Kin ve din


05 Ekim 2017 05:25

Üç semavi din.
Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık.
Üçü de “Kin tutmayın!” diyor.
    Yunus Emre de
    “Biz kimseye kin tutmayız
    Eller dahi yârdır bize
    Nerde ıssızlık var ise
    Mahalle şehirdir bize

    Adımız miskindir bizim
    Düşmanımız kindir bizim
    Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize.” derken çağdaşı Mevlana’nın “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel. 
İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest ol, yine gel.”
sözünü yineler gibidir.

“Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” diyen büyük ozan, yalınlığın, içtenliğin, 
hoşgörünün Anadolu anıtıdır.
       
Hoşgörünün, eşitliğin dilini kullanır. Barışçıl, hümanist bir ozanda olması gereken dilini.

    “Ellerin kâbesi var
    Benim kâbem insandır
    Kuran da kurtaran da
    İnsan oğlu insandır

    Ellerin kâbesi var
    Benim kâbem sevidir
    Kuran da kurtaran da
    Sevili insanlardır.”
diyor bu çağın ozanı Ruhi Su da.

    Ozanların dilidir bu.
    Kirlenmemiş, arı duru...
    Dil ve vicdan, şiirde değil; kıyıcı siyasette bozulur, kirlenir.
       Gündelik politikanın hırsla, öfkeyle ve acımasızlıkla örülen ruhu, siyasetçinin dilini de zehirler. Kendisi gibi yaşamayana, kendisi gibi düşünmeyene, kendisinden olmayana diş biler, onu değersizleştirmeye çalışır. Her şey kişisel ve politik çıkarları içindir çünkü.
       Bu kaba dilin derdi, sevmek ve sevilmek değil, çıkarına uyacak, yönetimini kolaylaştıracak yolları denemektir.
       Bu yollar bazen yalanla bazen baskıyla döşenir. Bunun için de halkı birbirine düşürmek, dini kinle bezemek, baskıcı yönetimlerin önemli silahıdır.
      Bu silah, kendi düşüncesinden, kendi partisinden olmayana doğrultulur her zaman.
      Sadece doğrultulmaz, kin ve kan kusan bir ölüm makinesine dönüştürülür. Silahın kurşunu kin, ideolojisi ise dindir.
      Kunt, zorba yönetimler; dinin adalete çağıran, iyilikle bezenmiş saflığını düşünmez, onu ideolojilerinin tek parçası kılar.
      Dindeki bozulma, dine değil, uygulayanların çıkarına ilişkindir. Saf inananın namazı niyazı, orucu ya da haccı dinbaz yöneticilerin elinde kötüye kullanılır.
     İnananlar, kendilerini yönetenlere kanarak; saf inançlarını onların kucaklarına bırakabilir. Yöneten-yönetilen ilişkisinde görülen bu boyun eğiş, inananın yaşamını yönetene bırakmasıyla daha da katılaşır. Toplum, etiyle kemiğiyle baskıcı yöneticilerin emir eri olur.
     Kinle yönetilen ülkelerde din de siyasal şiddetten payına düşeni alır.
     Radikal dincilikte görülen durum budur.
     Köktendincilik, toplumu inananlar ve inanmayanlar diye ayırır ve giyotinini inanmayanların boğazında sınar. Saldırır, aşağılar, tutsak eder, sürer, öldürür.
     Günden güne sertleşen, daha doğrusu sertleştirilen dinsel akitler, akideler dini toplumsal tutkal olmaktan çıkarıp ayrıştırıcı, ötekileştirici keskin bir makasa dönüştürür.      
     Mezhepçilik, tarikatlar arası çatışmalar toplumsal esenliği bozan kanlı bir oyuna dönüşür, din tacirleri oyuna halkı da katar. Düzeni değiştirmek için gereklidir bu oyun.   
     Bu ayrıştırma, siyaset katında da oluştuğunda siyasal erkin ötekileştirme tasarısı işlemeye başlar.
    Türk, Kürt, Ermeni, Sünni-Alevi kavramlarının gündelik yaşama bu kadar boca edilmesinden bu ötekileştirme dilini anlamak gerekir. Bu dil, meşrulaştırdığı ötekileştirmeyi olağan siyaset diline dönüştürür.
     Diyelim ki Türk siyasetçiler Meclis’e, Kürt siyasetçiler Kandil’e gider. Sünnî’nin cenazesi ipeklere sarılır, Alevi’nin cenazesi mezarlıktan kovulur. Katiller kahraman, kurbanlar canavardır.
     Ülkede oynanan dinsel ve siyasal oyun, ne yazık ki kan dondurucudur.
     Balık baştan kokuyor.
     Toplumu yöneten, yönlendiren din ve kindir.
     Rüzgâr ekerek fırtına biçilen toplumda artık kine bulanan din de bir huzur yolu olmaktan çıkmış, herkes için cehenneme giden ateşten bir yola dönüşmüştür.
      Asıl tehdit ve tehlike buradadır.   

www.evrensel.net