Yalnızca ekmek için


29 Haziran 2017 04:15

113 gün.

Bugün yüz on üçüncü gün.

İlkyaz da bitti, yaza girdik.

Bayramlar seyranlar...

Yine ölümler, öldürmeler.

Ülke yine kan çanağına doğranmış ekmek gibi sası ve umarsız.

O ekmeği yedirmek istiyorlar Nuriye ve Semih öğretmene de.

Yemeyeceğiz diyor onlar. 

Bu ülkenin ekmeği bu denli kanlı olamaz, bizim ekmeğimiz apak, bereketli.

Emeğimizin ekmeğini yemek istiyoruz, diyorlar.

Sizin ekmeğiniz küflü, suyunuz acı.

Kendi ekmeklerini yemek için onurlarını yatırdılar ölüme.

İşimizi geri istiyoruz, diyorlar. 

İşimizi, aşımızı ve onurumuzu...

İki genç insan.

İki onurlu eğitimci.

Özgür sandıkları bir ülkede haklarını arıyorlar.

Yalnızca ekmek için.

Bunun için yattılar ölmeye.

Brecht’in “Çalışmak, rüzgârdır yelkenlerde

Çalışmak süt, ekmek, dokuma...” dizelerini ışıtmak için.

Süt, ekmek ve dokuma için emeğin ve onurun yelkenini şişirmek istiyorlar.

Ama şimdi bir yelken gibi sönüyor tazecik ciğerleri.

Ölüm eşikte değil, iç odalarda dolaşıyor. 

Tüm kapıları zorbalar tutmuş, ellerinde Azrail tırpanları... 

Vekilleri, bakanları, başbakanları, cumhurbaşkanları, polis şefleri, mutlu aile babaları... 

Ölsünler, diyorlar.

Ne bir söz ne bir adım...

Oysa bir sözcük yetecek, ölümün elinden almaya o genç bedenleri.

Bağış değil verecekleri, bahşiş değil.

Yalnızca işlerine, evlerine dönmek istiyorlar.

Çalınmış haklarını geri istiyorlar.

Çok şey mi?

Ne lütuf ne pazarlık...

Onlarsa devletle pazarlık yapılmaz, diyorlar ucunda ölüm de olsa.

Kara kamuysa kendi havasında.

Bayram, şenlik, curcuna...

Kimsenin umrunda değil o çocukların acısı, açlığı.

Onlar diyorlar ki sizin çocuklarınızın geleceği için de savaşıyoruz biz. 

Aç açık yatılmayan bir dünya için onca açlığımız. 

Direncimiz, savaşımımız bunun için.

Ateş, düştüğü yeri yakıyor yine de.

Onca öğretmen, doktor, avukat, akademisyen, yazar, gazeteci işinden ekmeğinden olmuş kime ne!

Vur patlasın çal oynasın!

Kim kiminle nerede? 

Hangi topçu hangi takımla canım cicimde? 

Hangi popçu, kiminle feneri söndürmüş? 

Kara kamunun derdi sadece bu. 

Çocuklar ölüyor.

O çocuklar, kendi çocukları.

Dağlara sürülen, köylerine kasabalarına ölüsü gelen o yoksul delikanlılar gibi.

Ayağa kalkın ve görün az ötede neler oluyor, demek de yararsız artık. 

Kimse dizlerinin üstünde yükselemez güneşe, demek de...

Sürünen bir insanlığın güneşle gerçekle bir işinin olabileceğini düşünmek de boşuna.

Bilinmeli ki Nuriye Gülmen’in ve Semih Özakça’’nın savaşımı insanlığın onur savaşımıysa ölümleri de insanlığın ölümü olacaktır.

Mademki ben bir insanım, bir insanın ölümü benim de ölümümdür, diyordu Dostoyevski.

Bu vicdanı taşımadıkça bu cehennemden çıkış yok. 

Bir aydın, başkasının yarasını kendi yarası bilmiyorsa kime ne onun aydınlığından?

Bir şair, Rimbaud’un sözüne kulak vermeyip “Ben başkasıyım.” demiyorsa kime ne onun şiirinden?  

Ölüme vermemeliyiz o çocukları.

Sözlerimiz, sözcüklerimiz, şiirlerimiz, öykülerimiz yetmiyor bu zalimliği anlatmaya.

Göz göre göre iki insan  kayıp gidiyor avuçlarımızdan.

Göz göre göre insanlık yitip gidiyor ellerimizden.

Ey kasap çengellerinde genç ruhlar gezdiren ülke, bir şeyler yap senin ruhun da sallanmadan o kanlı çengellerde. 

O çocuklar ekmeklerini alana dek dirençlerinin senin de direncin olduğunu bil.

Ama kalbinde onların kutlu sözcükleri dolaşmıyorsa onursuzluğun bataklığı seni de boğsun tüm kanlı iktidarlar gibi.

Ayağa kalk, yalnızca vicdanınla ellerinden tut onların ki düştükleri yerden kalkabilsinler bir tüy gibi.

Ekmek ve insanlık için...

Ayağa kalk!

www.evrensel.net