Şiir, o güzel yalan…


08 Şubat 2018 04:49

 ”-Nereye gidiyorsun askercik
omzunda o silahla?

 -Yurduma dönüyorum
silah değil o, çapa
gömdüm tüfeğimi bir uzak fundalığa,
dönüyorum köyüme, tarlamı işlemeye.

 -Savaş bitti mi askercik
nedir bu avarelik,
ne dudağındaki ıslık?

 -Bitmedi savaş daha,
adım çıktı kaçağa
dönmem cepheye artık.

 -Kolun nerede askercik
nerede sol ayağın?

 -Bıraktım o ölümcül cepheye
vatan için yitip giden çiftçiden
esendir tek kol, tek bacak barışta.”

Böyle söylemişim “Askerin Yol Türküsü” şiirimde. Şiirin yazılma günü, zamanı önemli değil. Ha yirmi yıl önce, ha yirmi yıl sonra! Dünyada hep savaş vardı ve hep savaş olacak. Cephede kalacak oğullarımız. Kızlarımız çeyiz düzmek yerine yavuklularının, kocalarının tabutları üstüne oyalı yazmalarını, simli tülbentlerini bırakacak. Savaş bitmeyecek. Savaşı kutsayan, ölümü topraklarının tek gerçeği sayan iktidarlar oldukça savaş niye bitsin ki? Sadece topraklarını değil, komşularının topraklarını da kanla sulayan yöneticilere ne anlatabilirsiniz ki?

Halkı milis güce çeviren, fetih ve şehadet marşları, dualarıyla savaşa hazırlayan politikacıların ülkelerine vereceği bir gelecek olamaz. Çocuklarımız da vura kıra büyüyor. Bilgisayarlarında, telefonlarında savaş görüntüleri onları savaşın olağanlığına alıştırıyor. Saf çocuk oyunları çelik çomak, köşe kapmaca, elim sende yerini “ölme-öldürme oyunları”na bıraktı çoktan.

Barışa inandırmak artık çok güç olacak halkları. Gündelik yaşamın patolojisi de böyle söylüyor. Minibüste, vapurda, otobüste dirlikli bir günümüz yok. Hastalık yayıldıkça yayılıyor. Öldürmenin helal, yaşamanın haram sayıldığı şu günlerde kimden ne bekleyebiliriz ki?

Varsa yoksa savaş! Zehirlenmiş dillerle dolanıyoruz odalarımızda. Televizyonlarda, radyolarda  bağırıp çağıran, kan ve kin kusan liderler, şiddetle sarılıp sarmalanmış savaş uzmanları... Barış uzmanı diye bir şey duydunuz mu? Savaş uzmanlığı, geçer akçe bir iş oldu ülkede. Ölüm seviciliği, barışın kolunu kanadını kırmak için hazırlanıyor. Cephede ölen askerin, sokakta bombalarla, füzelerle öldürülen çocukların geleceklerinden çok, acılı öyküleri konuşuluyor artık. Şehit ve ölü, birer sayıya dönüştü. Barış diyenler, savaşın kızgın demiriyle dağlanıyor. Ne  kadar sürer bu? Sonsuza kadar... Düşüncelerimizden, kalplerimizden düşmanlığı söküp atmadıkça sonsuza kadar... Bu kir pas atılacak gibi de değil. Mayınları topraklarda aramak boşuna. O mayınlar ruhlarımızda, dillerimizde. Arındırmadıkça savaş yeryüzünden silinmeyecek.

Bunun için bin yıl önce barış şiirleri yazıldı, bin yıl sonra da yazılacak, okunacak. Şairler, barış dediği için sürülecek, aşağılanacak, öldürülecek. Okurlar, kara listelere alınacak. Barış, insanlık tarihinin belleğinde bir karışçık yer bulamayacak. Kabil’in elindeki balta, Habil’in başına ve insanlığın kalbine inmeyi sürdürecek. Barış isteyenler, Oktay Rifat’ın “Agememnon” şiirinde söylediği gibi ”Kesici, delici ve yakıcı silahlarını çevirmişler üstümüze, uzun gölgeli kargılarıyla korkak, topları, havanları, obüsleri, bazukaları gibi öldürücü. / Büyümez desek de büyürler! Bize benzer yüzleri. Tanrıları var zırhlar içinde...”  diyecekler. Savaş tanrıları, hiç dinmesin diyecekler yeryüzünden ağıt ve gözyaşı. Silah tacirlerinin ekmeğine bal ve kan sürülecek yine.  

Şairler, yine savaşsız bir dünyanın özlemiyle yazacaklar elbet. Onlar yazdı, yazıyor diye barış gelecek mi? Gelmeyecek ama şairlerin ve insanlığın güzel günlere inancı tükenmedikçe barış için savaşımı da bitmeyecek. Şairlerin bir işi de bu değil mi? Olmasa da şiirin güzel, küçük yalanlarına inandırmak insanlığı. Oktay Rifat’ın şair kardeşi Melih Cevdet Anday da böyle yapmış şiirinde, küçücük bir umut kalsın diye Pandora’nın kutusunda. Söz Anday’ın ve onun “Yalan” şiirinin: 

Ben güzel günlerin şairiyim 
Saadetten alıyorum ilhamımı 
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum 
Mahpuslara affı umumiden... 
Çocuklara müjdeler veriyorum 
Babası cephede kalan çocuklara... 
 
Fakat güç oluyor bu işler 
Güç oluyor yalan söylemek...

www.evrensel.net