Ruhunu kurtarmaya çalışan adamın öyküsü: ‘Bedensiz Kadın’


10 Mayıs 2011 08:48

İstanbul Devlet Tiyatrosu, 2010-2011 sezonunda 1965 doğumlu ve Hırvat kökenli Yazar Mate Matišiæ’i Türk tiyatroseverlerine tanıştırıyor. Kazım Akşar’ın yönettiği, Füsun Günersel’in çevirdiği oyun “Bedensiz Kadın” başlığını taşımakta.
Mate Matišiæ eserinde, savaºta taraflardan biri temiz kalabilir mi, sonradan duyulan piºmanlık neyi geri getirir, ibadet ederek ruhumuzu kirden pastan kurtarabilir miyiz, nasıl ve neden fahişe olunur, ruhun muazzep olmasını ölüm engeller mi gibi sorulara yanıt aramış. İzleyicisine, Bosna Hersek’in referandum sonucunda bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, 6 Nisan 1992’de Sırp güçlerinin başkent Saraybosna’yı ablukaya almasını ve saldırılara başlamasını, üç buçuk yıl süren ve yüz binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarcasının evlerini terk etmesine yol açan savaşla hesaplaşma olanağı tanımış.  
“Bedensiz Kadın” işte bu haliyle hayli çarpıcı ve sarsıcı bir oyun. Gel gelelim, dünya ahvalinde değişme olmuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda ölen milyonlarca sivil unutuluyor, İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi katlediliyor. Bosna Savaşı’nın tozu dumanı dinmeden Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık önderliğinde oluşturulmuş “Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri” bir askeri harekatla Irak’a giriyor iki milyon sivil katlediliyor. İsrail’in kullandığı mermilerle, yaralanan Filistinliler birkaç gün içinde ölüyor, cesetler, kısa sürede eriyerek kararıyor. Filistinli doktorlar; geleneksel savaş yaralarının dışında, vücutlarda büyük şarapnele rastlanmazken, oldukça fazla oranda zarar görmüş iç organa rastlıyor. Vücutlar ciddi biçimde bölünmüş, erimiş ve biçimsiz hale geliyor. Yazar, tüm insanlığın tüyünü tüsünü dinelten evrensel “ilk örnek”lerden birini tiyatro sanatının işlevi olarak ele alıyor seyircisini silkeliyor.
Bosna savaşı sırasında tecavüze uğrayan ve kocası öldürülen ve daha sonra fahişe olan bir kadın… Savaştan sonra kanser olan ve vicdan azabını hafifletmek için kadınla evlenmek isteyen eski bir asker… Suçlarının ortaya çıkmasından korktukları için arkadaşlarını intihara zorlayan diğer askerler… Veee bütün bu olanların yanlış olduğunu bilmesine rağmen kadın lehine mahkemede tanıklık etmeyi reddeden ve kendince tanrının onları kurtarması için dua etmeye devam eden askerin annesi... Mate Matišiæ, savaş sırasında yaşanan iğrençlikleri göz önüne seriyor. İnsanların fırsatını bulunca kötülük yapmaya ne kadar hazır olduklarını gösteriyor. Dahası insanoğlu kötülüklerini devam ettiriyor, gizlemek gizlenmek için daha da kötü şeyler yapıyor. İyi olduklarını iddia edenler de haksızlığa uğrayanların hakkını savunacaklarına duaların arkasına sığınıyor ve kötülüklere ortak oluyor.  Mate Matišiæ olaya Hırvat tarafından bakıyor, ama savaşta hiçbir tarafın yeterince temiz olmadığını da açık yüreklilikle söylüyor.
Nurettin Özşuca’nın Mahler, Bizet, Çaykovski ve Rahmaninov’un eserlerinden derlediği müzikler, sanki sahne dekoru gibi, seyirciye kendince tamamlayacağı bir şeyler bırakıyor. Şirin Dağtekin Yenen’in sahnenin ortasına oturttuğu koltuk, yerlere saçılmış kalın ciltli kitaplar, telefon, plak dolabı ve plak çalar orta halli bir evin salonu havasını yansıtıyor, ama bence ciltli kitaplar fazla ve gereksiz. Meyilli platforma da neden gerek gördüğünü doğrusu anlayamadım. Halatlarla kotardığı dış mekan ise zekice… Enver Başar’ın ışık tasarımı dekoru mükemmelen derinleştiriyor. Şirin Dağtekin Yenen’in kostümleri de hayli başarılı. Füsun Günersel oyunun çevirisini fevkalade akıcı bir dil kullanarak gerçekleştirmiş. Dramaturgi olarak oyuna katkısı da sanırım üst düzeyde olmuş.
Oyunu Kazım Akşar sahneye koymuş. Akşar, teatral araçları dramatik bir eylemin deseni gibi uyumlaştırmış. Devinimlerin, jestlerin, tavırların bütününü; fizyonomilerin, seslerin, sessizliklerin uyumunu sağlamış. Oyunu üzümün mayalanıp şaraba dönüşmesi ya da hamurun kabarması gibi dakika dakika oluşturmuş, oyuna sürükleyici bir güç katmış.  
Oyunculardan Pista’da Gökalp Kulan, Mladen’de Uğur Hakan Güneri karakterlerine kusursuz can veriyorlar. Martin’in annesi Marija’da deneyimli oyuncu Gılman Peremeci, Marija’yı nasıl aktarması gerektiğini pek güzel biliyor. Sanırım en iyi aktarım biçimini bulmuş.  Sezgilerini özellikle final sahnesinde iyi kullanıyor. Martin’de Reha Özcan hem fiziksel, hem psikolojik yönelimlerini coşkusal olarak yaşamanın yaratıcı sürecini iyi yakalıyor. Ahenk Demir ise Emma’nın içsel varlığının her parçasını başarıyla doygunlaştırıp Emma’ya derinlikli olarak ulaşırken, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan oyun üslubunu mükemmel oluşturuyor.
“Bedensiz Kadın” nefessiz izlenmeyi hak ediyor. 


KABARENİN ECESİ İŞ SANAT’TAYDI…

Onun için: “Marlene Dietrich’in varisi” diyorlar. Dünyanın en önemli kabare sanatçılarından biri olduğunu söyleyen de var. Bir gerçek var ki, o kabarenin gerçek ecesi. Geçen akşam; Lemper’in bandoneoncu, Tango Nuevo’nun Kurucusu Astor Pantaleón Piazzolla (1921-1992)’nın, Brecht (1898-1956)/Kurt Weill (1900-1950) ikilisinin, Jacques Brel’in (1928-1978), Horacio Ferrer (1933)’in müzik ve tangolarını işlediği “Last Tango in Berlin- Berlin’de Son Tango” başlıklı konserindeydim. İki yıl önce İstanbul’dan aldığı yukarıdan aşağı açılan “pli soleil” siyah giysisinin içinde aşk, yaşam, ölüm, umut, umutsuzluk, tutku ve yaşam savaşını yansıtan dramatik ve kösnülü şarkılar seslendirdi. Bir süre Buenos Aires sokaklarında dolaştık; Berlin, New York ve Paris’in havasını kokladık.
Lemper’in ses tonalitesi, İş Sanat’ın konser salonunu dolduran ahalide önceleri ahenksizlik ve ahenklilik akordunu kullanarak, bir gerilim-gevşeme, devinim- durgunluk duyguları yarattı. Tonikten (ses ya da ses perdelerinden)  uzaklaşma gerilim olarak, toniğe geri dönüş ise gevşeme, adeta cennete gidiş gibi yaşandı. Friedrich Hollaender (1896-1976)’in “Lola”sındaki tonal müzik, Ute Lemper’in sesindeki tonal akorun tüm diğer armonik kombinasyonları yönetmesiyle bir bütün olarak çözülmeler, çözmeler getirdi. Müziğin de ötesinde, nostaljik anlamda acı veren bir dolaşım ve geri dönüş tutumu, burjuva kültürünün genel seyrine eşlik etti ve tonalitenin özü olan “tempo” ifade edildi.
Brel’in “Ne Me Quitte Pas”sındaki o hiç de sıradan olmayan durağanlaşma noktası… Periyodik tekleşme… Lemper’in gırtlağında beslediği o mükemmel müziksel yapı… “Yo Soy Maria”yı söylerken, 1963 doğumlu Ute Lemper’in sanat serüveninde kim bilir kaç ışığın kırıldığını, kaç hayalin uçup gittiğini ve üzüntü, sıkıntı “haz” duygusunun kim bilir kaç kez birbirleriyle çılgıncasına çarpıştıklarını düşündüm. Vana Gierig’in piyanosunun, Tito Castro’nun bandoneonuyla birleşerek sundukları temada, doğanın düşünceye dalarak ve de sanatçının önünde diz çökerek: “Sen bana yaşam, sen bana şan, sen bana yıldızsın” diye inlemesini düşledim.
Doğa, sanatçının kölesiydi.
Bu düşümü sevdim.  
“La Ultima Grela”da piyanonun ürettiği simetrik olmayan tek sesli tema, daha sonra yeniden ayrıntılı bir biçimde duyulurken Lemper, tam da o sırada düşlemekte olduklarımın yüksek gururuyla içimin yukarılarına doğru tırmandı, kendisini seçen tanrıyı korkusuzca alt etti. Yukarıdan aşağı inen haykırış, ölüm karşısında o kadar büyüktü ki, gücümüze güç kattık.
Ute Lemper’in sesi, vücut diliyle birlikte şarkıları daha bir berraklaştırdı, en tize inen lirik ses, dinleyicinin düşünme gücünü yırttı, hatta kafalarına vurdu, beyinlerde şimşekler çaktırdı, içlerini yaktı. Bütün bunların akşamın yıldızları altında, fazla gecikmeden, müzik tutkunları için pırlanta ışıklar saçarak sessizce birleştiklerini duyumsadım:
Parıltı ve ün, haz ve ıstırap, rüya ve ölüm…
Ben bu işin gizini, gizemini inanmayacaksınız, ama işte böyle çözdüm.

evrensel.net
www.evrensel.net