07 Haziran 2011 10:06

Hıfzı Topuz’dan Nâzım Hikmet romanı

Paylaş

Nâzım Hikmet, geçen yıl doğumunun 108. yılında Küba’da da anıldı. Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı (NHKSV) ve Nicolás Guillén Vakfının birlikte düzenlediği, Türkiye’den getirdiğimiz Mehmet Aksoy (1939)’un Nâzım Hikmet (1901-1963) yontusunu Havana’da bir parka dikmek töreni, önce Havana’da Yazarlar ve Sanatçılar Birliği (UNEAC) Salonu’nda gerçekleştirildi. Törene Kübalı yazarlar, şairler ve sanatçılarla, Küba’nın eski Ankara Büyükelçisi Yazar Ernesto Gomez Abascal ve Türkiye’nin Küba Büyükelçisi İnci Tümay da katıldı.
O kadar mı?
Değil elbette! Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfının Yönetim Kurulu Başkan Vekili Kıymet Coşkun, Yönetim Kurulu Üyesi Gazeteci-Yazar Zeynep Oral’ın yanı sıra, vakfın üyelerinden Yazar Hıfzı Topuz, Yazar Pınar Kür, Gazeteci Nuri Dikeç, film yapımcıları Çiçek Arif (Keskiner) ile Umur Bugay, Antalya Devlet Senfoni Orkestrasının Şefi ve Sanat Yönetmeni Orhan Şallıel, Tiyatro Eleştirmeni-Yazar Zehra İpşiroğlu, Eleştirmen (ışıklar içinde yatsın) Füsun Akatlı, Tiyatrocular Genco Erkal, Zeynep Irgat, Nedim Saban ve elbette Heykeltıraş Mehmet Aksoy da vardı.
Daha da çok kişi vardı.
Ve de o “çok kişi”nin arasında sevgilim ile ben de vardım.
Küba’daki günlerimizden o özel gün, Nâzım’ın doğumunun 108. yılını kutlamak üzere Havana’da Yazarlar ve Sanatçılar Birliği (UNEAC) Salonu’na ulaştık. Gazeteci-Yazar Hıfzı Topuz (1923), Nâzım Hikmet’in 1961 yılında Havana dönüşü konakladığı Paris’te kendisine anlattığı anılarını aktarırken: “Bundan 49 yıl önce Nâzım Havana’dan Paris’e dönmüştü. Kendisiyle bir pazar günü buluştuk. O, Güzin ve Abidin Dino, eşim ve yedi yaşındaki oğlum. Paris yakınlarında Saint-Denis’de devrimci bir topluluğun düzenlediği bir toplantıya katılıyorduk. Arabada Nâzım’a Havana izlenimlerini sordum. ‘Havana Röportajı’ başlığı altında bir şiir yazdığını söyledikten sonra: ‘Bunları istersen yarın sana okurum, ama izlenimlerimden bazılarını şimdi arabada anlatayım, Güzin, Abidin ve Nezihe de duysun,’ dedi ve tatlı tatlı anlatmaya başladı,” diye söze girdi, tüm salonu heyecandan ayağa kaldıran bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda sol elini yumruk yapıp havada sallayarak ve de “Venceremos (Kazanacağız)” diye bağırarak salonun tansiyon ibresini en üst noktaya itti. Nâzım ile Fidel’in karşılaşmasını da anlattı. Hepimiz (Ama kimse alınmasın en başta ben), “Hıfzı Ağabey, neden Nâzım’ı yazmıyorsun yahu? Şunun şurasında Nâzım’ı tanıyan kaç kişi kaldı” diyerek, Hıfzı Topuz’un yıllar yılı kafasının içinde pişirmekte olduğu aşa su katmaya başladık.
Hıfzı Topuz’un son kitabı Hava Kurşun Gibi Ağır’ın tanıtımı, geçen hafta İstanbul’un davet ve toplantı mekanı konseptine yeni bir boyut kazandıran Çengelköy’deki Sophia’nın modern ve konforlu salonunda yapıldı. Yazarın o gün de söylediği gibi, “Hava Kurşun Gibi Ağır” benim anlattığım gibi yayına hazırlanmış. Bir efsane olan Hıfzı Topuz, o bitmez tükenmez enerjisiyle elli yıldır beyninde oluşturduklarını, 1961 yılında Paris’te bizzat tanıştığı şair ile konuştuklarını, kendisinden dinlediği anıları, ortak dostları Vâlâ Nurettin Bey’den, eşi Müzehher Hanım’dan, Abidin Dino’dan, Pertev Naili Boratav’dan, Orhan Kemal’den, Faik Bercavi’den edindiği anekdotları mükemmel üstü devinen belleğinde harmanlamış, “Trrrrum,/trrrrum,/trrrrum!/trak/tiki tak” çalışan güzelim beyni içinde bir güzel yoğurmuş. Ortaya Nâzım’ın değişik açılardan ele alındığı bir gökkuşağı doğmuş.
Hava Kurşun Gibi Ağır, Hıfzı Topuz’un aşınmamış demokrasi tutkusu, okurunda bellek yaratma ısrarı açısından da fevkalade önemli bir eser. Daha önce Sabahattin Ali, Atatürk, Fikriye, Abdülmecit gibi adları romanlarında anlatan Topuz, bu kez Nâzım Hikmet’in kişiliğini ve yaşamını roman kurgusu içinde ve de konuşma biçeminde ballandırmış. İnsanlarla ilişkilerindeki halini yansıtmış, dostluklarını sadece bir dostunun kendisiyle olan ilişkisi üzerinden değil, bütün dostlarıyla olan ilişkilerini gözlemleyerek anlatmış. Nâzım’ın ideolojisi, yakından bildiğimiz TKP içindeki sorunları ve kavgaları üzerinde pek durmamış; ama çektiği acıları, yaşadığı mutlulukları, aile ilişkilerini, insan sevgisini, vatanına ve halkına olan bağlılığını, Atatürk’e olan saygısını, barışa ve toplumlar arasındaki dostluğa inancını, geleceğe olan güvenini hiç köpürtmeden duyarlı bir şakul gibi içimize sarkıtmış.
Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde yaşadığı kimi sorunlar, özellikle Nâzım’ın inanmış komünistliği, varlığını edebiyat alanında savaşıma adamışlığı, kendisini kişisel mütevazılığı içinde güncel politikalardan nasıl beceriyle uzak tuttuğu, ideolojisi yüzünden çektiği çileler, başına gelen belalar Hava Kurşun Gibi Ağır’da Hıfzı Topuz’un akıl süzgecinden geçmiş.
Doğa Rutkay’ın cıvıldayarak, heyecan içinde sunduğu o akşam Hıfzı Topuz: “Ben bu ilgiyi Nâzım’a gösterilmiş bir ilgi ve sevgi tezahürü olarak alıyorum, ben sadece vesile oldum” sözleriyle mütevazılığın da doruklarına tırmanırken ve de aralarında Gazeteci Ali Sirmen, Sinema Yapımcısı Arif Keskiner, Mimar-Yazar Aydın Boysan, Yayıncı Aydın Ilgaz, Av. Ayşen Önen, Can Kıraç, Mimar-Yazar Cengiz Bektaş, Prof. Dr. Coşkun Özdemir, Mimar Doğan Hasol, Şair Egemen Berköz, Politikacı, Edebiyatçı Enver Aysever, Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Yazar Hikmet Altınkaynak, Gazeteci İhsan Yılmaz, Fotoğraf Sanatçısı İsa Çelik, NHKSV Başkan Vekili Kıymet Coşkun, Heykeltıraş Mehmet Aksoy, Prof. Dr. Mesut Önen, Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Şair Nilgün Ilgaz, TGS Başkanı Orhan Erinç, Gazeteci Perihan Özbilgin, Halk Müziği Sanatçısı Rahmi Saltuk, Tiyatrocu Rutkay Aziz, Prof. Dr. Sadi Diren ve Sinemamızın Efsane Oyuncusu Tarık Akan, TGC Başkan Vekili Turgay Olcayto’nun bulunduğu kalabalık Hıfzı Topuz’u alkış yağmuruna tutarken, alkışlar beni Hava Kurşun Gibi Ağır’ın ölümsüzlüğünün 65’ci yılında Nâzım Hikmet’e avuçlar dolusu alkış anlamını taşıdığı düşüncesine itti.
Avuçlarımızdan çıkan sesler birbirlerine saygı gösteriyor, kendi içinde ayrışıyordu.
Alkışların yarısı Nâzım Hikmet’eyse, yarısı Hıfzı Topuz’a gitti.


OYUM, “EMEK DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK BLOKU” BAĞIMSIZ ADAYINA

Sandık başına gitmeye şunun şurasında dört-beş gün kaldı, o gün bu gündür seçim alanlarında amma üfürdüler haaa! Ciddi anlamda toz kaldırdılar.
“Karagöz’üm senin skandalların, haksızlıkların, rezaletlerin, adaletsizliklerin…” / “Be Hacivat ya senin beceriksizliklerin…” “Ah Karagöz’üm, göreceksin dokunulmazlığını kaldıracağım”. / “Ya ben? Ben senin ananı ağlatacağım.” “Sen bizim milliyetçiliğimizle boy ölçüşemezsin.” / “Yok ya! Tokadımı yer misin?”
Alanlar alan olalı böyle maskaralıklara çoook alışıktı, alışıktı alışık olmasına da, şunca gündür mangalda kül bırakmayan Karagöz’lerle, Hacivat’larla beyinlerimiz doldu. Oy uğruna, rant uğruna ya Rab, şuncacık günde ne güneşler(!) doğdu. Seçim için tahsis olunan milyarlar pul oldu. İnsan yerine, halk yerine, hak yerine, emek yerine rant, siyasetin merkezini oluşturdu. Akıl almaz vaatler akılları durdurdu, akıl tutulması oldu.
İstanbul’a da geldiler, oy istediler. Aralarından biri de çıkıp: “Eyyy Ahaliiii! Ben iktidara gelirsem, İstanbul’u AKM’siz bırakmayacağım, yıkmadan yapacağım; İstanbulluyu operasız, balesiz, tiyatrosuz komayacağım” demedi, diyemedi. Kimse Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi rezaletinden, Ayazağa Kültür Merkezinden, “çün” buyrularak yıkılan heykelden, ağzı sakızlı sultandan, sanattan söz etmedi, edemedi. 500 milyon adet Türk Lirası harcanan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı içinde, İstanbul’un sanat mabedi Atatürk Kültür Merkezinin tadilatı için ayrılan 75 milyon adet Türk lirasının ne halt edildiğini, bayrak sallayıp bir avaza çığıran binlerce seyirci/halk önünde kimse sual eyleyemedi.   
Onlar diyemeyince, edemeyince, sual eyleyemeyince umudumu ister istemez “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku” adaylarına kaydırdım. TBMM’de, sosyalizmi ve halkların özgürlüğünü savunacaklarına; emek, demokrasi, özgürlük için savaşacaklarına; Kürt sorununa barışçıl, adil, demokratik çözüm yolları arayacaklarına; insanca yaşam ortamına bizleri kavuşturacaklarına; kadınlara yönelik baskı, şiddet ve ayrımcılığın onlarla son bulacağına; doğanın suyun, havanın, toprağın yağmalanmasını onların durduracaklarına; gençliğe özgür bir gelecek sağlayacaklarına; işçilerin birliği, halkların kardeşliği için özveriyle çalışacaklarına; aydınlara ve sanatçılara yaratım ve ifade özgürlüğü yaratacaklarına inandım. Bu inancım çerçevesinde, 41 ildeki 65 bağımsız milletvekili adayını gözümün nuru saydım.  
Evet… Alenen söylüyorum:
Oyumu “Emek Demokrasi ve Özgürlük Blokunun seçim bölgemdeki bağımsız adayına vereceğim. Onu, Ankara’daki kurtlar sofrasına gönderebilirsem, bu yazımı anında alnına dayayıp, kendimi yaptıklarının ve yapacaklarının en yakın takipçisi ilan edeceğim.
Var mı benim gibisi?
Varsa, lütfen yazsın bana.
Kendisine iş birliği önereceğim.

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa