Sırrı Süreyya Önder… Sözüm sanadır


21 Haziran 2011 09:09

Oyumu “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun seçim bölgemdeki bağımsız adayına vereceğim dedim ya, verdim. O bağımsız aday Sırrı Süreyya Önder’di. Sandığın başında bekledim, Önder’de 28 oy birikti, biri benimdi. Diğer bağımsız adaylardan hiçbirine “sandıkdaşlarım” oy vermedi. “Onu, Ankara’ya gönderebilirsem, bu yazımı anında alnına dayayıp, kendimi yaptıklarının ve yapacaklarının en yakın takipçisi ilan edeceğim” demiştim, şimdi “ön isteklerime” göz atmasını diliyorum.

BABAYASA, ARTIK ANAYASA OLMALI

Türkiye’nin yeni bir anayasaya gereksinimi elbette bir gerçek… Anayasa, Türkiye’de yaşayan her katmanı ifade etmeli ve bu katmalarca tartışılmalı, tüm katmanların istek ve iradeleri alınarak ve genel kabul görecek bir metin haline getirilmeli. Bu olmadan Anayasa taslağının TBMM’ye taşınması bence fevkalade sakıncalı… İşte benim vekilim bütün gücüyle bu uğurda çalışmalı siyasete malzeme yapılmaksızın, ayırıma yol açan politikalardan vazgeçilmesi için, kültürel hakların tanınması için, ana dilde eğitim hakkı için, diyalog yoluyla sorun çözümü için uğraş vermeli diyorum.

PARTİLER YASASI DA DEĞİŞTİRİLMELİ

Seçim barajının ve dokunulmazlıkların kaldırılması hususu da çok önemli… Seçim barajının ve dokunulmazlıkların kaldırılması hususu çok önemli de, lider sultasına yol açan hükümlerin ayıklanması, parti içi demokrasi hakimiyeti, gençlere ve kadınlara somut pozitif ayrımcılık daha mı az önemli? Değil elbette.  Yani Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nın sil baştan düzenlenmesi aşamasında benim vekilimin kavganın başını çekmesini istiyorum.  
Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinde beni temsil eden benden on dokuz yaş küçük vekilim, Türkmen kökenli, Sinemacı, Yazar, Yönetmen, Oyuncu, Senarist, Müzik Yapımcısı Sırrı Süreyya Önder, Adalet ve Kalkınma Partisinin özelleştirme uygulamalarının karşısında aslanlar gibi durmalı. İşsizliğin önüne geçecek politikalar üretmeli, kişilerin huzur ve refahını esas alarak yoksullaşmasının önüne geçilebilecek politikaları üretmeli, üretimini kamuoyu ile de her fırsatta paylaşmalı. Sosyal güvenlik uygulamaları ve sigorta anlayışı elbette esas.

DOĞUDAKİ İÇ SAVAŞ DURDURULMALI

Vekilim kuşkum yok ki, nükleer santrallere ve çevreye zarar veren enerji politikalarına son verilmesi; çevrenin insan sağlığını zarara uğratacak her türlü etkiden uzak tutulması için çalışacak. Kürt sorununda inkar ve imha politikalarının bitirilmesi için, bölgede yürütülen askeri ve siyasi operasyonların (iç savaşın) durdurulması için, halkların bir arada kardeşçe onurlu bir yaşam sürmeleri için emek harcayacak. Kadınlar üzerindeki cinsel, sınıfsal ve ulusal baskının son bulmasına, yaşam içinde kadınların uğradığı ayrımcılığın kaldırılmasına, namus cinayetlerinin ününe geçilmesine, kadın bedeni üzerindeki erkek egemen baskı ve şiddete son verilmesine de katkı sağlayacak. Bunları biliyorum, ama ne olur ne olmaz kabilinden vekilime anımsatıyorum.

AYHAN ÇARKIN’IN DEDİĞİ SAVCIYI DA BULUP ÇIKARMAK LÂZIM

Siyaset, partilileri devlet kadrolarına yerleştirme aracı değil. Benim vekilim  “Devletin malı deniz” anlayışından kurtulmamız gerektiğini de biliyor. Zerre kadar kuşkum yok! Devlet malının, yetim malı hükmünde olduğuna inanır, bu açıdan bakarsak tanıksınız, bol keseden vaatlerde bulunmadı bulunmuyor. Diğer taraftan, inanıyorum ki Ayhan Çarkın’ın anlattıkları üzerinde de düşünüyor. Ne diyordu Çarkın: “Kandırıldık, bize yalan söylendi. Ne yaptıksa devlet için yaptık. Rezalet bunlar. Her haltı yedik. Türkiye’nin her yerinde yargısız infaz yapıldı ‘90’lı yıllarda. Bu kan, devletin elinden aktı. 100 kişilik ölüm listesi vardı Kürt iş adamları ile ilgili. Devletten habersiz kan akmaz. Bu işin başındakilerin kimi Mecliste, kimi GATA da, kimi dokunulmaz, kimi… Evet, bu iddiaları araştıracak bir Meclis, bu olayların üzerine gidecek bir savcı lazım bize.” Benim vekilim, bu savcıyı bulacak, inanıyorum.

CİNAYETLER ARAŞTIRILMALI

“Kurşun sıkan da, yiyen de bizden”li günlerdi onlar. Birileri bir düzen kurdu, kimi tavşanlara “kaç” dedi, kimilerine “tut” emri verdiler. Gel gelelim, bu dönemin hesabı hâlâ sorulamadı. Ergenekon, Balyoz bunların yanında vallahi hem güdük, hem komik kalır! Verilen emirler hukukun yerini almıştı. Emir verenler kenara saklandı, enayi “tavşan”lar ortada kaldı. Demirel hâlâ dışarıda, Sezer’in sesi çıkmıyor. Kan, gözyaşı ve terörün arkasında “derin gerçek” vardı.  

BİZİ BİZE KIRDIRTANLAR AÇIĞA ÇIKARILMALI

Benim vekilim, gerçekleri göz önünde bulundurarak, bu cinayetlerin araştırılması için “Gerçekleri araştırma komisyonu” kurulmasına önayak olmalı. Aynı ülkenin çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerine birileri kendilerine servet ve iktidar ürettiler be! Kim tutar benim vekilimi! Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk diye bizi birbirimize kırdırdılar. Oyunlara alet olduk. Darbeye bulaşanlar, bu karanlık, kanlı, kirli işlerin planlayıcısı rolündeki, o dönemde iktidar koltuğunda oturanlar, bürokratlar, askeri, polisi, istihbaratçısı, bunlara çanak tutan medyası ve işbirlikçi sermaye, “mafya” diye bildiğimiz çetenin tetikçileri yakalanıp sanık sandalyesine oturtulmalı.

ŞEKİB AVDAGİÇ DE HESAP VERMELİ

Haaaa bir de, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, onca Turkish lirayı nasıl piç etti, AKM’nin yenilenmesi için aldığı 75 milyon Turkish lirayı ne etti, ne eyledi bilmek istiyorum. Vekilimi, İmparator Tayyip Bey: “AKM yıkıla” emrini verdiğinde buldozerin önüne benimle birlikte yatmaya davet ediyorum. Dünyanın belki de en çirkin meydanı olan Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’nın yerine, Topçu Kışlası’nı yeniden inşa edilme düşüncesine karşı çıkmasını, bu ad altında yeni bir rezidans ve alışveriş merkezi yapılmasını önlemesini bekliyorum.
“Her haltı siyasetten beklemek yanlış” derler. “Doğru” diyorum ve işte ilk aklıma gelenleri sıralayıp vekilimden alenen istiyorum.
Görüyorsunuz işte, benim oyum öyle ucuz oylardan değil!
Vekilimin peşini bırakmıyorum.  


BİR SİNEMACIDAN SORUMLULUK ÖRNEĞİ: ‘BONNARD OLAYI’

Napolili Yazar Annamaria Panzera’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği “Bonnard Olayı-L’affare Bonnard” başlıklı filmin geçen hafta İstanbul İtalyan Kültür Merkezinde Türkiye’de ilk gösterimi yapıldı. Film, on bir polisiye-gerilim kitabı olan Annamaria Panzera’nın aynı zamanda ilk yönetmenlik denemesiydi. Filmi kalabalık bir seyirci kitlesi izledi. İstanbul’da ve Capri Adası’nda çekilen filmde atıkların yok edilmesi konusunda, dahi bir kimya mühendisi tarafından hazırlanan formülün çalınması konu edinilmişti. Ortada olağanüstü bir çıkar kavgası vardı ve anılan formülün ortaya çıkmadan ele geçirilmesi için Kapalıçarşı’da mücevher ve halı dükkanları arasında başlayan kıyasıya kovalamaca Capri’ye ve Brindisi’ye uzanıyor, “formül” ölüm kalım meselesi haline geliyordu.
Oyun öncesi ve sonrasında Annamaria Panzera ve Başrol Oyuncusu Emanuele Vezzoli (Rosazza Kontu Guccini Pierfrancesco Maria), Alev Uçarer (Topkapı Sarayı Bekçisi İbrahim), Umut Can Vicnelioğlu (Kemal), Aylin Alexandra Yıldız (Fahişe), Sinema Yazarı Vecdi Sayar, İtalyan Kültür Merkezinin “Atom Karınca”sı ve de bence gelmiş geçmiş en başarılı Müdürü Gabriella Fortunato ile film üzerine konuşurken bir husus dikkatimi çekti. Panzera’ya konuyu nasıl “avladığını” sordum. “Çöp sorunu” dedi.
Anımsayacaksınız eminim, İtalya’nın kültürel ve tarihi mekanlarıyla ünlü liman kenti Napoli üç yıl önce çöp kriziyle gündeme gelmiş; on beş yıldır süregelen çöp sorunu, sonunda Napoli halkını sokağa dökmüş; çöp toplayıcılar iş bırakmıştı. Polisle çatışan maskeli ve motosikletli gençlerin tren seferlerini engellediğini, araçları devirdiğini bizler de televizyonlarımızdan izlemiştik. Derken, başbakanın 1996 yılında kapatılan Pianura Mahallesi’ndeki eski bir çöp arıtma tesisini yeniden devreye sokmak istemesi halkı yeniden öfkelendirdi, kriz ülke çapında büyüdü. Filmde, Bilim Adamı Lorenzo Valais’in kalp krizinden ölmeden önce arkadaşı Piero’ya, formülün sahibi olarak bilinen Mariani (Igor Mattei)’nin peşindekilerin elinden kurtarılarak Capri’ye dönmesinin sağlanması vasiyetinin, Piero’nun dostu Jandarma Komutanı Costanzo Massi (Raphael Gangule) ile bütün riskleri göze alarak atık çöplerin oksijene dönüşmesini sağlayan bu paha biçilmez formülün peşine düşmesinin öyküsü, işte bu gerçekten kaynağını bulmuştu.
Panzera’yı, öncelikle çevre bilinci ve sanatçı sorumluluğundan dolayı kutladım.   Durgun suyun ortasına taş atıldığında, su nasıl dalgalanırsa öylesine dingin, öylesine berrak bir kadındı Annamaria Panzera. Oyuncuları yönetme biçimini pek beğendiğimi söyledim. Kameramanın filmin açılış sahnesi olan Eminönü çekimlerinde kamerayı neden öyle titrettiğini, kurguyu neden mizansenin parçası olarak kabullenmediğini, klasik karşıtlık sentezini zekice kullanmasına karşın, biçimi hangi nedenlerle kategorilere ayırmadığını söylemedim.
“Bonnard Olayı”ndaki politikanın, filmin dünya ile ilişki kurma tarzını belirlemesindeki güzellik ve özellikle yetindim. 

evrensel.net
www.evrensel.net