Anlaşıldı, bu limana başka balık vurmuyor…


14 Haziran 2011 08:38

Geçtiğimiz pazar günü hava biraz durgun gibiydi, hatta yağmur ha yağdı ha yağacak gibi oldu bir ara, sonra güneş açtı. Olta atmadan, sırtı (su üstünde hareket halindeki bir teknenin arkasından bırakılan seğirtme) çekmeden duramayan insanlar limana üşüşmüştü. Limanda olta sallayanlar yanı sıra, denizin ortası balıkçı tekneleriyle doluydu. Bir tekne geri döndü, vardım yanına, içinden inenle konuştum. Bu kere ille de mercan diyorlardı, ama bir türlü olmuyordu, mercan hiçbirinin oltasına vurmuyordu. “Verimsiz” dedi.  
Bir süre sonra bir tekne daha döndü. İçinde iki kişi… “Nasıl durum” dedim birine, “sorma beyim” diye asık suratla yanıtladı. “Dip oltası ile mercan avlamak istedim, dünden gelen kolyozları yem olarak kullandım, iki iğneli mercan takımımı yemledim. Avlandığım yer 77 metre. Demir atmadan avlandım, Allahtan akıntı da çok azdı, yani tam istediğim gibi. Takımım çok güzel. Sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırdım,  yukarda bekleyen martım bana bir şeyler söylemeye başladı. O konuşmaya, mercan da tık tıklamaya başladı. Yemle oynadı kerata. Ufak bir kıskandırma yaptım, yemedi. Takımı tam olarak yatırdım gene yemi tırtıkladı. Gayet yavaş olarak yukarıya doğru kaldırdım hoooooop işlem tamam. Çok güzel, kafa ata ata geliyor. Mercan avının en güzel anı, yemi alışı ve kafa atarak gelmesi… Umutlandım. Üç beş adet daha avlarsam bu akşam arkadaşlarla güzel bir mercan tava-rakı yaparız diye düşünürken ve de balığı tam teknenin içine savuracakken, bakıyorum bir de ne göreyim! Kaya balığı değil mi gelen?”
Kıyıdakilerden biri zargana avlayabilmek için sürekli at-çek yapıp balığı gaza getirmeye çalışıyordu. Bunun için de başlangıç yemi olarak satın aldığı tazecik istavritlerin kuyruk altını kullanıyordu. İlk zarganayı alsa, sonrasında yemi zarganadan yapacaktı, ama olmadı, alamadı.
Conta Kaptan, termosundan tavşankanı çayını yudumlarken, yanındaki morali bozuk olduğu her halinden belli olan arkadaşını da teselli etmeye çalışıyordu. “İnşallah bir dahaki sefere kıçtan takma motor almazsın” dedi. Hırsızlar devamlı olarak, kıçtan takma motorlara dadanmışlar, içten takma teknelere ellerini bile sürmüyorlarmış.” Arkadaşı başını iki yana salladı: “Hırsıza kilit olur mu yahu” diye dertlendi. Olur mu?  
Neyse! Deniz çok güzel, bu havada mercan olur diyorlar. Conta Kaptan takımları hazırlıyor, Sardalyelerden kestiği yemleri göstererek: “Şuraya bak” diyor, “hepsi cam gibi, buna gelmeyecek balığın…” Sövüyor. Derinlik 59 metre, deniyor, ama hiç balık vurmuyor. Conta Kaptan takımlarını toplayıp daha ileri, buruna doğru gidiyor. Oltayı atar atmaz “vurdu” diye bağırıyor. Burada derinlik 85 metre, Conta Kaptan, iki adet kaya balığını birden çekiyor. Başı büyük, dudakları iyi gelişmiş, çirkin mi çirkin bir balık bu. “Tadı da yoktur bunun” diyorum. Conta Kaptan: “Sen onu bırak bey” diyor ve ekliyor: “Sinir oluyorum. Lidaki için attığım oltaya da kaya balığı geliyor. Mercan, karagöz için atıyorum gene bu balık. Isparoza atıyorum, daha yem dibe inmeden gene bu geliyor. Kol gibi kefale sallıyorum, parmak kadarları oltaya saldırıyor. Sinir oluyorum be, sinir oluyorum.”
Sağımda, sonradan şivesinden Rum olduğunu anlayacağım iyi giyimli biri beliriyor: “O da bir şey mi vre” diye söze başlıyor.“ “Ne zaman sinagrida, aterina, orofos, lagos, bakalyaros, garides, karavides, kalamari, fangri, ohtapodi, melanuri, barbuni avına çıksam hep bu bir boka yaramayan balık gelir beni bulur.” Gidip bir banka oturuyorum. Yanımda oturan: “Ben bıktım, bıraktım bu işi” diyor. Vakti zamanında kılıç, kalkan, kuzu (akya), gelincik, gümüş, çipura avına çıkarmış ve hep bu kaya balığıyla karşılaşırmış. Bıkmış.
Limandan ayrılıyorum, kalabalığa karışıp “halkın” arasında yürüyorum. .  
Anlıyorum da, kime nasıl anlatsam diye düşünüyorum.
Kendi kendime konuşuyorum: “Bu limana başka balık vurmuyor” diyorum.
Bilinçsizce yürüyen, koşan, itişen “halkın” arasında, bilincimi zerre kadar kaptırmadan öylece dalgın yürüyorum.
Hayret!
Bu limana başka balık vurmamasına gene şaşırıyorum.  


36 BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİNİ KUTLUYORUM, KUCAKLIYORUM

Seçim günü gecesi sabahın ilk saatlerine kadar İMC-TV’de Ertuğrul Mavioğlu’nun yönetiminde sonuçları tartıştık. Dolayısıyla, yorumlarımı yeniden yayınlamayı gereksiz görüyorum. Dinleyenler dinlemeyenlere anlatsın, olsun bitsin. Geçen hafta (Bkz: Evrensel-08.06.2011) oyumu “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”nun seçim bölgemdeki bağımsız adayına vereceğimi, eğer onu Ankara’ya gönderebilirsem, kendimi yaptıklarının ve yapacaklarının en yakın takipçisi ilan edeceğimi ilan ettim. Kendi bölgemde oyumu Sırrı Süreyya Önder’e verdim. Önder’i de, “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”nun seçilen diğer 35 adayını da yürekten kutluyorum, sevgiyle kucaklıyorum.
Hiç kuşkunuz olmasın ki, beklentilerimi huzurlarınızda kendilerine ileteceğim ve burun mesafesi yakınlığında izleyeceğim. Diğer taraftan, başarıları için elimden ne gelirse esirgemeyeceğim. 


KIZ HANDE, BU ÖFKE BU KİN NİYE?

Hande Ataizi’nin, Tiyatro İstanbul yapımı “Özel Hayatlar” adlı tiyatro oyununda birlikte oynadığı Cihan Ünal’ın kendisini taciz ettiği açıklamasının ardından akan sular bir türlü durulmuyor. Bırakın magazin basınını, tiyatro camiası bile bu entipüften haberle çalkalanmakta.  
Hande Ataizi (1973), İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunu bir genç kadın. 1996 yılında “Mum Kokulu Kadınlar” filmiyle ünlendi, hatta bu filmdeki rolüyle “Altın Portakal” ödülünü aldı. Hande’nin, “Altın Portakal”ı almasında, özellikle filmin çıplak sahnelerindeki başarılı oyunculuğunun etkisinin oranı sinema yazarları arasında uzun süre tartışıldı ya neyse!
Derken, magazin basınını çıplak fotoğrafları süsledi(!). “Frikik“ verdiği videolar internete indi. Özellikle, estetikli burnunu gazetecilere göstermemek için, bulunduğu mekânın tuvaletinden kaçmaya çalışırken görüntülenmesi, dama konmuş karga gibi bir avaza çığırması gündemi uzun süre işgal etti. Cem Davran’la yaptığı, ‘İki Kere Kiki’ programında manken Sevda Demirel’den de canlı yayında okkalı bir tokat yedi.
Sonra, göğüslerini toplattı, yirmi dört saat süren bir evliliğe imza attı, son olarak iki aylık düşük yaptı. Bir ara, Fazıl Say ile (de) yaşadı. İşadamı Philip Amram ile beraberken işlerine ara verdi, gitti bir süre New York sokaklarını arşınladı. Amram ile ayrıldığı dönem, ciddi maddi sıkıntılarla boğazlandı. Hatta o dönem, Volvo marka otomobilini satmak zorunda kaldı. “Özel Hayatlar”la birlikte sıfır kilometre 2011 model Volvo S80 siparişi verdiğini açıkladı. Magazinciler: “Sahnede sevişti, arabayı kaptı” diyerek, bir tiyatro oyununa ve oyuncusuna bir kez daha edepsizlik yaptı.
2010-2011 sezonunda tiyatro oyunculuğuna soyundu. Ne yalan söyleyeyim, “Özel Hayatlar”da Amanda Priyenne rolünde hocası Yıldız Kenter’in yüzünü kara çıkarmadı, alkışlandı.  Eleştirmen amcası olarak, onu artık sahne üstünde de sıklıkla görmek istediğimi yazdım (“tiyatro… tiyatro”-Şubat 2011). Alıcılarım umut salgıladı. Hande’nin geçmişi, belleğimdeki yerini “tiyatrocu Hande”ye bıraktı.  
Gel gelelim olmadı.
Tiyatro İstanbul ile 1 yıllık sözleşmesi varken, Gencay Hanımı da, yılların oyuncusu Cihan Ünal’ı da zor durumda bıraktı. “Resmen saldırıya uğradım” diyerek, Gencay Gürün’ü aradığını, Gürün’ün: “Şekerim çok haklısın. Ben de öyle düşünüyorum. Bu sahnelerin senin dediğin şekilde olması gerekiyor” dediğini anlattı.
Koskoca Gencay Gürün bu! Durur mu? Hande’nin açıklamasını anında yalanladı. “Eğer bana böyle bir taciz yaşadığını söylese şok geçirir, şaşkınlıktan düşüp bayılırdım. Çünkü böyle bir olayın olasılığı yok.  Acaba hayal dünyası mı geniş, öyle bir şeyi mi var? Hiç olmayan bir olay uydurulur mu” diye yakındı. Hande de Hürriyet’ten Ayşe Arman’a “Gürün’le 21 dakika 41 saniye telefonda konuştuk. Yaşadığım tacizi anlattım. Savcılık o konuşmayı çıkarsın” diye mesaj attı.
Hande’nin yıllar önce “Dönme Dolap” isimli oyunu okuma provasında bıraktığı da, “Özel Hayatlar”la yeniden gündeme geldiği de, bu oyunla “iade-i itibar” sağladığı da, tiyatroyu mancınık yaparak televizyonda “paravan açılsın” programında iş bulduğu da artık biliniyor.
Eee… Ne edersiniz, “paravan” bu, perde”den daha çok para getiriyor. Ama kim ne derse desin, Hande böyle bir olaya adını yazdırmakla hata ediyor. Tiyatro dünyasını içinde varolduğu, yetiştiği, üne eriştiği, “kimin eli kimin cebinde” dünyasıyla karıştırıyor. Tiyatromuzun devlerinden Cihan Ünal’ı zan altında bırakıyor, “Tecavüzcü Coşkun” karakteriyle bağdaştırıyor.
Ayıp ediyor!
Bize de, Gencay Gürün’e (âcizane): “Bırakın iplikçilerin söktüğü ipliklerden dökülenleri, bundan böyle gerçek tiyatrocular ile oyun yapın” demek; kızımıza da: “Kız Hande, bu öfke bu kin niye” diye sormak kalıyor. 

evrensel.net
www.evrensel.net