temkinli/eleştirel yaklaşır. Özgür Özel, Kürt sorununun çözüm adresi olarak TBMM’yi işaret etmekle birlikte, “Bahçeli inisiyatifli” modele temkinli yaklaşır; Komisyon’da yer alsa da İmralı heyetine üye vermeme kararıyla “kurumsal mesafe / şüphe” pozisyonuna geçer. |
|
Öcalan'ın Rolü ve Beklenti |
Müzakereci Lider: Kandil ve Devlet arasında senkronizasyon sağlayan, “Demokratik Siyaset” teorisini yazan aktör. Beklenti: PKK'ye kongre toplatıp silah bıraktırması (Bahar 2015). Öcalan, hem teorik çerçeve üreten (“demokratik cumhuriyet, demokratik siyaset” metinleri), hem de Kandil–Devlet arasında senkronizasyon sağlaması beklenen müzakereci lider olarak konumlanır. Dolmabahçe açıklamasında PKK’ye “silahsızlanma kongresi toplama” çağrısı yer alır; hükümete ise 10 maddelik demokratikleşme ödevi yüklenir. |
Enstrümantal Öz Örgütü lağvetmesi için “emir vermesi” istenen bir araç. Beklenti: “Örgütün lağvedildiğini haykırması” ve Suriye (Rojava) denklemini Türkiye lehine çevirmesi. SETA literatüründe Öcalan, PKK’nin feshi ve silahsızlandırılması için “tarihî çağrıyı yapan” ama sürecin kendisi “pazarlıksız Türkiye modeli” olarak kurulduğu için daha enstrümantal bir figür olarak resmedilir: Örgüte fesih ve silah bırakma çağrısı yapan, İmralı’dan sürece “start veren” aktör. |
|
Söylemsel Çerçeve |
Demokratik “Analar ağlamasın”, “Demokratik Cumhuriyet”, “Eşit Vatandaşlık”. Ana çerçeve “çözüm süreci”, “demokratik cumhuriyet”, “eşit yurttaşlık” ve “analar ağlamasın” ekseninde kuruludur; Dolmabahçe, demokratikleşme ve yeni anayasa tartışmalarının merkezindedir. |
Realist / Güvenlikçi: “İç Cepheyi Güçlendirmek”, “Emperyalizmin Oyununu Bozmak”, “Devlet Aklı”. 2024–25 literatürü, “Terörsüz Türkiye”yi asıl hedef olarak kodlar; SETA metinlerinde özgürlük ve demokrasi başlıkları anılsa da asıl vurgu, devletin güvenlik üstünlüğü, iç cephenin tahkimi ve terör örgütlerinin tasfiyesi üzerindedir. Süreç, IRA/ETA/FARC dosyalarından farklı, “Türkiye’ye özgü, müzakere içermeyen model” olarak sunulur. |
|
Kurumsal taşıyıcılar ve meşruiyet aracı |
Âkil İnsanlar Heyeti Akil İnsanlar Heyeti bölge gezileri, raporları ve toplantılarıyla toplumsal meşruiyet inşa etmeye dönük sivil bir mekanizmadır. Sürecin kurumsal merkezi yürütme ve Başbakanlık çevresidir; Meclis ikincil plandadır. |
Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, TBMM çatısı altında bütün partilere açık, 51 üyeli bir yapı olarak “terörsüz Türkiye” sürecinin kurumsal çekirdeği hâline getirilir. Komisyon, bakanları, MİT Başkanı’nı, düşünce kuruluşlarını, şehit–gazi ailelerini, Cumartesi/Diyarbakır anneleri ve akademisyenleri dinleyen bir “izleme–öneri mekanizması” olarak anlatılır. |
|
Uluslararası / bölgesel bağlam |
Çözüm süreci, Arap isyanları sonrası Ortadoğu denkleminde, Suriye iç savaşı ve Kobani olayları gölgesinde yürür; ancak resmi söylemde bölgesel strateji, bugünkü kadar merkezi ifade edilmez. Dolmabahçe sonrası 7 Haziran–1 Kasım arası gerilim, süreci sonlandırır. |
"Terörsüz Türkiye" söylemi, İsrail–İran gerilimi, ABD’nin Suriye’den çekilmesi tartışmaları, SDG/YPG’nin Şam rejimine entegrasyonu ve “Teröristan’a izin verilmeyeceği” söylemiyle bölgesel güvenlik doktrinine eklemlenir. Can Acun ve diğer SETA yazarları, PKK’nin Suriye sahasındaki uzantısının tasfiyesini sürecin ayrılmaz parçası olarak işler. |
|
Sürecin iç siyasetteki meşruiyet mekanizması |
Dolmabahçe fotoğrafı, Erdoğan’ın sonradan “benim bilgim dışında” söylemiyle reddetmeye çalıştığı; muhalefetin bir kısmının ise “tarihî fırsat” diye andığı bir momenttir. Süreç, son tahlilde “AKP–HDP eksenli” bir girişim olarak kodlanır; MHP’nin sert muhalefeti ve 2015 seçmen davranışıyla meşruiyet zemini daralır. |
2025’te Komisyon ve “Umut Hakkı” tartışması, Erdoğan ve Bahçeli’nin “millî birlik, iç cepheyi güçlendirme, terörsüz gelecek” söylemleriyle çerçevelenir. SETA metinleri, eski çözüm sürecini “HDP ve PKK’nin heba ettiği, küresel güçlere eklemlenen bir deneyim” olarak kodlayıp, yeni modeli “pazarlıksız, tek taraflı fesih süreci” olarak meşrulaştırır. |
Bitirirken: İmralı’ya gitmek için ne zaman bir Bahçeli’ye ihtiyaç duyulur?
Biliyorum, bir köşe yazısı sınırını, sabrını çok zorladım. Ama başa dönmek istiyorum. Nixon’un Çin’e gitmesine.
Soğuk Savaş'ın en şahin antikomünist lideri olan ABD Başkanı Richard Nixon, 1972'de “Düşman” Çin'i ziyaret ettiğinde, Amerikan kamuoyunda kimse onu “komünist sevici” veya “vatan haini” olmakla suçlayamamıştı. Çünkü o, antikomünizm konusundaki sert duruşuyla rüştünü ispatlamış bir isimdi. Siyaset psikolojisi araştırmaları “şahin” (sertlik yanlısı) liderler barış adımları attıklarında, “güvercin” (uzlaşmacı) liderlere göre seçmenlerini daha kolay ikna ettiklerini, çünkü bu adımın “mecburiyetten” atıldığına inanıldığını gösteriyor. Alex Cukierman ve Mariano Tommasi'nin 1998 tarihli "When Does It Take a Nixon to Go to China?” (Çin’e gitmek için ne zaman bir Nixon gerekir?) makalesi de tam olarak bunu tartışmakta.
Cukierman ve Tommasi'ye göre, dış politika veya güvenlik konularında liderler, halktan daha fazla bilgiye sahiptir (istihbarat raporları, gizli görüşmeler vb.). Seçmen ise “gerçeği” tam olarak bilemez; sadece liderin ideolojisini ve geçmişini bilir. İşte paradoks da burada, güvercin ve şahin politikacılar arasında başlar.
Eğer solcu, barış yanlısı -güvercin- bir lider, “Barış yapmamız lazım, koşullar bunu gerektiriyor” derse; seçmen şüpheye düşer. “Acaba gerçekten koşullar mı gerektiriyor, yoksa bu lider zaten ılımlı bir kişi olduğu için mi taviz veriyor?” diye sorar. Liderin doğası (barışçıl olması), politikanın nesnelliğini gölgeler. Ancak sağcı/milliyetçi (sertlik yanlısı, şahin) bir lider aynı şeyi söylediğinde, seçmenin zihnindeki denklem değişir. Çünkü seçmen bilir ki, bu liderin doğasında “barışmak” veya “taviz vermek” yoktur. Eğer bu “savaşçı”! lider barış masasına oturuyorsa, seçmen şu sonuca varır: “Demek ki istihbarat raporları ve sahadaki gerçekler o kadar vahim ki, bu adam bile barışmak zorunda kaldı.”
Cukierman ve Tommasi bu durumu makalelerinde şöyle formüle ederler: “Sağcı politikacılar, barış inisiyatiflerini solculardan daha inandırıcı bir şekilde önerebilirler... Çünkü bu politika, onların doğal ideolojik önyargılarına (eğilimlerine) terstir… Eğer bir 'Şahin' barış önerirse, bu, nesnel koşulların barışı çok cazip (veya zorunlu) kıldığına dair güçlü bir sinyaldir. Eğer bir 'Güvercin' barış önerirse, bu sinyal zayıftır; çünkü öneri, nesnel bilgilerden ziyade Güvercin'in ideolojik tercihlerinden kaynaklanıyor olabilir.”
Bugün Türkiye'de yaşanan tam olarak budur. Eğer bugün İmralı heyetini Özgür Özel'in CHP'si kurup gönderseydi, manşetler “İhanet” diye atılır, Hanlar hanı Kısıl Han meydanlardan belagat kusardı. Ancak heyetin mimarı, “Sayın Bahçeli” olunca, durum değişiyor. Feti Yıldız'ın “22 Ekim bir milattır” diyerek başlattığı “Umut Hakkı” tartışması, MHP'nin milliyetçi kredisi sayesinde meşrulaşıyor.
Külkedisi diyorduk, DEM Partili dostlara hatırlatma olsun, masal perisinin bir dokunuşuyla dün nasıl balkabağı faytona dönüştüyse bugün de suç bekaya dönüverdi ve Nixon yine Çin’e gitti. Saat 12 olup da balkabağı yine balkabağı, “kurucu lider” yine “bebek katili” olunca, elde bir ayakkabı kapı kapı dolaşmak da var hikâyenin sonunda.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et