Ordu’da seçim sonrası gündem tiyatro üzerinde odaklanmıştı


28 Haziran 2011 09:43

Ordu Belediyesi 7. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Festivali sona erdi. 1.si ve 5.si dışında kalan diğer 5 festivale de katılmış olmanın gururu içinde, kürkçü dükkanına geri döndüm. Dönmeden önceki akşamlarda, tadını çıkarta çıkarta yerel yemeklerden tattım. Bir akşam Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun ile bir diğer akşam Ordu Belediye Başkan Yardımcısı Özer Karadağ ile bir başkasında Ordu Belediyesi Karadeniz Şehir Tiyatrosu (OBKT) Genel Sanat Yönetmeni Ali Kemal Tandoğan ile ya İskele Üstü’ndeki Grand Mıdı’da (Vedat Karaman’a selam ederim) ya Köşk’de ya Kervansaray’da, ya da dalgaların sesiyle uyandığım Belde Otel’in havuzunun başında, kah Dikenucu Kavurması (Melocan) yedim, kah Pezik (bir çeşit pazı) Kavurması, kah Karalahana Diblesi, kah taneleri büyümeden toplanmış kabuklu bezelyeden yapılan Bezelye Kızartması, kah Mezgit Tava (Tavuk Balığı da diyorlar)…  Hele konu tiyatro, sanat, sanatçı olunca iyi yemek yemenin tadına doyum olmadığını Ordu’da keşfettim.

ORDU SAHİLİNDEN DENİZE GİRİLECEK

Karadeniz Bölgesi’nin üçüncü büyük kenti Ordu’da düzenlenen “7. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali” sırasında, Atatürk’ün Ordu’yu ziyaretinde karaya ayak bastığı alanın çevre düzenlemesine bir kez daha hayran kaldım.  Kurtuluş Savaşı sırasında üstlendiği rol ile önemli bir geçmişi olan “Rusumat No. 4” gemisinin heykelinin de yer aldığı “İlk Adım Anıtı” ve çevre düzenlemesi de beni gene etkiledi. Bülbül Deresi, genç Başkan Seyit Torun’un (1968) girişimleri sonucu ışıklı fıskiyeleriyle kente başka bir renk vermekteydi, “Balık Tutan Adam”, “Fındıkçı Kadın”, “Bülbül”, “Bebekli Kadın” heykelleri kente gerçek anlamda sanatsal boyut kazandırmıştı. Seyit Torun, Avrupa Birliği hibe fonlarından yararlanarak deniz kirliliğini önlemek amacıyla yürütülen 1300 metrelik “Ordu Atık Su Arıtma Tesisi” projesinde de yüzmüş yüzmüş, neredeyse işin kuyruğuna gelmişti.

ERTUĞRUL GÜNAY TELEFERİĞE NEDEN TAŞ KOYDU

Başkan Seyit Torun fındık üretimi, deniz ürünleri, liman, tarıma dayalı sanayinin yanı sıra Ordu’yu bir turizm kenti haline getirmeyi kafaya takmış. Olağanüstü bir panoramaya sahip olan Boztepe’yi bu işin merkezi yapmaya karar vermiş, bu nedenle kentin içinden Boztepe’ye  teleferik kurmuş. Şimdilerde kabinler nazlı nazlı salınarak deneme seferine başlamış bile, ama Başkana tam anlamıyla kök söktürmüşler. Kimler mi? Elbette ki “onlar!” Başarıyı engellemek, daha doğrusu halkın çıkarını baltalamak için ellerinden geleni artlarına koymamışlar. İktidar partisi, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay aracılığıyla halkın çıkarına baş değil, taş koymuş, mahkemeler kurulmuş. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, SİT alanı olduğu gerekçesiyle çalışmaları durdurmuş, Boztepe teleferiğinin Yalı (Aziziye) Camii (1890) önündeki 2. Ayağı yıkılmaya kalkışılmış. Neden? Çünkü Samsun Anıtlar Yüksek Kurulu, tamamı 9 milyon 100 bin liraya ihale edilen teleferiğin yapımı devam ederken 2. ayaktaki çalışmaları SİT alanına geldiği gerekçesi ile 12 Mayıs 2010 tarihinde durdurma kararı vermiş. Ordu Belediyesi ise Bölge İdare Mahkemesinde karşı dava açmış, neyse ki dava kazanılmış, teleferiğin 2. ayağı yerine oturtulmuş, tarihte halktan yana olanlar bir kez daha zafere ulaşmış.

ULUSLARARASI ÇOCUK VE GENÇLİK FESTİVALİ’NİN UYGULAYICILARI

Ordu’nun başarılarıyla örnek oluşturan Belediye Başkanı Seyit Torun, bir yandan Ordu iline böylesine güzellikler katarken, diğer yandan; “Ordu, Türkiye’nin kültür ve sanat başkenti olacak” sloganını “şiar” edinmiş. Özer Karadağ derseniz, Seyit Torun’un dava arkadaşı. Mehmet Kefeli, ilin hem Kültür ve Sosyal İşler Müdürü, hem de kırk yedi yıllık geçmişi olan Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu’nun (OBKT) müdürü. Ordu Belediyesi’nce ve TOBAV’ın (Tiyatro, Opera Bale Çalışanları Vakfı) desteği, TOBAV Başkanı Tamer Levent’in ve yönetim kurulu üyeleri Alhan Özdemir ile Yavuz Sepetçi’nin özel emekleriyle her yıl düzenlenen Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’nin yedincisinin de başarıyla sona ermesi sağlanmış..

FESTİVALDE KİMLER VARDI

İspanya’dan, Avustralya’dan, Hollanda’dan, Gürcistan’dan, Belçika’dan, Hırvatistan’dan ve Bangladeş’ten toplulukların katıldığı festivalde Samsun Tan Sağtürk Sanat, Bale ve Dans Okulu, Uçaneller Kukla Evi, İzmir Devlet Tiyatrosu Maltepe Sanat Tiyatrosu, Bulancak Sanat Tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Ankara Devlet Tiyatrosu da oyunlarını sahneledi. Bu toplulukların dışında Kemal Atangür Gölge Tiyatrosu Karagöz gösterisiyle 12 yaş üstü seyircilerin ilgisini çekerken, festivale Ankara’dan katılan “Assa (Ankara Sokak Sanatları Atölyesi)” grubunun festival boyunca sokaklarda sergiledikleri canlı heykel performansı ve Gine’den gelen “L’Espoire de Guinee” grubunun İlk Adım Meydanı’ndaki gösterileri Orduluların geniş ilgisini topladı.

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARI VE ANKARA DEVLET TAM PROFESYONEL

İzleyebildiklerim arasında, Ankara Devlet Tiyatrosunun Orkide Çivicioğlu, Ümit Haslet Aslan, Neriman Kılıç, Zafer Güllü, Osman Batur Keser, Sencan Ağır Aksoy’lu oyuncu kadrosu ve interaktif sunumla sahnelediği “Boğhaç Han”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının Mert Aykul, Engin Akpınar, Ömer Barış Bakova, Derya Keykubat, İrem Erkaya, Şeyda Arslan, Barış Çağatay Çakıroğlu ve Mana Alkoy’lu kadrosu ve Ece Okay’ın yönetiminde sahneye taşıdığı Maria Clara Machado’nun “Küçük Hayalet”i “iyi” kotarılmış oyunlardı.

BANGLADEŞ’İN DANS TİYATROSU

Bangladeş’in dans tiyatrosu, Bangladeş’in İran, Arap ve Hint etkisi taşıyan zengin müzik geleneğini örneklemesi açısından ilginçti. Kırsal kesimi anlatan şiir ve öyküleriyle tanınan Rabindranath Tagore’un şiirinden yapılan, büyük bir coşku ve canlılık taşıyan dans parçası, kır yaşamının belirli yönlerini yansıtırken son derece yalın ve özgündü. Ginelilerse, geleneksel olarak sanatla uğraşan griot (Kabilesinin sözlü geleneklerini sürdürmekle görevli öykü anlatıcısı) örneklerini verdi ve kültürlerarası alışverişe ciddi katkı sağladı.

HIRVATİSTAN ÇOK BAŞARILIYDI

Hırvatistan ekibinin Yahudi asıllı Avusturyalı Besteci ve Orkestra Şefi Gustav Mahler’in (1860-1911) eserlerinden oluşturduğu “Mahler… Doğa İçin Senfoni” başlıklı dans gösterisi, bestecinin ilerleyici tonalite (bir eserin başladığı ton ile bitmemesi), tonalitenin çözülümü (yabancı akorları sürekli kullanarak tonaliteyi bulanıklaştırma) tekniklerini içeren bestelerine dans uygulanmasının son derece başarılı örneğiydi. Özellikle dördüncü parçada, bestecinin temaları yinelemek yerine temayı sürekli değiştirme, popüler üsluplardan ve günlük yaşamdaki seslerden alaycı alıntılar yapma becerisine uyarlanan koreografi, tek kelimeyle mükemmeldi.  

ORDU KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ

Festival oyunlarının bir kısmı bu yıl, 29 Ekim 2010 günü Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından açılışı yapılan Ordu Kültür ve Sanat Merkezinde de perde açtı. 10 bin metre kare kapalı alana yayılmış merkez, doğrusu övülmeye değer. Amma velakin, 600 kişilik büyük salonda orkestra çukuru yok, ama ne yalan söyleyeyim soffittosu, sahne derinliği iyi. Ayrıca her türlü salon etkinliğinde kullanılabilecek 150’şer kişilik iki salonu daha var. Gazi Halk Kütüphanesi de burada yer alacakmış.  Fuaye, örneğin ışıklandırma, sergileme dizaynı gibi ek çalışmalarla sanat galerisi olarak da kullanılabilecek olanaklara sahip. Doğal olarak, böyle bir serginin küratörlüğünü kim yapar bilemem, her halde işinin erbabı birini bulurlar ya da “transfer” ederler. İstanbul gibi bir metropoldeki Atatürk Kültür Merkezinin restorasyonu için ayrılan 75 milyon Turkish Lira’yı 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansına kaptıran ya da Ajansın kapıp “ham” yapmasına göz yuman Ertuğrul Günay, Ordu Kültür ve Sanat Merkezi ile doğrusu teşekkürü hak ediyor.
Gel gelelim, ah keşke o inşaatı yapan mühendisler, sesi ve insan işitmesi biliminden de birazcık bilgilenselermiş!
Farklı nesnelerin sesle ne biçimde etkilendiklerini bilselermiş!
Ah keşke, keşke, keşke ah… Eğitim alırlarken özellikle tiyatro ve konser amaçlı salonlarda akustiğin olmazsa olmazlığını kulak arkasına yerleştirmeselermiş…
Ya da bu gerçeği biliyorlarsa, halk için: “Anlamaz bunlar” deyip, sağır salon inşa etmeselermiş.
Keşke halkın o kadar parasının içine etmeselermiş.


ELİ KULAĞINDA… GELİYOR…

Hatip Dicle’yle ilgili mahkemenin verdiği 1 yıl 8 aylık hapis cezası mart ayının sonlarına doğru onaylanıyor. Ama onay kararından ne kamuoyunu, ne Dicle’nin avukatlarını, ne de YSK’yı haberdar etmiyor. Etmeyince ne oluyor? Hatip Dicle avukatları aracılığıyla milletvekili adaylığı için başvurusunu yapıyor. YSK da Yargıtayın kararını bilmediği için başvuruyu kabul ediyor. Kamuoyu, Hatip Dicle’nin kendisi ve avukatları, Yargıtayın kararını bu kabulden sonra, 12 Haziran seçimlerine birkaç gün kala öğreniyorlar. Ama o tarihte milletvekili aday listeleri kesinleşmiş oluyor. Dicle, bağımsız aday olarak seçime giriyor ve kazanıyor. Kazanmasıyla birlikte YSK ortaya çıkıyor ve: “Senin mahkumiyet kararın var, o nedenle milletvekilliğini düşürüyorum” diyor.
Olacak şey mi?
Ama oluyor.
Yargıtayın görevini savsaklamasının ceremesini seçilen ve seçmeni çekiyor.  Bu yönde AİHM’nin mümasil kararları yok sayılıyor. Görevi, bir adayın milletvekili seçilebilme yeterliliğine sahip olup olmadığına karar vermek olan YSK milletvekili olarak seçilmiş bir kişinin üyeliğini düşürüyor. İşi TBMM’ye bırakmıyor.
Derken Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın, Engin Alan’ın serbest bırakılmamaları beklenmeyen bir gelişme olarak tarihe kazınıyor. Bu satırların yazıldığı ana kadar, üst mahkemeye yapılan itirazlardan da sonuç alınamıyor. Balbay’ın, Haberal’ın,  Alan’ın yanı sıra KCK davasından tutuklu Kemal Aktaş, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız, İbrahim Ayhan, Gülser Yıldırım da serbest bırakılmıyor, kriz çözülmüyor.
Kriz neden çözülmüyor?
Kriz, bana sorarsanız Hatip Dicle gerginliğini yatıştırmak uğruna çözülmüyor.   
“Millet iradesi” denilen kavramın üstüne çıkan kurumlar, bu karmaşayı daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Rejim krizi “geliyorum” diyor. 

evrensel.net
www.evrensel.net