09 Ağustos 2019 03:58

Fırat'ın doğusunda ABD-Türkiye uzlaşması ne anlama geliyor?

Paylaş

Milli Savunma Bakanlığı, Ankara’da 3 gün süren görüşmelerden sonra Fırat’ın doğusunda ‘güvenli bölge’ konusunda ABD heyeti ile “mutabakata varıldığını” açıkladı. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Fırat’ın doğusu için adımı ABD ile birlikte atıyoruz. ABD ile bir harekât merkezi kurulması kararı verildi” açıklamasını yaptı.

MSB’nin resmi internet sitesine göre varılan mutabakat; “Türkiye’nin güvenlik kaygılarına yönelik önlemlerin öncelikli olarak ele alınması”, “güvenli bölgenin kuruluşunu koordine etmek için bir ortak operasyon merkezinin kurulması”, “güvenli bölgenin bir ‘barış koridoru’ olması ve Suriyelilerin ülkelerine dönüşlerinin sağlanması için çaba gösterilmesi”ni içeriyor.

Bu maddelere bakılınca söylenebilecek ilk şey, ortada çerçevesi belirlenmiş bir anlaşmadan çok sınırları belirsiz bir uzlaşmanın olduğudur. Çünkü varılan mutabakatta ‘güvenli bölge’nin hangi alanları kapsayacağı, kaç km derinlikte olacağı, bu bölgeye hangi güçlerin konuşlanacağı, bu bölgeye yerleştirilmesi düşünülen Suriyelilerin kimlerden oluşup nasıl yönetileceğine kadar bir anlaşmanın çerçevesini belirleyebilecek bütün sorular ve sorunlar belirsiz bırakılmıştır.

Dolayısıyla Erdoğan iktidarı varılan mutabakatı kendisi için ‘başarı’ gibi göstermeye çalışsa da aslında bu mutabakatın kazananı ABD olmuştur. Çünkü bu mutabakat ile ABD öncelikle Erdoğan iktidarının tek taraflı operasyon tehdidini en azından şimdilik bertaraf etmiştir. İkincisi ve daha önemlisi; Trump yönetiminin, Erdoğan iktidarını uzun zamandır karşı karşıya olduğu Suriye’de kendisiyle mutabakat noktasına getirmiş, kendi bölge (Ortadoğu) stratejisine yakınlaştırmış olmasıdır.

Bu çerçevesi belirsiz uzlaşma, bize ABD ve Erdoğan iktidarı arasında Fırat’ın doğusuna ve genel olarak bölge politikasına dair pazarlıkların devam edeceğini gösteriyor.

Şunu şimdiden söyleyebiliriz ki; bu görüşme ve pazarlıklardan uzlaşma metninde ifade edildiği gibi, “Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi”ni sağlayacak bir sonucun çıkması mümkün değildir. Çünkü zaten Fırat’ın doğusundan, yani Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yönetimindeki bölgelerden Türkiye’ye yönelik bir tehdit söz konusu değildir. “Türkiye’nin güvenlik kaygıları” denilen politika, Suriye’deki Kürtlerin bütün kazanımlarının ortadan kaldırılması, ellerindeki bölgelerin ele geçirilerek buraya ÖSO militanlarının yerleştirilmesine dayanıyor. Başka bir deyişle Erdoğan iktidarı, Suriye Kürtlerinin kazanımlarını kendi ülke sınırları içinde Kürt sorununda uyguladığı politika bakımından tehdit olarak gördüğü için bu kazanımları yok edecek bir ‘güvenli bölge’ murat ediyor. Oysa ABD, Kürtlerin gücünü sınırlayamaya ve Türkiye’ye kimi tavizler vermeye açık duran bir politika izlese de Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldıran değil; Türkiye’deki iktidarı ve Kürtleri kendi stratejisinde birleştirebileceği bir ‘güvenli bölge’ ve ‘çözüm’ istiyor.

Öte yandan ABD’nin bölge stratejisinin merkezinde İran’ın kuşatılmasının yer aldığı biliniyor. Daha önce defalarca belirttiğimiz gibi Trump yönetimi, bu stratejinin başarısı için önemli bir bölgesel güç olan Türkiye’yi kazanmaya yönelik bir politika izliyor. Çünkü Suriye savaşının başlarından bu yana bu savaşı başlatanların ve destekçilerinin hesaplarının tersine İran bölgede gücünü en fazla arttıran ülke oldu. Dolayısıyla İran’ın kuşatılması, Trump yönetimi tarafından ABD-İsrail karşıtı eksenin parçalanması ve ötesinde bölgesel paylaşım mücadelesinde Rusya ve Çin’in geriletilmesi bakımından zorunlu görülüyor.

Bu durumda eğer bir uzlaşmadan söz edilecekse; bu uzlaşmanın ABD’nin, Kürt sorununu, bu sorunu savaşçı politikalarla çözmek isteyen ve bölgede yayılmacı emeller peşinde koşan Erdoğan iktidarını kendi bölge politikasına yakınlaştırmak için kullanmasına dayandığını söylemek gerekiyor. Böylesi bir uzlaşma ne Türkiye’nin, ne de Kürtler ve diğer bölge halklarının yararına olabilir.

Burada diğer önemli bir nokta da Suriye yönetiminin, ABD ve Türkiye arasındaki mutabakatı  “uluslararası hukuka aykırı ve Suriye’nin egemenlik haklarına bir saldırı” olarak gördüğünü ilan etmesidir. Uluslararası hukuka aykırı olup olmaması bir tarafa, Suriye yönetiminin saf dışı bırakıldığı bir uzlaşma, her şeyden önce Suriye’de siyasi çözümü geciktirici ve istikrarsızlığı derinleştirici sonuçlar doğuracaktır. Ancak Suriye yönetiminin açıklaması, bu belirsiz uzlaşmanın nasıl ve ne kadar uygulanabileceği konusunda ABD ve Türkiye’nin ötesinde Rusya, Suriye yönetimi, İran ve ayrıca Suriye Kürtlerinin nasıl bir tutum takınacağının da belirleyici olacağını hatırlatması bakımından önemlidir.

Sonuç olarak ortadaki uzlaşma, kendi Kürt sorununu çözmek yerine emperyalistlerle pazarlık konusu yapan ve yayılmacı emelleri nedeniyle ülkeyi bölgesel savaş tehdidinin içine çekmekte ısrar eden bir iktidara yakışan bir ‘mutabakat’ olmuştur!

DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa