Şöhret ve korku


30 Kasım 2017 04:15

“Bir gün herkes on beş dakikalığına meşhur olacaktır.” diyor Andy Warhol.
       ’60’ların pop kültür öngörüsüydü bu söz.
       Öngörü, bugün gerçeğe döndü.
      Berberden sünnetçiye, nalbanttan emlakçıya, bakandan cumhurbaşkanına duvar afişlerinde gördüğümüz afili fotoğraflara şaşmıyoruz artık.
      Dizginsiz bir kendini beğenmişlikle her yerde adını yüzünü dolaştıran memur, küçük esnaf, serbest meslek sahibi, siyaset erbabı Warhol’ün sözünü yaşam düsturu bellemiş, ün isteğiyle kavrulup duruyor. Hepsinde de küçük dağları ben yarattım edası, bir böbürlenme, bir kasılma...
      Ne için?
      15 dakikalık ün için...
      Karısını, çoluğunu çocuğunu, dünürünü, baldızını doğrayan katil bile ekranlarda kameralara sırıtıyor: “Ünlü olmak istedim.”
      Katliam bile bir şöhret yoluna dönüştü.
      Alçak gönüllülük, erdem değil, aptallık oldu.
      İnsan, ruhuyla değil, yüzüyle yaşıyor.
      Yeter ki on beş dakikalığına ünlü olsun.
     Ancak politikacıların gün yirmi dört saat görünme isteği, on beş dakikalık şöhretle değil, yitirme korkuyla açıklanabilir çünkü onlar, şöhretlerinin on beş dakikadan fazla olduğunu bilirler ve bu şöhreti çeşitli araçlarla korumaya çalışırlar.
     Her yere fotoğraflarını asan, astıran liderlerse ruhlarındaki korkuyu bastırmak için yüzlerini halka bir tehdit aracı gibi dönerler.Yönettikleri ülkeyi görüntüleriyle bunaltıp boğarlarken buyruğundakilere de güvenmediklerini sezdirirler. Her şeyi kendileri yapmak isterler. En sıradan işlerde bile adlarını ve yüzlerini çarşıya pazara çıkarmaktan kaçınmazlar.
     Bay E’nin de son zamanlardaki ruh ahvali budur.
     Bir liderin fotoğraflarını afişlere yerli yersiz boca etmesinin başka açıklaması olabilir mi? Her konuda dil dökmenin, kimseyi konuşturmamanın nedeni de kimseye güvenmemek ve başkalarının yanlış yapmasından korkmak olabilir kuşkusuz.
     Tüm baskıcı liderlerin özelliği sayılabilir bu telaş. Bu liderler, her şeyin sevabını üstlenirler. Onlara göre başarılarında hiç kimsenin payı yoktur.
      Brecht de okumuş işçisine bunun için can alıcı sorular sorduruyor “Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiirinde.
      Brecht’in işçisine kulak verirseniz diktatörlerin ün tutkularını ve korkularını daha iyi anlayabilirsiniz. Hiçbir zafer ve yenilgi, tek adamların yüzlerine sığdırılamaz.
     Bay E. de zaferde ve hezimette yalnız değildir. İktidara yalnız gelmedi, iktidardan yalnız gitmeyecek. Tarih ve diyalektik böyle söylüyor.     
      Köşeyi  Brecht’e bırakıyorum.

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? 
Kitaplar yalnız kralların adını yazar. 
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan, 
kim yapmış Babil’i her seferinde? 

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar 
altınlar içinde yüzen Lima’nın? 
Ne oldular dersin duvarcılar 
Çin Seddi bitince? 
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok! 
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler? 
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri? 
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer 
dillere destan olmuş koca Bizans’ta? 

Atlantis’te, o masallar ülkesinde bile, 
boğulurken insanlar 
uluyan denizde bir gece yarısı, 
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender? 
Tek başına mı aldıydı orayı? 
Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar? 
Bir aşçı olsun yok muydu yanında? 
İspanyalı Filip ağladı derler batınca tekmil filosu. 
Ondan başkası ağlamadı mı? 
Yediyıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış? 
Yok muydu ondan başka kazanan? 

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı. 
Ama pişiren kim zafer aşını? 
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam. 
ama ödeyen kimler harcanan paraları? 

İşte bir sürü olay sana 
Ve bir sürü soru.

www.evrensel.net