11 Kasım 2019 04:02

Ceyhun Atuf Kansu

Paylaş

7 Aralık'ta yüz yaşında olacaktı, İstanbul’ da 1919'da doğan Ceyhun Ağabey. Bilge ozanımız… 1978'de yitirdik onu…

İnanmasam da burçlara, onunla burçlarımız birdi.

Bir gün Ankara’ya çağırılmıştım, üniversitelerimi, betikliklerimi paylaşmak için İstanbul’da yaşamağa başladıktan sonra. Güzel Sanatlar Derneğinde bir konuşma yapmam için… 1978 yılının başlarında mı neydi? Gittim, konuştum.

Tam karşımda, dinleyiciler arasında oturuyordu o. Konuşmam biter bitmez, kürsüden indim. Ona sarıldım:

- Ceyhun Ağabey seni çok özledim. Bir gün yalnız seninle buluşmak için geleceğim Ankara’ya.

Onun yanıtı şuydu:

- Söz mü?

İstanbul’a döndüm. Arabamla Edirne’ye doğru yola çıktım. Orada bizim toplumumuz için örneklemek istediğim bir yerleşkeyle ilgili, içlerinde kimi çirkin insanların da bulunduğu bir küme kişi ile bir toplantı yapılacaktı. Ona katılacaktım…Arabamın radyosu açıktı. Bir duyuru yapıldı. Ceyhun Ağabey’i yitirdiğimiz bildiriliyordu. Arabayı yana çektim, gözyaşları içinde kendi kendime ileniyordum:

“Sen ne biçim insansın? En sevdiğin kişiye sürez ayıramıyorsun, kimi sevmediğin kişilere gün verebiliyorsun.”

Gerçek bir ağabeyden ayrılalı 41 yıl oldu. Bu acıyı bugün de duyuyorum

Ceyhun Ağabey iki yaşındaydı, annesini yitirmişti. Babası vatanın kurtuluşunda görev almağa koşuyordu Anadolu’ ya… Onu da birlikte götürdü Ankara’ya.

Ankara Gazi Lisesi’ nde orta öğrenimini bitirince yeniden İstanbul’ a geldi. İstanbul Üniversitesinin Tıp Fakültesine… Doktor olur olmaz da, 1944'te Ankara’ya döndü.

Babası saylavdı. İstediği konumu alabilirdi. O “Numune Hastanesi” nde  (sayrılar evinde) çocuk bölümünde çalışmağa başladı. Bir yandan da gecekondu mahallesinde bir “poliklinik” açtı. Çocuklara karşılıksız sağlık hizmeti götürdü. Bu yetmedi Turhal’ a gitti. Birileri yollamadı onu. Kendi isteğiydi bu… Tam 11 yıl çocuklarımızı sağlıklaştırmakla uğraştı. ( O yıllarda üretim yerleri – fabrikalar- işçilerin bütün sosyal gereksinimlerinin de çözümlenmesi için gerçekleştirilirdi.)  Turhal’ da Talip Apaydın’ a bir bakıma destek verdi. Ondan destek aldı. Tam bir kardeşlikti bu…

1959 yılında Ankara’ ya döndü. Etimesgut’ daki şeker fabrikasına... Ben 1960 larda orada tanıdım onu.

Çocuklarımın da doktoru oldu.

Bütün bu anlattıklarımı, onun şiirlerinden izleyebilirsiniz,  lise çağından başlayarak yarattıklarından.

Yaşamıyla şiirini birbirinden ayıramazsınız.

Onun kişiliğinde bir Albert Schweitzer bulduğumu bugün söyleyebilirim.  Schweitzer Afrika’ ya gitmişti. Doktor olarak insanlığa yararlı olabileceği yere… Ceyhun Ağabey, bizim bilge ozanımız, doktorumuz Turhal’ a gitti. Bütün “Kansu” ailesi gibi, “nankör” olmayan bir Cumhuriyet çocuğuydu o.

Yalnız Etimesgut’ da şeker üretim yerinde söyleşmedik onunla. Ankara’ da Perşembe akşamlarımız vardı. Bir küme ozan, onun bilgeliğinden yararlanırdık o akşamlarda. Onunla birlikte gençleşirdik, bilincimiz güçlenirdi… Ülke, doğa sevgisiyle donanımızı artırırdık…

Onunla dil sevgimizi paylaşırdık bizim Türk Dil Kurumu’ muzda. Yaşamımızı nasıl düzenleyeceğimizi, afrasız- tafrasız, büyümsenmeden var olunabilineceğini görebilirdik onda.

Sözü uzatmadan, onun beni çok etkileyen bir şiirini paylaşmak istiyorum sizinle:

KIZAMUK AĞIDI

Ben, gamlı, donuk kış güneşi,
Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum.

Köyleri, yolları, dağı taşı
Isıtıyor, avutuyordum.

Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz,
Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden,
Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz,
Ve, düşmüş bir gül oluyorlar birden,
Bebekler ölüyor, ölümden habersiz.

Ali’lerin kızı Emine’yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.

Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.

Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?

İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.

Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.

O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?

Ben perişan, utanmış...bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.

Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın
Bütün suçlarını kalbimde taşırım,
Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın
Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.

Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye
Gücük ayda, kar örtülü bu ovada,
Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle,
Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.

İkindiye doğru bırakıp kendimi
Bu küçük mezarların üstüne.

Bilmeyeceksiniz, perişan, çaresiz halimi,
Gül diyeceğim, gül dereceğim gül üstüne.

Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı,
Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne

Ceyhun Atuf KANSU

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa