Bozulan dengeler, zorlanan sınırlar: Ara seçimden erken seçime giden yol
Siyaset, bazen soğuk bir matematiksel mantıkla, bazen de öngörülemez toplumsal dalgalanmalarla şekillenir. Bugün Türkiye, tam da bu ikisinin ortasında bir yerlerde duruyor: 22 milletvekilinin istifası meselesi, bu iki kutbun tam kesişme noktasında. Bir yönüyle teknik bir prosedür, diğer yönüyle de riskli bir siyasal kumar. Ancak meseleye arazinin tüm engebelerini gösteren bir strateji haritasıyla bakıldığında; bu girişimin aslında Türkiye’de siyasal alanın sınırlarını zorlayan, rejimin esneklik kabiliyetini test eden ve yapısal bir meşruiyet krizini tetikleyen bir müdahale olduğu görülecektir. Bu analiz, infografiklerle dökümü yapılan o karmaşık "karar ağacının" ardındaki sosyolojik ve hukuki gerçeği, bir "ulusal referandum" ihtimalinin gölgesinde tahlil etmeyi amaçlamaktadır.
Türkiye siyasetinde kararlar ile uygulamalar arasındaki mesafe sıklıkla açılmaktadır. Bu sebeple, söz konusu hamlenin bir mana kazanabilmesi için ilk şart, istifaların sahiden ve eksiksiz bir biçimde verilmesidir. Bu nedenle istifaların gecikmesi, eksik kalması ya da dağınık biçimde gerçekleşmesi, daha en başta hamlenin siyasal ağırlığını ortadan kaldırır. Böyle bir disiplin sınavı, sadece sayısal bir bütünlük değil, aynı zamanda Özgür Özel’in liderlik kapasitesinin ve parti içi konsolidasyonun bir rüşt ispatı olacaktır. Zira 22 rakamının altına düşecek her fire, hamleyi bir stratejik müdahaleden çıkarıp sadece kısa süreli bir söylem denemesine ve prestij kaybına dönüştürebilir. Buna karşılık istifaların disiplinli ve eş zamanlı biçimde gerçekleşmesi, süreci farklı bir düzleme taşır; çünkü bu noktadan sonra inisiyatif partiden çıkar ve kurumsal alana, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geçer.
Tam da bu aşamada sürecin ilk gerçek kırılma noktası ortaya çıkacaktır. Türkiye’de milletvekilliği istifası, çoğu parlamenter sistemin aksine, bireysel bir irade beyanıyla sonuç doğuran bir işlem değildir. Anayasası’nın 84. maddesi açık biçimde milletvekilliğinin ancak Meclis Genel Kurulu’nun istifayı kabul etmesiyle sona ereceğini düzenler. Bu hüküm, teknik bir ayrıntı gibi görünse de, aslında sürecin tamamen siyasal bir zemine kaymasına neden olur. Çünkü istifanın geçerli olup olmayacağı artık hukuki değil, doğrudan siyasal çoğunluğun tercihine bağlıdır. Bu durum Meclis çoğunluğuna geniş bir manevra alanı tanır. İktidar bloku istifaları gündeme almayarak süreci fiilen dondurabilir; doğrudan reddederek tamamen kapatabilir ya da daha incelikli bir strateji izleyerek istifaların yalnızca bir kısmını kabul edebilir.
Zira Anayasa’nın 78. maddesine göre ara seçim yapılabilmesi için Meclis üyeliklerinin en az yüzde beşinin boşalması gerekir; bu da bugünkü 600 sandalyeli parlamentoda 30 milletvekiline karşılık gelir. Bugün itibarıyla Meclis’te çeşitli nedenlerle (ölüm, belediye başkanlığına seçilme vb.) boş bulunan 8 sandalye dikkate alındığında, 22 istifanın bu eşiği tam olarak 30 sayısına tamamlaması (8+22=30), hamleyi hukuki bir bıçak sırtında tutmaktadır. Dolayısıyla istifaların bir bölümü kabul edilerek bu eşik bilinçli biçimde aşılmayabilir ve böylece süreç daha başlamadan etkisiz hale getirilebilir. Ancak varsayalım ki bu eşik aşıldı ve istifalar ara seçimi zorlayacak düzeye ulaştı. Bu durumda bile süreç kendiliğinden seçimle sonuçlanmaz. Aynı anayasal düzenleme, genel seçimlerden itibaren 30 ay geçmedikçe ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalması halinde ara seçim yapılamayacağını hükme bağlar. Bu nedenle CHP’nin hamlesi yalnızca sayısal değil, aynı zamanda zamansal olarak da bu dar takvim aralığına isabet etmek zorundadır. Yanlış zamanlama, en güçlü sayısal hamleyi bile hukuken anlamsız hale getirebilir ve süreç yalnızca siyasal tartışma üretmekle sınırlı kalır.
Buraya kadar olan aşamalar, esas olarak kurumsal ve hukuki eşiklerin aşılmasıyla ilgiliydi. Ancak bu eşikler geçildiği anda sürecin niteliği de değişecektir. Artık mesele bir prosedür olmaktan çıkacak, bir siyasal mücadeleye doğru evrilecektir.
Bu noktada temel soru şudur: Bu mücadele nerede ve nasıl yürütülecektir? Sadece muhalefetin güçlü olduğu illerde seçime girmek, en düşük riskli seçenektir. Ancak bu tercih aynı zamanda en düşük siyasal etkiyi de üretir. İzmir’de ya da Muğla’da kazanılan bir seçim, mevcut dengeleri teyit etmekten öteye geçmez; yeni bir siyasal anlam üretmez. Buna karşılık İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde yürütülecek bir mücadele çok daha yüksek risk içerir, fakat aynı ölçüde yüksek bir siyasal getiri potansiyeli taşır. Bu şehirlerde elde edilecek bir başarı, yalnızca yerel bir sonuç olarak değil, ülke genelinde bir yön değişiminin işareti olarak okunur. Bu nedenle en rasyonel strateji, riskin dağıtıldığı ve siyasal etkinin maksimize edildiği karma modeldir: büyükşehirler ile Bursa ve Antalya gibi kırılma alanlarının birlikte hedeflenmesi.
Ne var ki Türkiye’de seçim sonuçlarını belirleyen şey yalnızca coğrafi dağılım ya da aday tercihleri değildir. Daha belirleyici olan, ittifak davranışıdır. Bu noktada DEM Parti’nin pozisyonu kritik hale gelir. Açık bir destek senaryosunda CHP’nin oy oranından bağımsız olarak seçim sonuçlarında sıçrama etkisi yaratması mümkündür. Buna karşılık DEM’in mesafeli durduğu ya da boykot ettiği bir tabloda, en iyi hazırlanmış stratejiler bile sınırlı bir etki üretir. Ancak denklem sadece bu iki aktörden de ibaret değildir. Sağ ve milliyetçi muhalefet blokunun metropollerdeki tutumu, seçimin aritmetiğini kökten değiştirebilir. Bu aktörlerin iş birliği veya rekabet tercihleri, CHP’nin büyükşehirlerdeki başarısını ya tahkim edecek ya da zayıflatacaktır. Dolayısıyla DEM’in tutumu kadar sağ muhalefetin hamleleri de sürecin doğrudan belirleyici bir bileşenidir. Öte yandan Cumhur İttifakı’nın nasıl bir karşı hamle geliştireceği de sürecin yönünü tayin edecektir. İktidar bu süreci küçümseyerek etkisini sınırlamaya çalışabilir veya süreci zamana yayarak etkisini aşındırabilir. Ancak en radikal seçenek olan erken seçim çağrısı, rastgele bir tercih değil, ancak CHP’nin metropolleri farkla kazanarak iktidarın meşruiyetini tartışmaya açtığı o spesifik kırılma anında bir son sığınak olarak gündeme gelebilir. Bu rest, oyunu tamamen yeniden kurar; ancak aynı zamanda ciddi bir risk içerir. Zira yanlış hesaplanan bir erken seçim kararı, mevcut iktidarın kaybına kadar uzanabilecek sonuçlar doğurabilir.
Bütün bu siyasal dinamiklerin arka planında ise ekonomik ve uluslararası koşullar yer alır. Ekonomik krizin derinleştiği bir konjonktürde seçmen davranışı daha akışkan hale gelir ve muhalefetin manevra alanı genişler. Buna karşılık ekonomik toparlanma, iktidarın yeniden konsolidasyonunu mümkün kılar. Dış politikada yaşanabilecek bir kriz ise siyasal rekabetin eksenini değiştirerek milliyetçi bir mobilizasyon yaratabilir ve seçim dinamiklerini tamamen dönüştürebilir. Burada unutulmaması gereken bir diğer makro değişken ise seçmen katılımıdır. Seçime katılımın düşük kalması, ortaya çıkan sonuçların meşruiyetini tartışmalı hale getirebilir ve iktidara süreci toplumsal karşılığı olmayan yapay bir gündem olarak sönümlendirme alanı açabilir.
Bu çerçevede bakıldığında, söz konusu hamlenin tek bir sonucu yoktur. Aksine, birbirinden farklı siyasal ihtimalleri aynı anda açan çok katmanlı bir süreç söz konusudur. CHP’nin beklentinin altında kalması durumunda hamle geri teper ve parti içi tartışmalar derinleşir. Mevcut gücün korunması ise siyasal dengeyi değiştirmez. Ancak belirgin bir başarı elde edilmesi, özellikle bu başarının büyükşehirlerde yoğunlaşması halinde, ortaya çıkan tablo bir ara seçim sonucunun ötesine geçer ve doğrudan iktidarın meşruiyetinin sorgulandığı bir siyasal göstergeye dönüşür. Son kertede bu süreci belirleyecek olan dört temel değişkenden söz etmek mümkündür:
1) CHP’nin sahadaki performansı,
2) DEM Parti’nin pozisyonu,
3) Ekonomik koşullar ve
4) sandığa katılım oranı.
Bu dört değişkenin aynı yönde birleşmesi durumunda Türkiye’de yeni bir siyasal denge ortaya çıkabilir ve ülke gerçek bir iktidar alternatifi ile tanışabilir. Ancak bu dörtlüden herhangi birinin farklı yönde hareket etmesi, bütün sürecin etkisini sınırlayabilir.
Bu nedenle CHP’nin 22 milletvekili üzerinden kurduğu hamle, basit bir seçim manevrası olarak değil, Türkiye’de siyasal alanın sınırlarının yeniden test edildiği bir girişim olarak okunmalıdır. Ekte yer alan görsellerdeki akış şemaları bu haritanın sınırlarını çizse de, belirleyici olan yine siyasetin sosyolojik kuralları olacaktır; bunu da unutmamak lazım. Nitekim CHP’nin bu testinin/restinin/kumarının sonucu, yalnızca muhalefetin gücünü değil, aynı zamanda iktidarın dayanıklılığını ve mevcut siyasal düzenin ne ölçüde esneyebileceğini; siyasal manevranın bir ulusal referanduma veya iktidar değişiminin öncüsüne dönüşüp dönüşmeyeceğini de gösterecektir. Satranç tahtasında hamle yapılmıştır; şimdi sıra bu hamlenin toplumsal bir dalgaya dönüşüp dönüşmeyeceğini izlemektedir.
Ekteki görsellerde yer alan akış şemalarını dikkatli bir şekilde tetkik etmenizi salık veririm. Olabilecek neredeyse tüm senaryoları bu görsellerde bulabileceksiniz. Yine de siyaset bu; Hannibal Barca’ya atfedilir: Aut inveniam viam aut faciam, Ya bir yol bulacağım ya da yeni bir yol bir yol yapacağım. Belki Özgür Özel şapkasından hiç akla gelmedik bir Bugs Bunny çıkarır; yepyeni bir yol açmak için hafriyata girişir. Belki de Elmer Fudd -bu kez- Bugs Bunny’yi haklayabilir.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…








Evrensel'i Takip Et