15 Ekim 2019 03:58

‘Barış Pınarı’ndan savaş batağına doğru!

Paylaş

‘Barış Pınarı’ operasyonu, iktidarın savaş arabasına binmekte beis görmeyen muhalefet partileri tarafından da Türkiye’nin oyun kurucu bir güç olduğunu gösteren bir hamle olarak alkışlanıyordu. Oysa daha operasyonun üzerinden bir hafta bile geçmeden ortaya çıkan yeni gelişmeler, Erdoğan iktidarının oyun kurucu değil; aksine bölgedeki (Ortadoğu) oyun kurucuların (emperyalistlerin) kendisine izin verdiği kadar hamle yapan/yapabilen bir güç olduğunu gösteriyor.

‘Barış Pınarı’ operasyonunu ‘Fetih’ suresi ile başlatanlar 2011’de Suriye’ye müdahalenin öncülüğüne soyunurken de dün ecdadın hüküm sürdüğü toprakları yeniden fethetme hayaliyle Osmanlı atına binmişlerdi. Şam’a 6 ayda girilip Emevi Camii’nde cuma namazı kılınacak, Kerkük 82 ve Musul 83’üncü vilayet yapılacaktı. Bugün bu fetih siyasetinden geriye yağmacı-ganimetçi cihatçı çetelerden devşirilmiş birkaç bin kişilik bir ‘milli ordu’ ve emperyalistler arasındaki çelişkiler kullanılarak Suriye’de girişmiş birkaç ‘cepçik’ bulunuyor. Ancak kendi Kürt sorunu nedeniyle tehdit olarak gördüğü Fırat’ın doğusundaki Kürt özerk yönetimini ortadan kaldırmak ve oluşturulacak ‘güvenli bölge’de 2 milyon mülteciyi yerleştirerek Suriye’nin geleceğinde söz/pay sahibi bir güç olmak için yapılan ‘Barış Pınarı’ operasyonu, bu hedeflerin tersi sonuçlar doğurup Türkiye’nin daha önce ele geçirdiği bölgelerdeki varlığını da tartışmalı hale getirecek gelişmelerin önünü açmış gibi görünüyor.

Operasyon başlamadan önce yazılan ‘Fırat Operasyonu: Hedefler ve Gerçekler’ başlıklı yazıda Rusya’dan yapılan Türkiye’nin müdahalesini destekleyici açıklamalardan Türkiye’nin bu operasyonla ulaşmak istediği hedeflerin desteklendiği/destekleneceği sonucunu çıkarmanın yanlış olacağına dikkat çekilmişti. Rusya, Suriye’de ABD’nin askeri varlığını zora sokmak ve Kürtleri de Suriye yönetimi ile anlaşmaya mecbur kılmak için Türkiye’nin müdahale/operasyon girişimini kullanışlı bir araç olarak görüyordu. Fakat öte yandan ne Rusya’nın, ne de Suriye rejimi ve İran’ın; Türkiye’nin bölgede kalıcı hale geleceği, dahası 2 milyon mülteci yerleştirerek kendine yeni egemenlik alanı yaratıp siyasi çözümü zorlaştıracağı bir hamleye seyirci kalmaları düşünülemezdi.

Öyle de oldu. Daha önce ABD ile işbirliği nedeniyle Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) “ayrılıkçı teröristler” olarak hedefe koyan Suriye yönetimi, operasyonun hemen ardından SDG ile görüşme çağrılarına olumsuz yanıt vermişti. Ancak Türkiye ve desteklediği SMO’nun (ÖSO’dan devşirilen ‘Suriye Milli Ordusu’) Resulayn (Serêkaniyê) ve Tel Abyad’a (GirêSpî) girmesi ve ABD Savunma Bakanı Esper’in “Suriye’nin kuzeyinden tamamen çekiliyoruz. Kürtler Şam ile anlaşabilir” açıklamasının ardından Rusya’nın arabuluculuğunda görüşmeler yapan SDG ve Suriye yönetimi, sınır bölgelerine ordu güçlerinin yerleştirilmesi konusunda anlaşmaya vardı. Suriye resmi haber ajansı SANA ve Fırat’ın doğusundaki özerk yönetim tarafından da doğrulanan bu anlaşmadan sonra Suriye ordu güçlerinin Tabka, Tel Tamer, Ayn İsa gibi stratejik önemi bulunan noktalara giriş yaptığı haberleri gelmeye başladı.

Burada akla gelen soru şu: Suriye yönetimi ve SDG/Kürt özerk yönetimi arasındaki anlaşmanın ‘Barış Pınarı’ operasyonu ve bölgedeki dengeler bakımından olası sonuçları neler olabilir?

Bu anlaşma ile SDG’nin yönetimindeki sınır bölgelerine Suriye ordu güçlerinin yerleşmesi, her şeyden önce Türkiye’deki iktidarın operasyonu Rasulayn ve Tel Abyad dışındaki bölgelere yayma girişimlerinin Suriye ile çatışma riskini doğurması anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı danışmanı Yasin Aktay, bu gelişmeyle ilgili olarak Sputnik Arapçaya yaptığı değerlendirmede “Esed rejimi, Suriye’nin kuzeydoğusuna girmeye çalışırsa Türkiye karşı koyacaktır. İki ordu arasında çatışma çıkabilir” diyor. Oysa Suriye yönetimi ile çatışmayı göze almak, aynı zamanda Rusya ve İran ile karşı karşıya gelmeyi de göze almak anlamına gelir ki burada Suriye yönetimi ve SDG arasındaki anlaşmanın Rusya’nın garantörlüğünde yapıldığını hatırlatmak gerekiyor.

Rusya’nın bu operasyonu destekleyici açıklamalarının arka planında ABD’nin güçlerini geri çekmesi ve Kürtleri rejimle uzlaşmaya zorlamanın yanı sıra bir amaç daha bulunuyordu. Türkiye’deki iktidarın Suriye yönetimini muhatap almasını sağlamak! Eğer Erdoğan iktidarı sınır bölgelerine yerleşecek Suriye yönetimini muhatap almak yerine çatışma seçeneğini zorlarsa Rusya ve İran’la kurduğu Astana süreci de zora girecektir. Çünkü her fırsatta ‘Adana Mutabakatı’nı işaret eden Rusya ve İran, Suriye ordusunun sınır bölgelerine yerleştiği/yerleşeceği koşullarda Türkiye’nin müdahale girişimlerinin karşısında duracaklardır. Böylesi bir durumda Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarını Rusya’nın ‘olur’u ile yapabilen Türkiye’nin bu bölgelerdeki varlığı da tartışılır hale gelecektir. Dahası İdlib’de gözlem noktaları bulunan Türkiye’nin hassasiyetlerini gözeten bu güçlerin İdlib operasyonu önündeki bütün engeller de kalkmış olacak, Türkiye’deki iktidarın bugüne kadar bir koz olarak kullandığı cihatçı gruplar başına bela olacaktır.

Peki, daha önce Türkiye ve Suriye Kürtlerini kendi bölge stratejisine bağlayacak bir ‘çözüm’ için uğraşan ABD’nin askerlerini çekmesi ve Kürtlere rejim ile uzlaşmayı işaret etmesi ne anlama geliyor?

Kuvvetle muhtemeldir ki Türkiye’deki iktidarı kendi ‘çözüm’üne ikna edemeyen ABD, askerlerini geri çekerek Türkiye’yi Suriye rejimi ve Astana’daki ortakları ile karşı karşıya getirerek kendisine daha fazla bağımlı hale getirmeyi hesaplamaktadır. Tıpkı bugüne kadar Rusya’nın, Türkiye’yi NATO ortağı ABD ile karşı karşıya getirmek için yaptığı hamleler gibi. Yoksa bu hamle ile ABD’nin bölgedeki hesaplarından vazgeçtiğini düşünmek için emperyalizmin ekonomi politiği hakkında hiçbir şey bilmemek gerekir.

Sonuç olarak, sahadaki gelişmeler Türkiye’deki iktidarın Mehter marşı eşliğinde şen başladığı bu operasyonun ülkeyi ciddi risklerle karşı karşıya bırakıp yaslı biteceği bir sürece doğru ilerliyor. Bu riskleri ortadan kaldırmanın yolu, içeride Kürt sorununun da çözümünü kapsayacak bir demokratikleşmeden ve dışarıda ise bu operasyonu sona erdirip her türlü müdahaleyi reddeden barışçıl bir politikadan geçiyor. Ancak maalesef bu ciddi risklere rağmen ülkenin çıkarları için değil ama kendi güç kaybını durdurmak için bu operasyonu zorunlu olarak gören iktidarın bu yanlıştan döneceğine dair hiçbir emare bulunmuyor.

Reklam
Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa