Refik Durbaş ve yıldız tozları…


12 Temmuz 2018 04:29

Anıları düşünmek güzel de onları yazmaya başlamışsanız vay ki vay halinize! Yaşlılığı peşin peşin kabul etmektir anı yazmak. Hadi sözü gevelemeyelim, ihtiyarlığın tatlı uyuşukluğuyla kendinden geçmek demek. Kendim için söylemiyorum, şunun şurasında iki otuza bir adım kaldı. İhtiyarlığa çok var daha. Gençlik bir kez, ihtiyarlık iki kez yaşanırmış. Biri dağdan gürül gürül inen suya; öteki, ovada dinlenen suya benzermiş. Hem zoru belası bol bir ülkede dinlenmek, başını ipekten yastıklara serip uyumak ne mümkün! Hoş, tasasız baş da mezara yakışır, derler. Yerin üstünde ne hayır gördük ki altında görelim! Bedri Rahmi gibi ”Bu diyardan gider olduk / kalanlara selam olsun / ama hep böyle gidecekse bu dünya / kalanlara haram olsun.” demeye çok var daha.

Sözü sonunda şairlere getirdim. Şairlere ölüm var mı? “Şairlere Ölüm Yok” diyor Oktay Akbal. Düşler, düşünceler, anılar, şiirler yaşatır onları. Bunun için sormuştu Cemal Süreya: “Biz ölünce düşüncelerimiz nereye gidiyor?” Hiçbir yere gitmiyor. Hele anılar, düşler, düşünceler yazılmışsa.

Nereden geldim buralara? Önce şairim Refik Durbaş’a geçmiş olsun diyecektim. Nicedir sayrılıklarla uğraşıyor. Bitecek ama... (Şu sayrı, sayrılık sözcüğünü ne çok severim! Yunus Emre, 13. yüzyılda ”Yunus düşte gördü seni / Sayrı mısın sağlar mısın?” dizesinde armağan etmiş Türkçeye. Süreya’nın “Süt dişleri Türkçenin.” dediği bizim Yunus işte!) Her kötülüğün bir sonu var. Şairin sayrılıkları bitecek. Hepimiz dünya denen balçık batakta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor. Ben değil, Wilde söylemiş. Şu dünya bataklığında yıldızlara bakan şairlerden Durbaş. Yaz göğünde, kış göğünde ipil ipil ipildeyen gökyüzü karıncalarına... Hem yalnızca kendisi için değil, “Barış Koyun Çocukların Adını” dediği yeryüzü çocuklarının da gözleri onlarla dolsun diye yıldız tozu topluyor onlar için.   

Yıllar öncesine gittim Durbaş’ı düşünürken. O zamanlar Türk Hava Yolları uçaklarında şarap ikram ediliyordu yolculara. Duayla kaldırılmıyordu uçaklar. Frankfurt Kitap Fuarından dönüyoruz. Çıtı pıtı bir hanımcık, akşam yemeği için dolaşıyor, yemekten önce şarabı gördüm: “Bu ufaklıklardan kaç tane var uçakta?” “180-185 tane”. “Birini alayım, diğerlerini İstanbul’a varana kadar alırım.” dedim. Şaka sandı. Uçak İstanbul üzerinde cirit atarken uçaktaki şarap mahzeninin dibi görünmüştü. O son şişeyi de alabilir miyim, diye seslenince şarap taşımaktan yorgun düşen kızımız, “Beyefendi, yeter artık, uçak inişe geçti.” dedi. Ben de “Ama benim uçak korkum var.” deyince, “Belli kemerlerinizi bile bağlamadan uçaktan hızlı uçuyorsunuz iki saattir.” dedi gülümseyerek.  

Uçaktan indik. Ben başka yere, aklım başka yere gidiyordu. Durbaş, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Nereye gittiğimi bilseydim, yolu bulmam kolaydı. “Kadıköy’e...” diyebildim. Şair de Kadıköy’e gidecekti. Koluma girdi, taksiye bindirdi ve evimin kapısına bıraktı beni. Zil zurnaydım. 184 şaraptan sonrasını unuttum ama şairin dostluğunu, duyarlılığını unutamam. Öyleyse şair, şairin kurdu değil her zaman.

Durbaş’ın “Yasemin ve Martı” kitabını okuyorum bugünlerde. Orada da böyle bir anı var Çaylar Şirketten”in şairiyle (Bu kitabı, bir İstanbul-Niğde yolculuğumda okumuş, şairin  gözlem gücüne hayran kalmıştım.) Can Yücel arasında. Kitaptaki anı, “Beni Dokkuz Yüzden Ara” başlığıyla anlatılmış.

Anı şöyle: “Dün akşam işimi bitirdim, tam gazeteden çıkmak üzereyim. Bir ‘istihbarat’: Can Yücel ağır hasta, komada, durumu vahim... Hemen telefona sarıldım. Karşımda Can Yücel bütün neşesiyle. ‘Yau kim uyduruyor bunları?’diye kahkahayı patlatıyor. ‘Peki, geleyim de şu işin aslını astarını konuşalım.’ dedim. ‘Yok’ dedi, ‘Şimdi alo teller revaçta. Sen telefonu kapa. Dokkuz dokkuz yüzden beni biraz sonra ara. Bir tele-röportaj yapalım.’   

İşbu o tele-röportajın yazıya dökülmüşüdür. Hem de sonunda bir Can Yücel sürpriziyle...

Alo Can Abi, hasta olduğun haberi geldi.

- Hastalık değil, gözümün içi. Kuzguncuk’ta iskelede gazete alırken bir baş dönmesi geldi. Kahveye zor bela gittim.

Ne zaman?

- Beş gün kadar oluyor canım. Ter ter ter... Arkadaşlar korkmuşlar.Beylerbeyi’de Saray Dispanseri var.Oraya götürdüler. Elektro alındı. Oksiijen verdiler. Aşağı yukarı enfarktüse benzer bir şeymiş. Tam enfarktüs değil de, öncesi gibi bir şeymiş...

Yani...

- Yani, hayattayız, bir şey yok.

Nasıl gittin dispansere?

Hızır servisle. Hızır servis de Yaşat Miraç’la Yusuf Katipoğlu. Daha önce de götürmüşlerdi.

Sen galiba o enfarktüs öncesi şeyden sık sık geçiriyorsun?

-Yok canım, bir kez de üç yıl önce oldu. Yine onlar götürdü. Şair Miraç’la Ressam Katipoğlu. Şairin şaire faydası olmaz denir ama sen inanma vardır.

Şairin şaire, şairin dünyaya faydası var. Şu belayı atlatsın, çocuklar ve şairler için daha da çok yıldız tozu toplayacak. Bir Başka Gökyüzü Bir Başka Sevda şiirinde ”Bu mavi gök, yeşil yaprak, gri su altında  / Hüzün asla yakışmıyor sana” demiştin. Yunus’un ”Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim,  göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Göğ ekini biçmiş gibi”dediği”göğ ekin”lerden kardeşin Abdülkadir Bulut, “Acılar Yurdumdur” dese de acı da hüzünde yakışmıyor sana ve yurduna.

Bir şiirinde de kulağımıza fısıldadığın gibi, ”Soruları yanıtlanmış aldanışlar adına / Yanıtları belirsiz alışkanlıklar adına / Yazlar ve kışlar, elvedalar adına / Bir daha bir daha kavuşmalar adına / Anılarını taşıyan her şey adına” sana teşekkürler Sevgili Durbaş.

Geçmiş olsun şair!

www.evrensel.net