Kabare ortamında oynanması gereken bir oyun: ‘Ayışığı Tarifesi’


03 Mayıs 2011 11:13

Ildikó Von Kürthy 1968 doğumlu, güncel anlatımıyla ilgi çeken, bugünün kadınlarının içinde bulundukları durumlara özel çözümler üreten Alman asıllı bir yazar. Esprili bir dili var. Tiyatro Ti tarafından sahnelenen “Ayışığı Tarifesi-Mondscheıntarıf” de yazarın hafif, ama eğlenceli, ayrıca mizahi bir eseri. “Ayışığı Tarifesi” başlığının ne anlama geldiğini çözemedim, ama sahneye Friedrich Dudy (Katja Wolff’tan esinlenerek) uyarlanmış,  Turgay Doğan, eseri Almanca özgün metninden dilimize çevirmiş ve toplumumuz anlayış sınırlarına uygulamış. Yalın ve anlatımcı bir oyun olan “Ayışığı Tarifesi”nin dekorunu gereksiz hiçbir eşya kullanmadan Ali Yenel tasarlamış, Hakan Pişkin sahneye taşımış. Yüksel Aymaz, imleyici ışık düzenini yerine göre somutlayıcı simge aracı olarak da kullanmış, herhalde yönetmenin yeğlediği seyircinin etrafa korku dolu bakışları atmasına neden olan atonal müziği Jehan Barbur düzenlemiş, Meltem Tolan, iki kadın oyuncuya pek yakışan kostümler tasarlamış.  
Oyunda 30’lu yaşlarını sürmekte olan Başkarakter Oya Güzel (Şenay Gürler) bir mobilya şirketinin katalog fotoğrafçısıdır. Kalabalık bir kentte yalnız yaşamaktadır. Yalnız bir kadın olan Oya, umutsuz bir şekilde aşkı ararken beklenmedik bir şekilde Doktor Serhat Demir (Faik Ergin) ile tanışır. Oya ve Serhat arasında filizlenmeye başlayan aşka Oya’nın en yakın arkadaşı Jülide de (Deniz Arcak) tanıklık eder. Aşkın doğasındaki tüm gelgitler, çatışmalar, yanlış anlaşılmalar, hatta üçüncü kişilerin müdahaleleri ardı ardına yaşanırken, kadın ve erkek arasında farklılıklar bir kez daha sergilenir.   
Gerçekten de kadınlar Venüs’ten, erkekler Mars’tan mı gelmiştir; ilk randevudan sonra önce kadın mı erkeği, erkek mi kadını aramalıdır; kaçan kovalanmalı mıdır; bir araya gelmek mümkündür de, bu bir pazarlama işi midir; üretilen stratejiler işe yarar mı; ilişkiler neden kalıcı olamamaktadır? Oyunun başlamasıyla birlikte bu sorunlara yanıt aranmaya başlanıyor ve oyun sonuna kadar izleyicinin bilme ve beğeni düzeyiyle de yakından bağ kurularak gülünçleme, parodi ve karikatürleştirme yolları da devreye sokularak izleyicinin önyargıları devindiriliyor.
Kürthy-Dudy-Doğan üçlüsünün çalışmaları, aşkın aranışını ve onunla gelen yepyeni bir yaşamı toplumsal gerçeklerden uzaklaşmadan kahkahalara dönüştürürken, “kadın dünyası” da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Gündelik kültürel yaşamdaki yozluklar acı, iğneleyici bir dille, sivri bir biçimde taşlanıyor; toplumsal eleştiri yapılıyor.
Oyun, İstanbul’un Beyoğlu’sunda Old City Comedy Club adlı “Amerikan Bar Komedi” türü ortam için hazırlandığından tiyatro sahnesinde (Ki ben oyunu tiyatro sahnesinde izledim) doğmacaya (İçten geldiği gibi, irticalen, doğaçlama anlamında kullanıyorum) pek açık olamıyor, gösteride oyuncular ile izleyicinin “içli dışlı”lığı pek sağlanamıyor. Hakan Pişkin’in kabare tiyatrosunu da tam anlamıyla benimsememiş olmasından doğsa gerek, oyun tutarlı eylem yapısından yoksun kalıyor. “Club”da olsa belki araya revü, varyete falan sokuşturulur. Bu, doğal olarak sahnede olmuyor. Yanılsamacı anlatım araçlarından kaçınıldığı, dil gündelik çekiciliğini yitirdiği için, izleyicinin bilme ve beğeni düzeyine yaslanılıyor, o zaman da tiyatro seyircisi özellikle ikinci bölümde ciddi anlamda sıkılıyor. Olayın akışı zaman zaman bozuluyor, karşılıklı diyaloglarda tempo düzeyi düşüyor.  
Dış ses olarak kullanılan Okan Bayülgen gerçekten oyuna katkı sağlıyor. Serhat Demir, Murat; Tuvaletçi Adam karakterlerine can veren Faik Ergin’in hevesini kırmak istemem, ama daha çok yoğrulması, yorulması gerekiyor. Duyularının nasıl işlediğini ve belli şeylere niye tepki verdiğini bulmasını, seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek her türlü eylemden kaçınmasını öneriyorum. Şarkıcı olarak tanıyıp, hayranlık duyduğum Deniz Arcak, gerek sahne kullanımı, gerekse uyumlu ve tutarlı yürüyüşü, duraklamalarıyla, özdeşleştiği Jülide Payan, Marcella, Nazlı karakterleriyle oyuna ciddi bir katkı sağlıyor. Tiplemelerinin, oyun ile olan ilgisi yerli yerinde.
Oya Güzel karakterine can veren Şenay Gürler ise bir oyuncunun görevinin sadece karakteri ortaya koymak değil, karakterin duyumsadıklarını seyirciye yansıtmak olması gerektiğini fevkalade bilincinde. Oya Güzel’e fiziksel yaklaşımı iyi saptamış, oyununun komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle planlamış, kutlanacak bir oyun veriyor.
Abartmadan, köpürtmeden ölçülü ve denetim altında oynuyorlar.
Gel gelelim, doğrusunu isterseniz “Ayışığı Tarifesi”ni tiyatro salonlarında değil, mutlaka “gece kulübü” ortamında izlemek gerekiyor. 


TİYATROADAM’IN YENİ OYUNU: ‘GENERALLER, SAVAŞ VE BARBEKÜ’

Caz trompetçisi, “chansonnier*, gazeteci, senarist, oyuncu, caz eleştirmeni, çevirmen, maden mühendisi, Saint Germain-des-Prés çevresinde bulunan kovuklardaki varoluşçu, bohem yaşamın en büyüklerinden, çevirmen, düzen karşıtı, sabıkalı pornografi yazarı, bilimkurgu uzmanı ve oyun yazarı Fransız.
Kim bu?
Bildiniz: Boris Vian (1920-1959).
Pırıl tiyatroculardan oluşan Tiyatroadam, 2011-2012 sezonu oyunu olarak bu iğneleyici kara mizah ustasının “Generaller, Savaş ve Barbekü (Le Gouter des Generaux)” başlıklı oyununu 25 Ocak 2011’den bu yana Engin Alkan’ın yönetimiyle sahnelemeye başladı. “Generaller, Savaş ve Barbekü”de Fransız hükümeti paraya sıkışmıştır, ekonomik krizdedir, acilen para bulunması gerekmektedir. Çözümse bildik bir çözümdür: Savaş. O halde, bir barbekü partisinin tam zamanıdır.
Fransız, Amerikalı, Rus, Çinli generaller, bürokrat, piskopos, huysuz bir anne, savaşın adının bile yasak olduğu tuhaf bir cephe... Vian’ın, her anı ilginçliklerle dolu bu savaş oyununu Engin Alkan sahneye taşırken… En koyu biçimde l’humour noir (kara mizah) olmasının yanı sıra zararsız bir taşlama niteliğindeki bu oyunda Engin Alkan’ın… “Anonim” olduğu anlaşılan ışık ve kostüm tasarımlarıyla, Engin Alkan imzalı sahne düzeni… İnsanların, aslında en temel insani hakları yaşayabilmelerinin peşine düşmek durumunda kalışları, Engin Alkan yönetimindeki oyunda…
Yok!
Dizgi hatası falan yok yazımda!
Engin Alkan (1965), eleştiriye daha henüz alışamadığından, eleştirildiği zaman (özellikle ben eleştirdiğim zaman) öfke seline kapıldığından ve de neredeyse oğlum yerindeki (büyük oğlum 1969 doğumlu) bu başarılı oyuncunun saldırganlığından, kabalığından hiç mi hiç hoşlanmadığımdan, yürekten destek verdiğim Tiyatroadam’ın bu oyununu değerlendirmeye almak istemiyorum.         
Nasıl köpürmüştü son olarak İnternet sitesi Tiyatro Dünyası’ndaki yazısında (Aralık 2008) Engin Alkan: “Ey eleştirmen! Oyunculara dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum. Yazdıklarının tumturaklı rokokoları hiçbir şey anlatmıyor. Söz ettiğin konulardaki bilgisizliğini maniple ediyor, ahkam kesiyorsun. İlla ki yazacaksan, “beğendim” , “beğenmedim” de ve geç, mesleğimize daha az tahribat verirsin.”
Ne olur ne olmaz, ola ki kutsal mesleği “tahrip(!)” ederim düşüncesiyle bu kere “ahkam(!)” kesmiyor, hatta oyunu beğendim ya da beğenmedim dahi demiyorum. Gene de kendimi tutamıyor Asker Robert’e ve Amerikan Generali Jackson’a can veren Umut Temizaş; Başbakan Leon Plantin’de Deniz Özmen; Kara Kuvvetleri Komutanı General Juillet ve Çinli General Ching’de Volkan Girgin; Hava Kuvvetleri Komutanı General Laveste’de Ercüment Acar ile ama özellikle Ayça Koyunoğlu (Madame de la Petardiere ve General Korkillova); Fatih Koyunoğlu (Deniz Kuvvetleri Komutanı General Dupont) ve Aşkın Şenol (Genelkurmay Başkanı General Audubon) ile baş başa görüşmek istiyorum. Monsenyör Roland (Piskopos)’ı canlandıran Ahmet Kaynak’a çok özel eleştirilerim olacağından bir başka gün ve saatte randevu istiyorum.
Şimdi hal böyle olunca, sanmayın ki eleştirmenlik mesleğine yepyeni bir yöntem getiriyor, bundan böyle gazete-dergi sayfaları için saatlerce emek harcayıp yazı yazmaktansa, yüz yüze konuşarak eleştirme dönemini açıyorum.
Engin Alkan’la muhatap olmamak için, sadece bir kereliğine bir yol deniyorum.  
(*)  Günlük konular üzerine taşlamalar yazan/besteleyen ve bunları kabarelerde yer yer okuyan şarkıcı.

evrensel.net
www.evrensel.net