Şike operasyonu Aziz Yıldırım operasyonu değildir, olmamalıdır


12 Temmuz 2011 08:32

Sadece Fenerbahçe Spor Kulübü değil, Türk Futbolu şike yangınında kavrulmakta. Gel gelelim bu yangında Fenerbahçe ve onun başkanı vitrine konulmakta. Bugün itibariyle, yürütülmekte olan adli soruşturma kapsamında önce emniyet-hastane, sonra adliye-hastane arasında yedi gün mekik dokuyan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım; asbaşkanlar Şekip Mosturoğlu ve İlhan Ekşioğlu ile kulübün Mali İşler Müdürü Tamer Yelkovan, Altyapı Sorumlusu, Efsane Futbolcu Cemil Turan tutuklanmış durumda. Fenerbahçeliler dışında 22 tutuklu daha var. Gerçi, pek söz eden yok, ama ne olursa olsun onlar da içeri tıkılmış durumdalar. Operasyonda masumiyet karinesi rafa kaldırıldığından, evrensel hukuk kuralları uygulanmadığından ve de “Ergenekon”, “Balyoz”, “KCK” tutuklamalarıyla eş değer bir film izlemekte olduğumuzdan, ne yazık ki Türk adaletine güven duyulmamakta, polisin işgüzarlığı şiddetle kınanmakta, Kuddusi Okur örneğini anımsayarak Aziz Yıldırım’ın sağlığı açısından endişe duyulmakta.

MAFYA LİDERLERİ SAHNEDE

Bu yazıyı yazmaya oturduğumda, içimdeki ses: “Amanın hayret ki ne hayret, ha gayret” diye bağırdı. Muhterem basınımız, TV’deki yorumcularımız, köşe yazarlarımız şikenin futbol sahasının orta yuvarlağında öbeklendiğini yeni öğrenmişlercesine şaşkındı. Liberalleşmeyle birlikte, mafyanın sırtının kalınlaştığını, medyada yer almaya yıllar önce başladıklarını, görünür olduklarını, devletteki kimi kişiler ve birimlerle iş birliği yapmaya soyunduklarını sanki şimdi anladılar. Bir dönem Dündar Kılıç Sarıyer’in, Behçet Cantürk Licespor’un başına geçmişti. Unuttular. 1980 sonrasında futbol spor olmaktan çıkmış, başlı başına bir ekonomi olmuştu. Suça bulanmış ülkücüler spora yönelmiş ve örgüt kurmuşlardı. Futbol, selamlaşırken birbirlerine tos atanlarla kol kola girdi. Kongrelere müdahale etmeye başladılar. Kulüp üzerindeki etkinliklerini, yöneticileri “bizzat” seçtirerek sağladılar. 1984’teki Beşiktaş genel kurulunda güvenliği Alaattin Çakıcı sağlamış ve Eski Futbolcu Süleyman Seba’nın başkan seçilmesine yardımcı olmuştu. Anımsayamadılar.

GİZLİ BAŞKANLAR

Fenerbahçe Spor Kulübü’nde de bir zamanlar genel kurullara mafya el atmıştı; 1983, 1984, 1985 yıllarındaki kongrelerde direkt olarak olayın içine daldı. Devlet uyumuş, hukuk devleti falan nanay olmuştu. O günlerden sonra bütün kulüplerin arkasında kimi yiğitler yer aldı; örneğin Mesut Yılmaz, Cem Uzan ve Mehmet Ağar Galatasaray’ın daimi gizli başkanı oldular. Kendileri girmese de adamlarını yönetimlere aldırdılar. Futbolcu alkollü araba kullanırken yakalandığında “Mehmet Abi” anında devreye sokuluyordu. Beşiktaş’ta Reha Muhtar’a ve Fikret Ercan’a yönetim kurulunda babaların hayrına mı yer verdiler sanırsınız? Yanılırsınız! Cavit Çağlar hâlâ politikada olsaydı, Bursaspor’un başkanı “yolsuzluk yaptın” diye derdest edilir, mahpus damına konulur muydu?
Mümtaz medyamız bunları atladı.

CESUR GAZETECİ UĞUR DÜNDAR BİLE SUS-PUS OLMUŞTU

Devletin içinde mafyayla işbirliği yapan güvenlik güçlerinden siyasete, hatta yargıya kadar işbirliği yapan kesimler “neşr-ü nem”a buldu. Muhterem devletimiz hiç utanmadan, arlanmadan, sıkılmadan kirli işlerinin istihbaratında mafyayı kullandı, bunun karşılığında mafyanın çete işlerine, uyuşturucu ticaretlerine izin vererek tavus kuşu taklidi yaparak ortak oldu. Bağımsız(!), tarafsız(!), cumhuriyetçi(!) ve demokrat(!) medyamız bütün olup bitenler karşısında sustu kaldı. Örneğin Uğur Dündar gibi astığı astık kestiği kestik bir gazeteci, 20 Şubat 2000’deki olağan kongrede seçilerek Fenerbahçe Spor Kulübü’nün yönetim kurulunda 2. Başkan olarak görev yapmaya başladı, yani kulübün mutfağında yer aldı, gıkı çıkmadı. Oysa o dönem Sedat Peker’in kulübe, alt yapıya ve kongre üyelerine ulu orta müdahale ettiği zamanlardı. Medyamız o zaman, şimdiki gibi kahrolmadı.

FUTBOLCU ALPAY’IN TRANSFERİ

Sözün kısası, spor kulüpleri giderek medyanın desteğini aldı. Medya da o kulübün gelirlerinden pay kaptı. Çünkü medya için futbolun parasının, kara ya da ak olması önemli değildi. Spor yazarlarının, TV yorumcularının, köşe yazarlarının çoğu, futbolun bütüüün, ama bütüüün kirli yüzünü görmezden geldi. Derken, 1984 yılında “Munzam vergi iadesinden kaynaklanan hayali ihracat” patlaması yaşandığında, futbolcular üzerinden kara para aklama operasyonları çoktan başlatılmıştı. Futbolcu, örneğin bir milyon dolara alınıyor, ama futbolcu ve kulüp aralarında anlaşarak bu rakamı on milyon dolar olarak gösteriyorlardı. Para kulübe girdikten sonra, bir milyon dolar futbolcuya veriliyor, dokuz milyon dolar da böylelikle aklanmış oluyordu. Atilla (Kıyat) Paşa, Beşiktaşlı Alpay’ın Fenerbahçe’ye transferi konusunda kara para aklama teklifinde bulunduklarını, kabul etmeyince de Alpay’ın yurt dışına transfer edildiğini alenen açıklamasına karşın, mümtaz basınımızdan ses seda çıkmadı. Bu durum günümüzde de geçerliliğini korurken, Maliye Bakanlığımız uykusundan daha hâlâ (bugün bile) uyanamadı. Atilla Paşa’nın 2000 yılındaki “Alpay ve Oktay’ı karanlık güçlerin elinden kurtarmaya çalıştık” sözünün unutulmasıysa daha mümkün olmadı.

MAFYA-FUTBOL İLİŞKİSİ

Anlaşılabileceği gibi, endüstri haline gelen futbola mafyanın duyarsız kalması düşünülemezdi. Benim gibi, yani Fenerbahçe Spor Kulübü’nün ya da diğer spor kulüplerinin yönetim ve denetleme kurullarında uzun yıllar görev yapmış, olayların içinde yaşamış olan “aklı evveller”, ekonomik değerin olduğu her yerde mafyanın, organize suç örgütlenmeleriyle karşımızda olacağının bilincindeydi. Futbol, giderek Türkiye’nin belki de en karanlık noktasını oluşturdu. Futbol, Türkiye’nin bütün büyük sorunları içinde öylesine bir özgürlük, öyle bir dokunulmazlık zırhıyla kuşatıldı ki, her türlü karanlık ilişki bu özgürlüğün, bu dokunulmazlığın içinde kuruldu. Mafyanın futbol dünyasındaki ilişkileri neredeyse açıkça, isim isim bilinmesine karşın kimse önlem almayı denemedi.  Futbol-mafya ilişkisi meşrulaştırıldı.  

SPOR BAKANININ KELAMI

Şimdi buyurun size bir kanıt: 12 Mayıs 2005 tarihinde Neşe Düzel’in Radikal gazetesinde, dönemin Spordan Sorumlu Bakanı Mehmet Ali Şahin ile yaptığı söyleşide sorduğu: “Hıncal Uluç, Engin Verel, Abdullah Çevrim, Feridun Nidelioğlu, Kazım Kanat, Osman Tamburacı, Fatih Altaylı, Ahmet Çakar kurşunlandı. Bu saldırılar hakkında ne yaptınız” sorusuna Bakanın yanıtı, Bakanların da olaylara sadece baktıklarının somut kanıtı olarak tarihe kazındı. Bakan şöyle diyordu:  “Futbola ‘şike’ işlerini karıştıran, haksız menfaat temin etmek için uğraşan bazı çevrelerin olduğu kamuoyunda çokça tartışılıyor. Futbola müdahale ederek haksız kazanç elde etmek isteyen insanların varlığını inkar edemeyiz. (…)” Bu arada, Aziz Yıldırım’ın: “Futbol saha içinde kazanılmıyormuş, onu anladım” sözünü mümtaz medyamız anlamazdan gelip masa başı oyunlara çekti, yeri geldikçe işine geldiği gibi bu anlamıyla kullandı.

GENE YARGISIZ İNFAZ

Yasal mücadeledeki zafiyete “Allah’ın inayetiyle” nihayet Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair 14 Nisan 20011 tarih, 6222 sayılı Yasa’yla son verilmek istendi, 25 kişi tutuklandı. Öyle anlaşılıyor ki, bu tutuklamalarda 14 Nisan 2011 öncesi suç unsurları da dikkate alındı. Medya muhabirleri, TV yorumcuları, köşe yazarları henüz kesinleşmemiş delil ve kararlar üzerinden derhal yargısız infaz yapmaya başladı. Soruşturmanın gizliliği ilkesi her geçen gün daha da artarak ihlal edildi. “İddia edilen hiçbir delil, mahkeme tarafından kabul edilmedikçe delil hükmü kazanamaz” hükmüne boş verildi. Mahkemenin hukuka ve vicdanına göre karar vermesi beklenmedi. Verilen kararın taraflarca bir yüksek mahkemede temyiz edilmesi, temyiz mahkemesi kararını onama ya da bozma şekline dikkat edilmedi. Temyiz mahkemesine kararın düzeltilmesi için karar talebinde bulunulması, bu karardan sonra verilen mahkeme hükmünün kesinlik kazanacağı beklenmedi, yargısız infaz Türkiye’de bir kez daha yerine getirildi. 104 yıllık bir kulübün başkanının emniyetteki eşkal fotoğrafları basına sızdırıldı (Yuh olsun Fatih Altaylı’ya), bilinçli kurgularla Aziz Yıldırım’ın bürosunda yapılan aramalara kime ait olduğu malum olmayan silahlar, şarjörler, Sedat Peker’in fotoğrafları eklendi. Karar mercii olmayan emniyet, 19 maçta şike olduğuna dair hüküm ilan etti.  

AZİZ YILDIRIM VE FENERBAHÇE GÜNAH KEÇİSİ Mİ

Aziz Yıldırım, hiç kuşkusuz başarılı bir spor kulübü yöneticisi… Takımın altyapı eksiklerini tamamlamış, stadı büyütmüş, yıldızları takıma katmış, başarıyı sağlamış, şampiyonluklar getirmiş, taraftarlara zaferler tattırmış, Fenerbahçe’nin kasasını ticari zekasıyla doldurmuş; sağlığını, ailesini, gecesini gündüzünü bu uğurda harcamış bir spor adamı.
Ben onu bu vasıflarıyla seviyor, Aziz Yıldırım ve tutuklu olanları suçları sabit olana kadar koruyorum ve kolluyorum.  
Korumak ve kollamakla yetinmiyor, şike operasyonu Fenerbahçe ya da Aziz Yıldırım operasyonu olmaktan derhal kurtarılmalıdır diyorum.
Bu işi bilinçli olarak bu hale getirenlere esef ediyor, ayıplıyorum.


HÜLYA KARAKAŞ’A DAİR…

Tiyatroda oyunculuk ve yönetmenlik yapmakta olan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları kadrosunda bulunan, benim mücadeleci karakterini pek sevdiğim Hülya Karakaş, “twitter”da “Üstün Akmen’in ‘Eleştiriden’ magazine geçişinin hazin hikayesini Tiyatro Dünyası sitesinden okuyabilirsiniz” diye bir not düşmüş.
Karakaş’ın sözünü ettiği yazı, sanırım Tiyatro Dünyası sitesinin Evrensel’den alıntıladığı “Kız Hande, Bu Öfke Bu Kin Niye (15.06.2011)” başlıklı yazım olmalı. Sevgili Hülya, benim de en az kendisi kadar “taciz” eylemine karşı olduğumu elbette bilir, bilir bilmesine de neden böyle bir kelam eder anlamam pek mümkün olmadı. Her “tacize uğradım” diyeni “zavallı kadın” çerçevesi içine dahil ederek gözüm kapalı savunamam ki! İki tiyatrocu arasında gelişen olayı değerlendirirken, bakış açımı özgürce ifade edince magazinci mi oluyorum? Böyle bir mantık yürütme karşısında şaşırmamam olası değil!
Hande Ataizi’nin Cihan Ünal’a olan öfke ve kinini anlayamadığım gibi, ne yalan söyleyeyim Hülya Karakaş’ın da bana olan öfke ve kinini çakamadığımı itiraf etmeliyim.
Bana sorarsa, bir sanatçı eleştiriye açık olmalı, kin tutmamalı, ota çoka bulaşmamalı, akil olmalı.
Dahası ehil olmalı ehil!

evrensel.net
www.evrensel.net