Kimin dili?


21 Eylül 2017 05:00

Dil Bayramı için...

”‘Evet, evlerimizde bir kahve kültürü ve kahve estetiği hâlâ da süregidiyor.” Acaba, rahatça  böyle diyebilir miyiz? Hiç değilse bir acı kahvemizi içmek için bekliyoruz, diyenlerimiz kaldı mı? Ehlikeyif büyüklerimize taze elden taze kahve pişiren genç kızlarımız var mı hâlâ? Bilemiyorum.

Bu kadarcık bir yazıyı bile öğrencilerime okuduğumda ilk sözleri “Artık ‘ev oturmaları’nda Coca Cola içiliyor, hocam” olmuştu. Gelenekçi değilim, kahve olmayıversin ama onun yerine geçecek de “tezgahını sömürü üzerine açmış” bir başka araç  olmamalı. Çocuklar, daha da ileri giderek günlerde, gezeklerde, dünürlüklerde kahvenin yerini Nescafe’nin, Coca Cola’nın, İce Tea’nin aldığını söylediklerinde iyi kötü onların da bu kuşatmanın ayırdında olduklarını anladım. Bu neyi değiştirir?

Dil Bilimci, Öykücü Feyza Hepçilingirler’in, öğrencilerle yaşadığı anekdot ilginçtir. Hepçilingirler, öğrencilerine “çıkın” sözcüğünün anlamını sorar. Öğrenciler de bir ağızdan “tavuk” karşılığını verir. İngilizce “chicken” (tavuk) sözcüğünün ses çağrışımıyla verilen bu yanıt, dilin artık düşünmemize yetmeyen bir iletişim aracı olduğunun çarpıcı bir göstergesi.

İnsanın geçmişi biçimlediği aracın geçmişinden, ona taktığı addan bağımsız değildir. Bu, yöneten-yönetilen ilişkisine benzer. Uygarlık, bu ilişkiye bağlı gelişir. Yöneten insan, eşyayı yalnızca kendi varlığı için değil, toplumun gelişimi için de kullanır ancak bu saflık ve kendiliğindenlik, insanla nesne arasına yabancılaştırma ögelerinin girmesiyle bozulur. Bu durumda nesne, kendisini çağırdığımız “ithal ad”ıyla ve ona bu adı koyan yayılmacı dille değer bulur. Böylece de kırk yıllık kahvenin yerini Nescafe, ayranın  yerini Coca Cola, mektubun yerini mail alır. Doğallık yerini “marka”ya ve “imaj”a bırakır. Yiyecek içecek, giyim kuşam gereksinim olmaktan çok, sunulan, pazarlanan bir değere dönüşür.

Egemen kültür, baskıladığı yerli kültürü modadan spora, spordan siyasete, siyasetten sanata, sanattan teknolojiye kadar etkiler ve en önemlisi de hepsinin ortak ifade aracı olan “ulus dili” kuşatır. Kuşattığı kültürde reklam, ödül, kampanya gibi pazarlama yöntemleriyle “markalama, kopyalama- plakalama modelleri” oluşturur.

Bu modeller, yabancılaştırma araçlarıdır. Amerikan kültürü bugün bu modelleri, eski Amerikan büyük sürü sahiplerinin, sürülerinin karışmaması için sığırlarına vurdukları “sıcak damgalar” gibi, ayakkabılarımıza, gömleklerimize, iç çamaşırlarımıza işledikleri özel markaları kullanarak uyguluyor.

Ulus dili, bu baskıyla anlamından ve kimliğinden koparak kuşatıcı dilin egemenliğine giriyor. İşte bu yüzden dünya pazarlarının dili, Amerika’nın dili olmuştur. İletişim araçları da bu dili ve pazarı kendi yaşam kültürüne dönüştürerek bozmakta, ulus dilinin yerleşik kalıplarını dağıtarak kendine benzetmektedir. Halkın doğallığını, dostluğunu yansıtan güzelim “çat kapı deyimini, bir internet  tabelasında “ Chat Kapı”ya çevirmek,  bir dönerci dükkanının camına “Dönerch”; bir şans oyunu bayisinin kapısına “Derwish” diye yazmak bu bozulmayı görmek için yeterli sanırım.

1993 yılında Üsküp’ten Kapıkule’ye yolculuğumda beni en çok şaşırtan, üzen, eski Yugoslavya’nın ve Bulgaristan’ın kısa bir sürede Amerikan mallarının tabelalarıyla örülmüş olmasıydı. Üsküp’te “cafe”lerde, “pub”larda, “disco”larda 1950’lerin üçüncü sınıf Amerikan şarkılarıyla hoplayıp zıplayan Makedon gençlerini de bu dil-kültür kuşatmasının yıkıcılığını düşünerek anlamaya çalışmıştım.

Yeni dünya, yeni bir düzen istiyordu. Kızıl Meydan’da “Mc Donalds”ları, Pencap’ta “Levis”ları, Sina Çölü’nde “Coca Cola”ları diliyle kültürüyle yerleştiren ama Amerikan halkının bile olmayan yalnızca sermayenin olan yeni bir düzen...

Şimdi Doğu’dan Batı’ya, bu Dil Bayramı’nda Konfüçyüs’ün şu konuşmasını düşünmenin zamanı değil mi?

“Konfüçyüs’e sormuşlar:

– Bir ülkeyi yönetmeniz istenseydi öncelikle ne yapardınız?

Düşünür, beklemeksizin şu yanıtı verir:

– Doğal ki dile çekidüzen vermekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa sözcükler düşünceleri iyi ve doğru aktaramaz. Düşünceler yerinde aktarılamazsa yapılması gereken işler yapılamaz.

Görevler yerine getirilemezse kültür ve gelenek bozulur. Kültür bozulursa adalet yolundan çıkar. Eşitsizlikler baş gösterirse halk ne edeceğini, nereye gideceğini bilemez. İşte bundan ötürüdür ki hiçbir şey dil kadar yıkıcı ve onarıcı değildir.”

    Konfüçyüs haklı. Evet, daha da geç olmadan bilgeye kulak vermenin zamanı! Dil, düşüncenin eviyse bu evin odalarını, avlusunu, balkonlarını ev sahiplerinin kullanabilmesi için evet! Dil bumerangını daha da yanlış, kötü kullanıp düşüncelerimize daha fazla zarar vermemek için evet tam zamanı!

    Dilin sahibi, onu özgürce kullanma gücüne erişmek için öncelikle kültürel bağımsızlık savaşımını vermelidir ancak o zaman ulus dili, bütün kuşatmaların üstesinden gelebilir.

    Dil Bayramı da bu kuşatmaları görüp sömürücü kültürden ve onun dilinden kurtulmak için bir başlangıç olur belki. 

www.evrensel.net