Doğum günü(m) kutlu olsun


05 Temmuz 2011 08:26

O gün, tam da benim doğum günümdü, televizyonun hangi kanalıydı bilmiyorum, yayımlanan programdan öğrendim, meğer son yıllarda tıp alanındaki gelişmeler yanı sıra, bireyin kendine ve yaşamına daha fazla değer vermesiyle ortalama insan ömrü uzamış, böylece dünya nüfusu da alabildiğine artıyormuş. Konuşan uzman kişi, 2011 yılında dünya nüfusunun yüzde 8.4’ünün 65 yaşın üstünde olacağının öngörüldüğünü söyledi.

RAHATLATAN AÇIKLAMA

Doğum günlerinde, benim yaş grubumda ya da daha ilerideki yaş gruplarında olanların alabildiğine duygulandıklarından zerre kadar kuşkum yok. Ben de doğal olarak duygulandım, televizyonun sesini de az biraz daha açtım. Uzman kişi, yaşlılık döneminin 65 yaş ve üzeri olarak kabul edildiğini söyledi, ciddi anlamda rahatsızlandım.
Rahatsızlandım, çünkü yaşlılığımı tamı tamına bin doksan beş gün aştığımı hesapladım. Başka bir tanımla otuz altı ay…

BEN YAŞLI DEĞİLİM

Bu şu demekti: Kendimi henüz yaşlı saymıyordum, ama yaşlanmıştım. Gel gelelim doğru söylüyorum, algılamalarımda yaşlanmayla birlikte sezilen azalma henüz yoktu. Yaratıcı yeteneklerim eski yerinde duruyordu. Düşünme hızımı aynen koruyor; yaşam deneyimlerimden oluşan zenginliğimle, iyi bir değerlendirme ve zengin konuşma dili gibi kazançlarımı her fırsatta sergiliyordum. Öğrenme yeteneğimde azalmaya, hareketlerimde yavaşlamaya şimdilik pek rastlamıyordum. Daha önce edindiğim bilgileri sapasağlam yerinde bulundurduğuma; yeni öğrendiğim bilgileri de pekala stok yapabildiğime göre… Evet, evet… Her ne söylenirse söylensin yaşlı sayılmazdım.  
Rahatladım.

KİM DEMİŞ KISKANCIM DİYE…

Düşündüm de, kişiliğim, yaşlanıyorum diye öyle değişikliğe falan uğramadı.
Yeni durumlara şıpınişi uyum sağlayabiliyorum, yeni düşünceleri kabul etmekte güçlük çekmiyorum da, nedendir bilmem çevreye karşı olan ilgim azaldı. Örneğin, günbatımı beni eskisi kadar etkilemez oldu.
Olsun.
Varsın etkilemesin.
Çok günbatımı gördüğümdendir. Hem de dünyanın nerelerinde, birbirinden güzel köşelerinde… Yoksa Moda Burnu’ndan günbatımını izleyip, tam on sekiz yaşında: “Muz likörü dolu bir kadehe kırmızı kiraz bırakılıyor” diye betimleyen ben değil miyim?
Elbette benim.
O halde?

DERİN VE SEÇİCİ OLMAK SUÇ MU

Kendi bedenime ve kendime karşı ilgimin artmasını sorarsanız, yaşlılıktan değil vallahi, yaşlanmak karşıtı bir iç çatışma o! İlişkilerimde daha derin ve seçici oluşumuysa zamansızlığıma bağlamaktayım. “Nasıl bu kanıya vardın” diye sual edecek olursanız, son zamanlarda kendi kendime “zaman nedir” sorusunu sıkça sorarken rastlıyorum. Bu soru, belki inanmayacaksınız ama giderek “zaman kimdir” oldu. Zaman zaman: “Acaba zaman ben miyim” diye düşündüğümü de yadsımıyorum. Ya da kendimi kaptırıp, kendimi kendimin zamanı olarak bulduğum da oluyor. Kısacası, böyle sorgulamalar yaparak, her durumda benim olan zamana ulaşmanın yolunu onunla uğraşmakta bulduğumu söyleyeceğim. Bütün bu söylediklerimi “zaman daralıyor” tümcesinin uzatılmış biçimi olarak yorumlamanız da, mümkün.

TAKILMAK, DÜŞMEK, BAYILMAK KORKUSU

Tuvalete, banyoya girerken kapıyı kilitlemememin nedeniyse, kesinlilikle “Ne olur ne olmaz” kaynaklı… Düşerim, müşerim; kafamı, oramı buramı oraya buraya çarparım… N’oluuur, n’ooolmaz… Amacım sevgilime zaman kazandırmak. Başka nedeni yok yani!
Diğer taraftan, yeniliklerden ürktüğümü çıkıp da hiçbir babayiğit söyleyemez. Eski yaşamımı da, öyle abartılı biçim ve biçem içinde özlemiyorum. Genç kuşakla aramdaki uzaklık, genç kuşağa (belirlilerini tenzih ediyorum) güvensizliğimdendir. Güvenmiyorum dünyadan bihaber yaşayan gençliğe. Yoksa sandığınız gibi, onları kıskandığım falan yok. Geçmişimde doyum veren bir yaşamım olduğunu sık sık düşünmekte olduğum; yaşamımda hedeflerime, isteklerime, ideallerime yaklaşabildiğimi uluorta söylediğimse kesinlikle doğrudur. Babıâli’de adı “efsane adam” olarak anılan yenilikçi Gazeteci-Yazar Sadun Tanju’nun (1924) bir söyleşisinde deyiverdiği: “Beni rekabete zorlayan bütün hırslardan kurtulmuş durumdayım. Cinsellik dahil” tümcesindeki gerçeğe hak veriyorum. 

YİTİP GİDEN DEĞERLER

Doğum günümün sabahında, yaşamın ölümle noktalanacağı önceden bilinen bir gerçek olduğunu düşündüm.
Bu gerçekten, yani ölümden korkuyorsam namerdim!  
Korkmuyorum ölümden.
Yok, yok, yanlış anladınız, ölümü “terhis tezkeresi”, “Tanrıya kavuşmak”, “sevdiğine ulaşmak” olarak görenlerden değilim ben. İnsanların evrensel ölüm korkusuna oldum olası sadece gülüp geçmişimdir. Bugün de, saçımın tümüyle beyazlamasına sevinmiyorum da, “ya ruhum ağarırsa” diye tedirgin oluyorum. Yok olan toplumsal değerler için gün be gün kahrolup duruyorum.

PEKİİİ, BAŞKA NELER OLUYOR

Belleğim, birikmiş anılarımı bohçalayıp her akşam önüme koyuyor. Geleceğe dair sürekli plan/lar yapıyorum, plan yaparken geleceğin ritmine takılıyorum.
Yaşam treni çuf çuflayarak önümden geçmekte…
Hafifçe gülümsüyorum.
Son yıllarda, nedense dost söyleşilerini anılarla süslememiz adet oldu.
Sıcak yürekli insanlara sevgim, giderek ve olamazcasına fazla artmakta…    
Erdem ile hoşgörünün, güven ile bilgeliğin bulunmadığı toplantılardan itinayla kaçınıyorum, kaçıyorum.
Bütün bunların dışında, gelenekselleştirdiğim bir şey var, işte size açıklıyorum:  Akşamların karanlığında, sevgilimin parlayan gözlerinin içine bakarken, gönlümdeki sevgi kuyusundan su çekmeyi hâlâ eski gücümle sürdürüyorum.


ÇİĞDEM ERKEN’DEN ‘KIZ KAFASI’

Meğer ses, kişinin kendisini dışa vurmasına yararmış. Meğer ses, kişinin duygusal dünyasını en kolay ele veren ögeymiş. Meğer ses, duygusal dünyayı açarken bir anlamda bu yolla kişiye ihanet de edermiş.  Meğer üzüntü ya da neşe (her neyse), esasında ses ile ifade edilirmiş. Bunları bir kez daha Çiğdem Erken’den öğrendim. Çiğdem Erken’in “Kız Kafası (Ada Müzik / Haziran 2011)” albümünü dinlerken…
“Kız Kafası”ndaki söz ve müziği Çiğdem Erken’e ait olan dokuz parça kulaklarımda uçuşurken, piyanodan taşan onun dinamik “tuşe”lerini duyumsarken her duygu için ayrı bir akustik parametre bulunduğunu, o akşam iyice belledim. “Tutuşmuş, yürek yanıyor / Sözünden dönmüş gidiyor / Güzel gözlerin rüyalarda / Çekingen, ürkek, korkuyor.” Çiğdem Erken söylerken içim içimi yedi, inim inim inledim.
Erken’in sesinin koyu rengi, sesindeki enerji ve dinamik beni büyüledi. Şarkılarında inanılmaz derinlikler vardı ve o orkestrasının da katkılarıyla bu derinlikleri bulup derinliklerinden çıkardı. Albümde yer alan müzikal olarak inanılması zor kutsal ögeler, derinliklerde bir bir bulunup dokuz kez su yüzüne alındı.
“Yine de geçmedi zaman sebepsiz / Dönse de saat akrepsiz / Olmuyor da, laleler solmuyor da.” Çiğdem Erken’in dünyaya akılcı ve bağışlayıcı bir perspektiften bakmasını yürekten alkışladım. “Habersiz çıplak gömüyor / İçimden öldün biliyor / Yitik şarkılar rüyalarda / Biçare üzgün ağlıyor”… “Ölürsen Haber Ver”e Selçuk Yöntem’in mükemmel üstü diksiyonu ve ses tonuyla apayrı bir renk verişini kıskandım.
Oturduğum yerde kasıldım kaldım, Çiğdem Erken tiz tonlarda sıkılmıyor, lareksini (gırtlağın üst ucu hizasındaki iki ses teli) hiç mi hiç zorlamıyor. Ne zor bir teknik bu! Ne incelikli bir ses! Bitiriyor. Erken’in ses cambazlığı beni etkiliyor. Kimi parçalarda güçlü, geniş aralıklı bir sese ulaşıyor. “Seni hiç görmemiş / yangınmış dinmemiş / geceleri düşünmemiş / öyle birden aniden / sahiden... // seni hiç görmedim / yağmurdum dinmedim / geceleri düşünmedim / öyle birden aniden / sen…” derken Çiğdem Erken’in sesini nefesli bir saza benzetiyorum. Nefesli sazda ne varsa onun sesinde de var. Havayı pompalayan körük, titreşimleri sağlayan vibratör, rezonansı sağlayan rezonatör boşluk… Akciğeri körük gibi çalışıyor, ses telleri vibratör görevini üstlenmiş, gırtlağı rezonatör.
Albümü oluşturan şarkılarda yinelenen armonik ve ritmik kalıplar insanı etkiler  nitelikte. Erken, yeri geliyor titreşimleri göğsünde duyumsuyor, öyle an oluyor ki, ses tellerinin titreşimleriyle nefes borusu arasında akustik bir ilişki kuruyor, kimi zamansa nefes borusundaki tınlaşım (rezonans yerine kullanıyorum) ses tellerinde oluşan sesi güçlendiriyor.
Uzun sözün kısası: Şu güzelim yaz günlerinde duygu denizinde yüzmek istiyorsanız, Nurkan Renda’nın düzenlemelerini yaptığı, süpervizörlüğünü Mete Özgencil’in üstlendiği “Kız Kafası”nı mutlaka, ama mutlaka dinlemeniz gerekiyor.  


SİVAS’TA ALİ KOLAT NEREYE KOL ATMAK İSTİYOR

Sivas Madımak Otelinde 35 yazar ve şairin yakılarak öldürülmelerinin üzerinden, (dile kolay) tam on sekiz yıl geçmiş. Kurtuluş Savaşı’nın merkezi örgütü Sivas kentinde yüzlerce polis, yüzlerce askerin gözü önünde, insanlarımızın on sekiz yıl önce diri diri yakılışının, bu topraklardaki ilk din temelli katliam olmadığını düşündüm o gün. Son katliam olmayacağının tedirginliğini de bir kez daha yaşadım.
Hepimiz adımız gibi, yaşımız gibi biliyoruz, “nefret kültürü”nü Türkiye’deki yaygın İslamcı düşünce beslemekte. Günümüz siyasi erki de, yapısı gereği gelişmelere göz yumuyor. Bu kesimin aydın insandan korkusu, bugün tüm aydınlarımızı, yazarlarımızı, sanatçılarımızı ne yazık ki korkutacak düzeye ulaştı. Korkmamak, aslan kesilmek olanaksızlaştı. Gene de, on sekiz yıldır kapanmayan ve hâlâ kanayan yarayı yeni yaraların deşmemesi için, Sivas’ta yaşanan “Madımak Oteli katliamı”nı tarih boyunca unutmamız gerekiyor.
Ama olmuyor!
Sivas Valisi Ali Kolat, Madımak olaylarının yıldönümünde, her yıl olduğunun aksine otelin önünde basın açıklaması ve anma töreni yapılmasına yasak getirdi. Binlerce insan otelin önüne doğru yürümek isteyince ve de yürüyüşe polis müdahale edince ortalık savaş alanına döndü. Kimdi bu Ali Kolat biliyor musunuz? Son seçimde AKP’den Malatya milletvekilliğine adaylığını koymuş ama seçilememiş, böylece AKP’li kimliği açığa çıkmış bir bürokrattı. Madımak Otelinin yerine “Utanç Müzesi” kurmaktansa, dostlar alışverişte görsün kabilinden kültür merkezi yapan, o merkezin duvarına da (sanki yakılanların yakınlarıyla alay edercesine) hayatını kaybetmiş aydınların adlarıyla birlikte, onları yakarken ölmüş insanların da adlarını yazan bir zihniyetin temsilcisiydi.
Irkçı egemen güçler bir kez daha kazandı, kaybettiğimiz aydınların yakınlarının yanan yüreklerine bu yıl da su serpilemedi.   
Bir insanlık dramı karşısında insanlığa olan özür borcumuz daha hâlâ ödenemedi.

evrensel.net
www.evrensel.net