HTŞ katliamları, İsrail saldırganlığı ve SDG’nin pozisyonu
Suriye’nin Süveyda kentinde geçtiğimiz hafta sonundan bu yana Dürzi milisler ile Bedevi Arap aşiretleri ve HTŞ (Heyet Tahrir el Şam) yönetimine bağlı birlikler arasında yaşanan çatışmalardan sonra ilan edilen ateşkese rağmen Dürzilerin “Ateşkesi ihlal ettiği” iddiasıyla HTŞ yönetiminin ve Bedevi aşiretlerin bölgeye yeni güçler sevk ettiği ve çatışmaların yeniden başladığı haberleri geliyor. Geçtiğimiz hafta sonu bir Dürzi’nin silahlı gruplar tarafından kaçırılması, Dürzi milisler ve Bedevi aşiretleri arasında bir silahlı çatışmaya dönüşmüş ve olayları kontrol altına almak gerekçesiyle HTŞ’nin bölgeye gönderdiği cihatçı birlikler Dürzilere yönelik katliam, yağma ve işkencelere dahil olmuştu. Mart ayında sahil kentleri Lazkiye ve Tartus’ta Alevilere yönelik katliamlardan sonra bu kez Dürzilerin hedef alınması, Suriye’deki geçici yönetimin başındaki HTŞ’nin farklı etnik ve dinsel toplulukların kimliklerine saygı adına yaptığı açıklamaların zaman kazanmaya yönelik ikiyüzlü bir politika olmaktan öteye gitmediğini bir kez daha gözler önüne serdi. HTŞ’ye karşı Dürzileri savunma adına saldırılar düzenleyen İsrail, bu çatışmaları Suriye’deki kontrol alanlarını genişletmenin fırsatına dönüştürürken bu gelişmeler Suriye’nin önemli bileşenlerinden SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) alacağı tutumu önemli hale getiriyor.
Şurası açıktır ki; Alevi ve Dürzi topluluklarını “dinden sapmış” ve “katli vacip” olarak gören cihatçı gruplardan oluşan HTŞ’yi Suriye yönetiminin başına getiren emperyalistler ve bölge gericilikleri yeni Suriye’nin dinsel ve etnik fay hattının üzerinde kuruluşunun zeminini de hazırlamış oldular. HTŞ yönetimi ve Lideri Colani, geçtiğimiz günlerde SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin de aralarında yer aldığı Kürt heyetiyle yaptığı görüşmede de ABD emperyalizmi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack’tan aldığı güçle uzlaşmaz bir tutum ortaya koymuştu. Sadece bu gelişmeler bile geçtiğimiz yılın aralık ayında HTŞ’nin yönetimi ele geçirmesinden bu yana Suriye’deki sorunların orta yerde durmaya devam ettiğini ve Colani’nin başını çektiği geçici yönetimin hem Kürtler ve hem de Dürzilerle yaptığı anlaşmaların kontrolü ele geçirmek için zaman kazanma amaçlı bir politika olduğunu ortaya koyuyor.
Peki, HTŞ farklı dini ve etnik kimliklere yönelik katliam ve saldırılarla değişmediğini ortaya koyarken ABD ve Batılı emperyalistler ile bölge gericilikleri neden HTŞ’ye yönelik yaptırımları kaldırıyor ve iş birliğini geliştirmeye yönelik anlaşmalar yapıyorlar?
Bu sorunun yanıtı bilinmez değildir. Çünkü Suriye yönetiminin başına HTŞ’nin geçirilmesi, ABD emperyalizmi, İsrail ve Türkiye’deki Erdoğan yönetimi ile Körfez’deki Arap gericiliklerinin bölgesel çıkarlarına hizmet ediyor. Bütün bu aktörler, en önemli bölgesel tehdit olarak İran’ı görme ve Esad rejiminin varlığının bu tehdidi büyüttüğü politikasında birleşiyorlardı. HTŞ ve Lideri Colani de yönetimi ele geçirdikten sonra Suriye’deki işgallerini genişleten İsrail’i değil, İran’ı en büyük tehdit olarak ilan etmiş ve dahası Filistinli grupları da hedefe koyarak Trump’ın gözüne girmeyi başarmıştı. Ayrıca HTŞ, ülke kaynaklarını Batılı emperyalistler, Körfez sermayesi Türk burjuvazisine açarak iş birliğini ve bağımlılık ilişkilerini genişletme konusunda yeni adımlar atmaktan da geri durmamıştı. Colani, İsrail ile iş birliğini geliştirme ve bu temelde ABD emperyalizminin bölgeyi yeniden dizayn etmesi politikasına eklemlenme amacıyla İbrahim/Abraham Anlaşmalarına dahil olma yönünde beklenen sinyalleri verince de ABD emperyalizmi Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırıp HTŞ’yi de ‘terör örgütleri’ listesinden çıkarmıştı.
İşte HTŞ emperyalistlere ve bölge gericiliklerine teslim olurken Alevilere ve Dürzilere yönelik katliamlar ve dini sembollere yönelik saldırılar, kendisine bağlı cihatçı grupları yatıştırma ve kendi etrafında tutma politikasının araçları olarak işlev görüyor.
Suriye’de egemenlik ve kontrol alanlarını genişletmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan İsrail, Dürzilere yönelik saldırı ve katliamlardan sonra HTŞ yönetimine karşı hava saldırıları düzenledi. Türkiye’de iktidar medyasında Ahmet Hakan gibi aklıevveller İsrail saldırılarından sonra “Hani İsrail Colani’yi destekliyordu?” sorusunu sorarak Erdoğan iktidarı ve İsrail’in aralarındaki rekabete rağmen ABD emperyalizminin politik ekseninde birleştiği gerçeğinin üstünü örtmeye çalışıyorlar. Oysa İsrail’in dün en büyük düşmanlarından biri olan Esad/Baas rejiminin devrilmesi için Colani’yi desteklemesi ile bugün Suriye’deki kontrol alanlarını genişletmek ve Colani’yi kendi politikalarına teslimiyete zorlamak için yeni saldırılar düzenlemesi arasında bir çelişki bulunmadığını görmek için çok derin analizler yapmaya da gerek yok.
Burada yeri gelmişken Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde “Türk, Kürt, Arap ittifakı” konusunda yaptığı vurgunun ABD emperyalizminin İran’a karşı (ve elbette destekçileri Rusya ve Çin’e karşı) bölgesel yeniden dizayn politikasında daha ileriden rol ve pozisyon alma arayışıyla ilişkisine de dikkat çekmek gerekiyor.
Dürzilerin karşı karşıya olduğu saldırı ve katliamlar nedeniyle dini temsilcilerinden Şeyh Hikmet el Hicri’nin Rojava’ya ve Ürdün’e ‘güvenlik koridoru’ açılması çağrısı yapması yeni bir tartışma yarattı. Türkiye’deki iktidar ve medyası, Dürzilerin karşı karşıya kaldığı hayati tehdidin ciddiyetini görmek ve buna karşı tutum almak yerine bu çağrıyı İsrail’in Türkiye sınırına kadar uzanan ‘Davut Koridoru’nun kurulması yönünde bir çağrı olarak yorumladılar.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan “İsrail’in ipiyle kuyuya inenler” diyerek cihatçıların saldırısıyla karşı karşıya olanları suçlarken öte yandan da “Suriye Kürtlerinin siyonizmin sofrasına meze olmalarına müsaade etmeyeceğiz” açıklamasını yapıyor. Oysa Suriye’de rejim değişikliği konusunda oynadığı rolle İsrail’e aradığı hareket alanını açması gerçeği bir tarafa Kürtler başta ezilen ulus ve etnik-dinsel toplulukların demokratik haklarını yok sayarak ve dahası bu hak mücadelesini şiddet yoluyla ortadan kaldırmaya çalışarak İsrail’in bu sorunları istismar edebilmesinin de baş sorumlusu Erdoğan iktidarıdır.
Erdoğan, “Kürtleri siyonizmin sofrasına meze etmeyeceğiz” derken onların ulusal-demokratik haklarını tanımaktan mı söz ediyor? Elbette hayır. Bir yandan Öcalan ile yürütülen sürecin bir devamı olarak ve öte yandan da HTŞ’nin güçlenmesi ve kontrolü ele geçirmesi hesabı üzerinden onların bütün demokratik kazanımlarını ortadan kaldırmanın (HTŞ yönetimi içinde eritmenin) hesabını yapıyor.
Başka bir tartışma konusu olmakla birlikte SDG ve Rojava’daki özerk yönetimin bu hesaba karşı ortaya koyacağı tutumun Kürt sorununda ülke içinde sürdürülen süreç bakımından da önemli sonuçları olacağını şimdiden söylemek gerekiyor.
Katliamla karşı karşıya kalan Dürzilerin koridor açılması talebi, Suriye’nin geleceğinde SDG ve Kürtlerin pozisyonunu daha önemli hale getiriyor. SDG Komutanı Mazlum Abdi, bu çağrılara HTŞ yönetimine “Halka karşı saldırıların son bulması ve sorumlulardan hesap sorulması” açıklaması ile yanıt veriyor.
Bilindiği gibi 10 Mart’ta SDG ve HTŞ’nin geçici yönetimi arasında Şam’da 8 maddelik bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmanın HTŞ’nin Alevilere yönelik katliamlarının devam ettiği bir dönemde imzalanmasına gösterilen tepkilere karşı SDG, bu anlaşma ile sadece Kürtlerin değil; Alevilerin, Dürzilerin ve Êzidîlerin de demokratik haklarının güvenceye alınacağı açıklamasını yapmıştı.
HTŞ, emperyalistlerden ve Erdoğan iktidarı başta bölge gericiliklerinden aldığı desteği farklı etnik-dinsel toplulukların haklarının ve siyasi katılımının güvence altına alınacağı ademimerkeziyetçi bir yönetim modeli yerine kendi egemenliğini dayatmanın bir fırsatına dönüştürmeye çalışıyor. Bu amaçla Suriye’nin farklı etnik-dinsel topluluklarına yönelik hiçbir saldırı ve katliamdan geri durmayacağını da her fırsatta gösteriyor. En son ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Barrack’ın Suriye’de “Tekçi bir yönetimden yana oldukları”nı açıklamasının ardından Şam’a görüşmeler yapmaya giden SDG Komutanı Abdi ve Kürt heyetinin SDG’nin orduya kendi yapısını koruyarak katılması ve ademimerkeziyetçi bir yönetim modelinin benimsenmesi talepleri Colani tarafından reddedilmişti.
Bugün 19 Temmuz Rojava devriminin yıl dönümünde HTŞ’nin gerici-tekçi yönetim dayatmasına karşı Rojava’daki kazanımları koruyabilmenin yolu, SDG’nin Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Êzidîler ve seküler-demokratik bütün Arap güçleriyle birlikte demokratik bir gelecek kurulması mücadelesinde birleşmesi ve ortak mücadelesinden geçiyor. Aksi halde cihatçı HTŞ yönetiminin her fırsatta tetiklediği etnik ve dinsel fay hattı üzerinden çatışmalar, katliamlar ve dış müdahaleler Suriye’nin kaderi olmaya ve halklar kaybetmeye devam edecektir.


Evrensel'i Takip Et