31 Ocak 2020 04:37

Erdoğan'ın Astana ve Soçi çıkışı Rusya'yla krizin habercisi mi? (1)

Paylaş

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afrika gezisinin dönüşünde uçakta gazetecilere yaptığı değerlendirmelerde İdlib’deki gelişmeler konusunda “Şu an itibariyle maalesef Rusya Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil” açıklamasını yaptı. Erdoğan’ın Rusya’yı hedef alan Astana ve Soçi çıkışının nedeni, Rus uçaklarının desteğiyle İdlib operasyonunu sürdüren Suriye ordusunun el Nusra’nın devamı olan Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) elinde bulunan Maaret el Numan kasabasında kontrolü ele geçirmesinden kaynaklanıyor. Maaret el Numan, Şam ve Halep arasında ulaşımı sağlayan M-5 ve M-4 otoyollarının kontrolü için stratejik bir önem taşıyor. Erdoğan, uzunca bir süredir ilk kez Rusya’yı böylesine açıktan hedef alan bu açıklamasının devamında “İdlib’de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız” diyerek sert üslubunu İdlib’e askeri bir operasyon yapılabileceği tehdidine kadar vardırıyor.

Erdoğan iktidarının Fırat Kalkanı operasyonunun yapıldığı Ağustos 2016’dan bu yana Suriye’deki her adımını Rusya ile ya koordinasyon ya da işbirliği halinde attığı düşünüldüğünde Erdoğan’ın son çıkışı ister istemez “Rusya ile işbirliğinin sonuna mı geliniyor?” sorusunu akıllara getiriyor.

Bu sorunun yanıtını ararken öncelikle şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye’deki iktidar ve Rusya arasındaki ilişki ve işbirliği, belirli koşullar altında her iki tarafın kendi politikalarına dayanak oluşturma arayışı içinde şekillendi. En son Libya’da da ateşkesin sağlanması konusundaki ortak çağrı ve girişimler de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Dolayısıyla her iki taraf için de bu ilişki ve işbirliğinin biçimini de sınırlarını da kendi çıkarlarına ne kadar hizmet edip etmediği belirliyor. Ancak bir farkla. Her iki tarafın kendi çıkarlarını gözetmeye çalışması, söz konusu ilişkinin bir eşitler ilişkisi olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü Çin ile Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden emperyalist bir blok kuran Rusya; Ortadoğu’dan Kafkasya’ya, Doğu Avrupa’dan Asya Pasifik’e ve Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada ABD ve batılı emperyalistlerle egemenlik/paylaşım mücadelesi yürütüyor. Son birkaç yılda Ortadoğu’da ve en son Libya’da üzerinden Doğu Akdeniz’de bu mücadelede elini güçlendiren hamleler yapıyor.

2011’de ABD ile işbirliği halinde ‘bölgesel liderlik’ hevesiyle Suriye rejimini devirme girişimlerinin öncülüğüne soyunan Türkiye’deki Erdoğan iktidarı ise, bu politikanın başarısızlığa uğramasından ve ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Kürtlerle işbirliğine yönelmesinden sonra Rusya ile yakınlaşmaya ve emperyalistler arasındaki çelişkileri kendi yayılmacı emelleri için kullanmaya dayalı bir politikaya yönelmişti.

Rusya için NATO üyesi Türkiye ile işbirliği, ABD’nin planlarını bozmak ve dahası cihatçı çeteleri en zahmetsiz biçimde tasfiye etmek için oldukça kullanışlı bir ortaklıktı. Bu ortaklığın S-400’lerden nükleer santrale ve enerji-doğalgaz anlaşmaların kadar Rusya tarafından göz ardı edilemeyecek kadar ciddi bir ekonomik boyutu da bulunuyordu.

Erdoğan iktidarı, Suriye’de Kürtlerin Türkiye’nin sınır bölgelerinin büyük bölümünü kapsayacak kadar geniş alanlara hâkim olmasını ülke içinde Kürt sorununda uyguladığı Kürtleri statüsüzlüğe mahkum etmeye dayalı politika bakımından büyük tehdit olarak görüyordu. Bu temelde Kürtlerin gücünü sınırlamaya yönelik hamleler için (Fırat Kalkanı, Afrin ve en son Barış Pınarı operasyonları) Rusya ile işbirliği dışında bir seçenek bulunmuyordu. İlki (Fırat Kalkanı) 2016’daki 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra başlatılan bu operasyonlar içerideki baskı politikaları ile de birleşerek 2018’de tek adam iktidarının kurulmasının da en önemli dayanağı olarak kullanıldı. Aynı zamanda Rusya ile anlaşma, Suriye’de işbirliği yapılan ve yayılmacı emeller için kullanılan cihatçı grupların tasfiyesine yönelik girişimler karşısında Erdoğan iktidarının zaman kazanmasına da yarıyordu. Dahası S-400 anlaşmasında görüldüğü gibi Rusya ile işbirliği, bölgesel egemenlik mücadelesinde Türkiye’ye fazlasıyla ihtiyaç duyan ABD ve batılı emperyalistlere karşı Erdoğan iktidarının elini güçlendiriyordu.

Burada Türkiye’deki iktidarın Kürtlere yönelik operasyonlarının ve Kürtlerin gücünün sınırlanmasının aynı zamanda Rusya için Kürtleri Suriye yönetimi ile anlaşmaya zorlamak bakımından da oldukça işlevsel olduğunu da not etmek gerekiyor.

Ancak Erdoğan iktidarının Fırat’ın doğusuna yönelik gerçekleştirdiği ‘Barış Pınarı’ adı verilen operasyon dengelerin Rusya ve Suriye rejimi lehine dönmesinin ve bu temelde önceliklerin değişmesinin önünü açtı. Erdoğan’ın Astana ve Soçi çıkışı da bu gelişmelerden bağımsız değil.Barış Pınarı operasyonundan sonra ABD Fırat’ın doğusunda sınır bölgelerindeki askerlerini çekti ve önce Suriye yönetimi ve Kürt güçleri (Suriye Demokratik Güçleri-SDG) ve sonra Putin ve Erdoğan arasında imzalanan Soçi Mutabakatı ile bu bölgelere Suriye ordusu ve Rusya güçleri yerleşti. Dolayısıyla Rusya ve Suriye için öncelik artık cihatçı çetelerin son kalesi olan İdlib’e kaydı.

İşte Erdoğan’ın, Suriye ordusunun İdlib’in en stratejik noktalarından birini ele geçirmesi sonrasındaki çıkışını bu gelişmelerden ve dolayısıyla Suriye masasında kalabilmek için İdlib’deki pozisyonunu koruma ve cihatçı çetelerin tasfiyesinin önüne geçmeye çalışma hesaplarından bağımsız düşünülemez.

Erdoğan iktidarının bu hesabının bölgesel dengeler içinde nereye oturduğunu ve Rusya ile ilişkiler konusunda olası sonuçlarını yarın tartışmaya devam edeceğiz.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...