08 Ekim 2019 00:09

Fırat operasyonu: Hedefler ve gerçekler

Paylaş

Bu yazı yazıldığında Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna uzun zamandır hazırlığını yaptığı operasyon daha başlamamış olsa da gelişmeler bu operasyonun başlamasının an meselesi olduğunu gösteriyor. Erdoğan-Trump arasındaki telefon görüşmesinden sonra ABD tarafının “operasyonun kısa sürede başlayacağı ama ABD’nin operasyona dahil olmayacağı” biçiminde operasyona ‘olur’ veren bir açıklama yapması ve ardından ABD askerlerinin sınır bölgelerinden çekilmeye başladığı haberlerinin gelmesi, gözleri Erdoğan iktidarının düğmeye ne zaman basacağına çevirmiş durumda.

Daha başlamadan ‘Barış Pınarı’ adı verilen bu operasyonun gerek hedefleri ve gerekse olası sonuçlarının adı gibi sempatik olmayacağını söylemek için elimizde yeterince veri bulunuyor.

Türkiye’deki iktidarın bu operasyona bağlı olarak açıkladığı hedeflerinin ne kadar gerçekleşebilir olup olmadığını anlamak için öncelikle bu operasyonun önünü açan gelişmelere dönüp bakmak gerekiyor.

Suriye yönetimi ve Rusya’nın her fırsatta cihatçı grupları temizleme konusundaki kararlılıklarını ortaya koydukları İdlib’i saymazsak Suriye’nin geleceğiyle ilgili en büyük belirsizliği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ABD ile işbirliği yaptığı Fırat’ın doğusunun durumunun ne olacağı sorusu oluşturuyor.

Rusya, Türkiye’nin Afrin operasyonuna izin verdiği günden bugüne Suriye’de NATO üyesi Türkiye ve ABD’yi karşı karşıya getirmeye ve ABD’nin planlarını bozmaya yönelik bir strateji izliyor. En son Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “ABD’nin Türkiye’nin bölgedeki meşru taleplerini göz önünde bulundurmaya hazır olmadığı” ve “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutumunun anlaşılır olduğunu” açıklamalarının Türkiye’nin tek taraflı operasyonunu teşvik ederek Türkiye ve ABD’yi karşı karşıya getirmek amacı taşıdığı tartışma götürmezdir.

ABD ise, bir yandan Kürtlerle işbirliğini bugüne kadar Suriye’nin geleceğiyle ilgili pazarlıklarda bir koz olarak kullanırken öte yandan da özellikle İran’ı kuşatma stratejisi için Türkiye’yi kendi yanına çekmeye dayalı bir politika izlemeye çalışıyor. ‘Güvenli Bölge’ konusunda Türkiye ile yapılan görüşmeler ve en son Türkiye’nin tek taraflı operasyonuna ‘olur’ veren yaklaşımı bu politikanın-ki Rakka operasyonundan bu yana ABD’ye giderek daha fazla angaje olan SDG’nin de bu politikadan çıkarması gereken dersler olduğu açıktır- bir devamı olarak görmek gerekiyor. Trump’ın gelecek ay görüşme yapmak üzere Erdoğan’ı Washington’a davet etmesi ve Erdoğan’ın da her fırsatta “Trump’ın “iyi niyetine güvendiğini” söylemesi yaşanan bunca gerilime rağmen bu operasyondan sonra iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.

Öyleyse Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyonu konusunda söylenebilecek ilk şey, bu operasyonun ABD ve Rusya arasındaki egemenlik mücadelesine bağlı ve bu iki emperyalist gücün Türkiye’yi birbirlerine karşı kullanmak istemelerinin sonucu olarak önü açılmış bir operasyon olduğudur. Dolayısıyla bu operasyona ‘olur’ verilmiş olması Türkiye’deki iktidarın bu operasyon kapsamında açıkladığı hedeflerinin gerçekleştirilebileceği anlamına gelmiyor. Aksine bu hedeflerin ne kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dönüp dolaşıp ABD ve Rusya arasındaki egemenlik mücadelesine bağlanıyor.

Türkiye’deki iktidar operasyonla ilgili hedeflerini “Fırat’ın doğusunda 30-32 km derinlikte bir ‘güvenli bölge’ oluşturmak”, “SDG’yi etkisizleştirerek elindeki ağır silahları almak” ve “oluşturulacak ‘güvenli bölge’de 2 milyon mülteciyi iskân etmek” biçiminde açıklıyor.

Sahadaki gerçekler Türkiye’nin hedeflerinin gerçekleşmesinin öyle kolay olmadığını/olmayacağını gösteriyor.

Öncelikle Afrin operasyonuna bakarak Fırat’ın doğusunda kolay bir ‘zafer’ beklemek yanıltıcı olacaktır. Çünkü SDG (Kürt güçleri) Afrin operasyonu zamanında güçlerini Fırat’ın doğusundaki mevzilere çekme manevrasını yapabilecek koşullara sahipti. Ancak bugün buradaki güçlerin çekilebilecekleri başka bir alan olmadığı ve üstelik ağır silahlarla da donatılmış oldukları düşünüldüğünde buraya yönelik müdahalenin ciddi ve uzun süreli çatışmalara yol açması kaçınılmaz olacaktır.

Öte yandan ABD’nin operasyona ‘olur’ vermesi, bölgedeki hesaplarından vazgeçtiği anlamına gelmiyorsa-ki, bunu düşünmek en hafifinden politik saflık olur- bu hamlenin hem Türkiye’yi Suriye yönetimi ve müttefikleriyle ile karşı karşıya getirmesi ve hem de SDG ile çatışmaların seyrine bağlı olarak ABD ekseninde bir uzlaşmaya zorlaması ihtimal dışı değildir.

Rusya ise, Türkiye’yi ABD ile karşı karşıya getirme ve Suriye Kürtlerini rejim ile uzlaşmaya zorlamak için Türkiye’nin müdahalesini istemektedir. ABD’nin güçlerini çektiği koşullarda Türkiye’nin 30-32 km’lik bir ‘güvenli bölge’ oluşturmasına ve ayrıca bu bölgeye 2 milyon mülteci yerleştirmesine hem Rusya’nın, hem de Suriye yönetimi ve İran’ın karşı çıkacağını tahmin etmek zor değildir-ki, bu güçlerin ‘güvenli bölge’ planına karşı Adana Mutabakatı’nı işaret ettikleri ve sınır bölgelerinin Suriye yönetimine devredilmesi gerektiğini savundukları biliniyor.

Böylesi bir tabloda Fırat operasyonu:

Birinci olarak Türkiye’yi iki emperyalist güç arasındaki egemenlik mücadelesinin içine daha fazla çekecektir.

İkinci olarak, yaşanacak çatışmalar güvenliği sağlamak bir tarafa bölgedeki istikrarsızlığı ve güvenlik açığını büyütecek ve ayrıca IŞİD tehdidinin yeniden canlanabileceği koşulları ortaya çıkaracaktır.

Üçüncü olarak da 2 milyon mültecinin iskân edilmesi planı Türkiye’yi Suriye yönetimiyle de daha fazla karşı karşıya getirip çatışması riskini de arttıracak sonuçlar doğuracaktır.

Burada sorulması gereken soru şu: Türkiye’deki iktidar bütün bu risklerine rağmen neden bu operasyonda ısrar ediyor?

Öncelikle politik ve ekonomik olarak ciddi bir sıkışmışlık yaşadığı bir dönemde bu operasyonu bir “beka sorunu” gibi göstererek bütün toplumu kendi politikaları etrafında birleştirip biraz nefes almak istiyor. Öte yandan bu operasyonu ülke içinde Kürt sorununda sürdürdüğü politikanın başarısı için de zorunlu görüyor.

Oysa bu operasyonun gerek ülkenin içinde bulunduğu ağır koşullar ve gerekse hedeflerinin gerçeklemesinin mümkün olmaması nedeniyle Afrin operasyonundan farklı olarak iktidarın politikalarının giderek daha fazla tartışıldığı/tartışılacağı sonuçlar doğurması şaşırtıcı olmayacaktır-ki, burada elbette ülkede emek, barış ve demokrasiden yana güçlerin ortaya koyacağı tutum da belirleyici bir rol oynayacaktır.

Son olarak Fırat’ın doğusundaki gelişmelerin ülkedeki Kürt sorununa etkisi olsa da sorunu buraya endekslemek yanıltıcı olacaktır. Üstelik müdahale politikası sorunu çözmeyeceği gibi ülke içindeki Kürt sorununun birlikte yaşama dayalı barışçıl çözümüne dair umut ve beklentileri de zayıflatacaktır.

Var sayalım ki, Türkiye’deki iktidar Fırat’ın doğusundaki bütün hedeflerine ulaşmış olsun. Yarın Diyarbakır’da seçim yapıldığında isterse Cumhurbaşkanı Erdoğan, Selçuk Mızraklı’nın karşısına aday olsun.

Sonuç değişecek mi?

Peki o zaman ülkedeki iktidar neden Bahçeli ve Perinçek’in ipiyle o Gayya kuyusuna inmekte ısrar ediyor?

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa