Vermeyince Başbakan, ne etsin Suat Arıkan: ‘Senfonik Minyatür’


24 Mayıs 2011 11:43

Hani Nâzım Hikmet’in: “Onlar ki/toprakta karınca,/suda balık,/havada kuş kadar/çokturlar…” diye başlayan şiiri var ya, ama “bunlar” vallahi Şair Baba’nın betimlediklerinden değil, değil ve de çok çoklar. “Bunlar” sanata düşman, çoğaldıkça çoğalıyorlar. Kapatıyorlar, yıkıyorlar… Gonca güllerimizi, sanatçılarımızı zorda bırakıyorlar. İstanbul’da 1969 yılında dünyanın dördüncü büyük sanat merkezi olarak hizmete giren, Türkiye’de Cumhuriyet döneminin simge yapılarından sayılan, 2008’den beri tadilat nedeniyle “tutuklu” bulunan, yani kapalı tutulan Atatürk Kültür Merkezi’ni onarmıyor, buldozerleri yola çıkaracakları günü bekliyorlar.  
Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal gibileri iyilik yapıyor, “aha, alın size sahnesi olan salon” mantığıyla Süreyya Operasını ve Fulya Gösteri Merkezi’ni İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin emrine veriyorlar. Eksik olmasınlar! Oysa birinin sahnesi büyük operalara uygun değil, yan sahnesi falan yok; diğerinin orkestra çukuru nanay!

BAŞINDAN KÜLTÜR BAŞKENTİ HEZİMETİ GEÇMİŞ BİR KENT

“Bunlar” tilki gibi sırıtıp, amaçlarına kesin olarak ulaşmayı beklerlerken, operacılar- baleciler yılmıyor. Kulakların pas tutmaması, estetik görgünün gönül gözüne mil çekilmemesi uğruna kendilerinden ne istenirse yapıyorlar. Opera ve bale yapıtlarını orkestrasız sahneliyorlar. Yahu, hal böyle olsa, yani opera-bale orkestrasız yapılabilse,  opera: “Baştan sona bestelenmiş, sololu, korolu, orkestralı sahne oyunu” olarak değil: “… baştan sona bestelenmiş, sololu, korolu, müzik kayıtlı sahne oyunu” diye betimlenmez mi? Elbette tanım böyle yerine getirilir, İstanbul Şehir Operası 1960 yılında kurulmaz; kurulsa bile Tepebaşı Dram Tiyatrosuna gerek duyulmaz;  Tepebaşı Dram Tiyatrosu binasının yanarak yok oluşunu sanatseverler hâlâ yas tutarak anmaz; plağı plağa koyar, önüne de bir mikrofon dayar, opera-bale keyfi yapardı. Hatta plağa dahi gerek kalmayabilir; “Şen Dul”un, “Çardaş Fürstin”in falan arkasında, Şan Sineması’nda İlham Gencer nam müzisyen piyano çalardı. Gel gelelim güncel durum bu! İşte size orkestrasız balenin İstanbul’daki son örneği: “Senfonik Minyatür”… Başından İstanbul Kültür Başkenti hezimeti geçmiş şehr-i İstanbul’da, hoparlörlerden böğürtülen müzik eşliğinde canla başla bale yapılıyor, “olur mu” demeyin, kimse utanmıyor, ama oluyor!

KUSURSUZA YAKIN BİR SAHNELEYİŞ

“Senfonik Minyatür”, Uwe Scholz (1958-2004)’un Robert Schumann (1810-1856)’ın Senfoni No.2, Do Majör Op.61 eserinden koreografisini yaptığı; klasik dans ve bale erbabı Giovanni di Palma’nın kusursuza yakın bir anlayışla sahneye koyduğu “2. Senfoni” ile başlıyor. Scholz, müziği dansla anlatmayı amaçlamış, iki ruhun durumlarını öykülemiş. İki solo, on grup çift, dans kompozisyonlarını müzik ile ölçülü bir biçem içinde sunuyorlar.  Sevinçlerin, acıların, mutlulukların, itişmelerin, kakışmaların özeti bestecinin trompet, korno ve trombonların yaylıların fevkalade uyumlu eşliğinde duyurduğu motif eşliğinde de, ikinci bölümde Allegro Vivace tempodaki Scherzo’da da, dansçıların solo dansları, ”elevation”ları, ikili dansları, “relevé”leriyle veriliyor.

SELİM BORAK MÜKEMMELLİĞİ ADIMLIYOR

Dansçılar Deniz Zirek ve Selim Borak ile Zuhal Kalkan ve Erhan Güzel izleyenleri cansız kansız müzik eşliğinde de olsa, insanın sonsuzluğuna inandırıyorlar. Selim Borak, insan bedeninin dairelerle dolu olduğunu estetik ölçüler içinde kanıtlıyor. Giriş motifindeki temada yer alan keskin vurgulamaları, geciktirilen ritmik değerleri, monotonluğu başının biçimi, omuzlarının, belinin, kalçalarının, hatta ayak parmaklarının devinimiyle öylesine mükemmellikte adımlıyor ki şaşmamak, şaşırmamak elde değil.

ZUHAL BALKAN’IN TEATRALLİĞİ

Diğer taraftan Zuhal Balkan, bu kere teatral yaklaşımlarını da güçlendirmiş olmasıyla eleştirmen amcasının dikkatini çekiyor. Tüm bedensel hareketlerini, bedensel disiplinlerin fevkalade bileşimiyle bütünleştiriyor. Hiç, ama hiç kuşkum yok, dansını geliştiriyor, oluşturuyor, düşünülerek yaratılmış bir teknik ortaya koyuyor. Deniz Zirek de öyle… Erhan Güzel de öyle… Ebru C. Atay, Elif Korugan, Pınar Müldür, Ayça İnal, Büşra Yıldırım, Çağrı Çekiç, Sanem Babacan, Hüma Ersel, Melike Manav, Müge Celiloğlu, Melih Mertel, Barış Adikti, Ömer Erenler, Deniz Özaydın, Cem Çelik, Mehmet Arkan, Mehmet Berge, Cem Ü. İndere, Ali Türkkan, Sinan Kaymak ise müziğin doğasını olamazcasına bir beceriyle bedenlerinde topluyorlar. 

PERDE ARASINDA DİSİPLİN SKANDALI YARATANLAR

Sonra ara oluyor. Ön perde nedense kapanmıyor. Ben bu arada, Uwe Schholz’un Gizem Betil’in uyguladığı kostümlerine “eh kıvamı” notu verirken, arkadaki fon perdesi dışında dekoru olmayan, gene Uwe Schholz imzalı dekorda Ferhat Karakaya’nın neyi uyguladığını içim pır pır ederek merak etmeye başlıyorum. Karakaya, fon perdesini arkaya mı astı ne!
Neyse!
Derken, açık olan sahnede ışık düzeni çalışması ve dekor değişimi(!) başlıyor. Bir gürültü bir gürültü… Tak taklar, tuk tuklar gırla. Hele bağrışmaları sormayın gitsin. Sahnenin sağına ve soluna Metin Koçtürk’ün ilk bölümde “balelere şenlik”, gölgeler içindeki ışık düzeninin yerine, sahnenin sağına ve soluna spotlar yerleştiriliyor. Soffitto’daki askı indiriliyor, iki çalışan eleman beyaz fon perdesinin bağlarını çözüyor, katlayıp sahne gerisine sürüklüyor. Sahne gerisinin siyaha boyalı doğal sütunları, duvarları ortaya çıkıyor.

NEREDE FERHAT KARAKAYA’NIN DEKORU

Sonracığıma söyleyeyim; beş adet, alanları birbirine eşit altı karenin dik açılarla birleşmesinden oluşan geometrik şekilli oturulacak ahşap “puf”ları getirip yerleştiriyorlar. “Minyatür”ü, Gizem Betil’in kostümlerine (özel olarak da Ebru C. Atay’ınkine) hareketleri kısıtlamıyorsa “peki” derken, Ferhat Karakaya dekor adına neyi imzalamış diye düşünmeye başlıyorum, bir yandan da dansçıları izliyorum.

GELELİM “MİNYATÜR”E…

Bir ney sesi… Deniz Zirek, Ayça İnal, Deniz Özaydın, Mehmet N. Arkan ve diğer dansçılar Elif Korugan, Melike Manav, Pınar Müldür, Ömer Erenler, Tunca Bakan, Mehmet N. Arkan Doğu ve Batı Barok müziği harmanlanmasına ayak uydurmaya çabalamakta. Modern dansın usta temsilcisi Patrick de Bana’nın “robotik” koreografisi ve rejisi eşliğinde, okyanusta batmış bir teknenin üzerinde dalgaların Minyatür’ün içine düşüşünü canla başla yansıtmaya çalışıyorlar. Doğu ve Batı, insanlar ve kültürler… Barok geleneğinin etkileri… Seyirciye geçmiyor. Bana sorarsanız Atay’ın, Zirek’in, İnal’ın, Özaydın’ın, Arkan’ın ve diğer beş dansçının emekleri boşa gidiyor…
… dersem de inanmayın lütfen. Hayır! Emekler boşa gitmiyor! Eserde, koreografide pek bir şey yok, ama onca dansçı emeklerinin son gıdımına kadar bale sanatının hakkını veriyor.

BIÇAĞIN KEMİĞE DAYANMASI

“Bunlar” mı?
“Bunlar”ın yaptıkları, artık sanatçının gıdığının ortasına gelmiş, geçiyor.
Salondan ayrılırken: “Emeğinize sağlık çocuklar” diyorum içimden, hepsinin birer birer alınlarından öpmek istiyorum.
“Sahnenin tahtasına damlayan her damla teriniz, kaldırım taşı olup ‘bunlar’ın kafasına yağsın” diyorum.
Saklamayın benden, sizin de ne dediğinizi biliyorum!
“İnşallah”…
Âmin!


TERAKKİ VAKFI 16. GENÇLİK TİYATROLARI FESTİVALİ BAŞLADI.


Gençlerin kültürlü yetişmesi, kültürlerinin gelişmesi için “müfredat” programlarındaki derslerin yeterli olmadığı gerçeğinden yola çıkarak, Terakki Vakfı tarafından başlatılan Gençlik Tiyatroları Festivallerinin 16.sı, Şişli Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nin sahnelediği “Schweyk” oyunuyla başladı. Festivale, 26 okul arasından 5 eğitim kurumu katılıyor.
İstanbul Devlet Tiyatrosu Oyuncusu ve Terakki Vakfı Sanat Danışmanı Orhan Kurtuldu, bu yılın sloganını “Düşler Sahnesinde Gerçeği Aramak” olarak saptamış. Bu slogan, parola yerine de geçiyor. Yani izleyiciler, ancak bu parolayı eksiksiz söylerlerse salona kabul ediliyorlar.
Parolanın işareti mi ne? Vallahi bilmiyorum, ama “Sanatın Yaratıcı Özgürlüğü”  olabilir. Öğrenci yetiştirmede öncü bir kurumun, böylesine az rastlanır bir etkinliği 16 yıldır sürdürmesi karşısında, varın siz emeği geçenlere “Hay siz çok yaşayın e mi” deyiverin!
Bence iyi dilekleriniz “parola” ya da “işareti” yerine sayılabilir.    

evrensel.net
www.evrensel.net