Kitap kurtları ve fareler


02 Kasım 2017 04:51

“Titus, ne şiir okur
Ne hikâye ne roman
Ne yapsın zavallıcık
Vakti yok ki yazmaktan.”

Böyle diyor epigramında Hildebrand Jakob.

Okumayıp yazsak o da iyi. Okumaz yazmaz bir toplum olduk. Okuyana deli diyorlar çarşıda pazarda, bedestende arastada.

Üç beş yıl önce... Antalya’da günlük güneşlik bir hava... Deniz kıyısında bir duvara tünemiş, Eduardo Galeona’nın “Kucaklaşmanın Kitabı”nı okuyorum. Altmışlı yaşlarda iki hemşehri yaklaşıyor yanıma. Biri parmağını burnuma soka soka, arkadaşına söyleniyor:

“Manyak bu.” “Ta bilmem nereden gelmiş, bu güzel havada kitap okuyor.” “Bunlar böyle işte!”

Saçımdan sakalımdan, beni Batılı gezgin sandığını anlıyorum, bir şey demeyeyim diyorum ama şeytan bırakmıyor:

“Çocuklarınız size benzemesin, zırcahil olmasın diye bizim gibi manyaklara gerek var!”

Hemşehrinin alı al, moru mor...

Kem küm ediyor, toparlamaya çalışıyor ama dağarcığı yetmediği için battıkça batıyor. Şükür ki arkadaşı Frenk ellerinde az buçuk kalmış da Batılıların ne kadar medeni insanlar olduklarını, okuyarak toplumlarını nasıl bayındır kıldıklarını anlatıyor. Özür diliyor.

“Arkadaşım seni yabancı sandı.” diyor.

Özür mü hakaret mi anlamıyorum. Frenk seyyaha hakaret serbest, yerli seyyahtan özür, “özürlü.”

Özürlü bir halkız. Bezelyeli baklava, patatesten kaşar peyniri, kiremit tozundan kırmızı biber üreten kafamız, bir satır hikaye, bir iki dize  okumaya yetmiyor.

Hikayeyi bilirsiniz:

Almanya’da Deutsche Mark dönemi. Almanlar, abur cubur makinelerini akşamları açıyorlar. Makinelerde tek yiyecek, içecek kalmamış ama kasada Mark da yok. Paralar su olmuş akıyor. Makinelerin altından sular seller gidiyor.

Alman zabıtası takibe girişiyor şeytanın aklına gelmeyen bu düzeni dolabı kim becerir diye. Birkaç gün sonra iki Türk, iş üstünde yakalanıyor. Mark süsü verilmiş buzdan para kalıplarıyla makinelerden ganimeti kaldıranların Türkler olduğu anlaşılıyor.

Türk zekası, diyeceksiniz. Ben de öyle diyorum.

Aziz Nesin’nin yüzde biçtiği aptallık oranından zekamızın kalan kısmını okuma yazma için kullansak kendimizi donatmamız, aydınlanmamız ve memleketin başına çöreklenen cehaleti de silkip atmak kolay olacaktı kuşkusuz.

Türkiye Yazarlar Sendikasının kitaplarını sendikanın yeni odasına taşıdık bir iki hafta önce. Kitaplar, bekledikleri yerde azıcık küflenmiş, odaya asansörle taşıyoruz. Ortalık da azıcık küf kokuyor. İş merkezinin sahibi kükreyerek geliyor:

“Üç kuruşluk kitaplar için milyarlık asansörümü mahvedeceksiniz!”

“Bu kitapların tarihi, senin asansörünün icadından eski, büyükannenizi de bu kitaplar büyütmüştü.” diyorum.

“Sefiller”in dehası Victor Hugo’nun “Bir insanı uygarlaştırmak için işe büyükannesinden başlayın.” sözünü işitmiş midir o sefil ağız? Sanmıyorum. 

Ben Red Kit’ten başka kitap okumam diyen başbakanların, öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir, diyen cumhurbaşkanlarının baş olduğu bir ülkenin kuyruğunu varın siz düşünün!.

Böyle başa, böyle tarak; baş nereye giderse kuyruk da oraya gider; imam yellenirse cemaat defni hacet, diyen veciz sözlerin devamı adliyede biteceği için takdiri siz kıymetli okurlara bırakıyorum.

Sözüm size değil elbette. Sizin okuduğunuzu biliyorum. Kusura kalmayın, sizde de kabahat az değil! Başımıza ne gelirse sizin okuryazarlığınızdan geliyormuş. Ben değil, devlet-i âli söylüyor.

Bu tuhaf köşe yazısını tıfıl bir polisin Gezi direnişinde hem gaz sıkıp hem küfür ederken söylediği sözle ve bugün kitapların başına gelen belalarla bitireyim diyorum.

Gezi’nin civcivli günleri... Kadıköy’de gazcı inzibatiye, cazcı çapulcuları kovalıyor. Okumuş yazmış gençlerin demlendiği meyhanelere doğru fişek yağıyor. Sokak toz duman... Gençlerin birkaçı polislere doğru yekiniyor. Gazcı polis, cazcı gençlere ağzını burnunu köpürterek bağırıyor:

“Ulan, hep okuduğunuz için oluyor bunlar. Okuyorsunuz, kafanız karışıyor.”

Gerisi okkalı bir küfür! Demeye terbiyem müsaade etmeyecek.

Şimdi soru şu:

Antalya’daki hemşehriler, iş merkezi sahibi, Kadıköy’deki sinkafçı polis arasındaki farkı bulur musunuz?

Ve ülkeyi yöneten vekil vükala, başbakan sonbakanla Alman’ın erzak dolabına dadanan Türklerin arasındaki farkı...

Sevgili okur, 4 Kasım-12 Kasım arasında İstanbul TÜYAP Kitap Fuarına gelirseniz bu yüzyıllık meseleyi yeniden didikleriz belki.

Bekliyorum.

Onlar ne şiir okuyorlar çünkü ne hikaye ne roman... Kitap topluyorlar, kitap yakıyorlar. Okuru, okuyanı aşağılıyorlar. Cehalet de böyle palazlanıyor.

Kültür Bakanının 1982-2014 yılları arasında bağış, hibe, devir ve satın almayla kütüphanelere alınan kitaplardan 139 bin141’inin kanun hükmünde kararnameyle “okuyucu hizmetinden çekildiği” kitaplar için “Adli tahkikat yapıldığı, toplatıldığı”  açıklamasını duymuşsunuzdur. Kapatılan yayınevleri, dergiler, gazeteler de cabası...

Benden duymuş olmayın, Milli Kütüphane’nin de Saray’a alınacağı fısıldanıyor. Onca kitap, çürümeye bırakılabilir.

Kitap kurtlarıyla farelerin savaşını siz düşünün artık. Aydınlıkla karanlığın savaşını...

Kitap kurtları kazanacak! Kitap Fuarı da bunun için 36 yıldır açıyor kapılarını.

www.evrensel.net