Baba ve iki oğlunun kara komedisi: “Annem Yokken Çok Güleriz”


12 Nisan 2011 11:07

Edinburgh Fringe Festivali’nde ödül alan, dünyanın birçok yerinde sahnelenen İrlandalı Genç Yazar Enda Walsh’ın (1976) “Annem Yokken Çok Güleriz (The Walworth Farce)” Tiyatro Gerçek tarafından Mehmet Birkiye’nin yönetiminde sahnelenmekte. “Annem Yokken Çok Güleriz”, günümüzde toplumların iyi saydığı her kavramı ve kurumu ayakta tutmak için sıkça başvurulan, ama başvurulduğu asla açık yüreklilikle ortaya konulamayan/konulmayan şiddetin öyküsünü değişik bir biçem ve biçim içinde anlatmakta. Daha doğrusu yaşamın bir köşeye iğnelediği, öyküsünü yitiren dar gelirli bireylerin aile, baba-oğul ilişkileri ekseninde yeniden kendi öykülerini kurmaya çabalamalarının ilginç bir örneğini oluşturmakta.
En güvendiğimiz, en güvenilir korunak evimizdir, öyle biliriz değil mi? Walsh, dış dünyaya kapanmış bu güvenli evin de en az dışarısı kadar riskler taşıdığını, sulu komedinin (farsın) çok ötesine geçerek ilginç bir biçimde yazmış. Oyundaki bilinmezlik alanı kişiliklerin güdülerini ve geçmişlerini içeriyor. Walsh, aynen Harold Pinter gibi, tiyatroda daha yüksek düzeyde bir gerçeklik arıyor, ararken “iyi kurulu bir oyun”a da karşı çıkıyor. Onun için Dinny, Blake, Mayreen, Vera, Eileen, Jack, Küçük Blake, Paddy, Peter, Sean, Küçük Sean ve Hayley karakterlerinin geçmişi ve güdüleri konusunda çok fazla bilgi sağlamıyor. Bunlar, hiç kuşkusuz gerçek yaşamda sürekli yakın geçmişlerini, aile ilişkilerini ya da psikolojik güdülerini tümüyle gözden ırak tuttuğumuz insanlar. Nedenini bilmeksizin, bir sokak kavgasını durup izleriz, öyle değil mi ama? Oysa Walsh’ın dramasında, karakterlerin aşırı betimlenmiş güdülerine karşı çıkışlarında gerçeklik isteğinden çok daha fazlası var.  
Yazar, ülkesi İrlanda’yı yüzleşmesi pek kolay olmayan bir geçmişi geride bırakmak adına terk edip, Londra’ya sığınan ve bu geçmişi uzak tutmak için yeni bir geçmiş üreten bir baba ve iki oğlunu anlatan bu hareketli kara komedide, daha iyi bir insan olmak için, daha iyi bir aile için şiddet gereksinimini savlıyor. Pinter tiyatrosunda var olan “İnsan durumunun dehşeti, yüzeye çıkana kadar her şey gülünçtür” görüşü öne çıkarılıyor.  
Mehmet Ergen eseri dilimize, yazarın karmaşık ve psikolojik makyajları çelişkili ve doğrulanamaz olan insanların eylemlerinin ardındaki gerçek güdüyü bilme sorunsalını çözerek başarıyla kazandırmış. Oyunun kurmacayla, rolün oyunla karıştığı bu çarpıcı yapıtı Mehmet Birkiye yazarın biçim ve içerikle ilgili tutumuna halel getirmeden matematiğini iyi çözerek ve de çözümleyerek sahneye koymuş. Cem Yılmazer’in ışık ve dekor tasarımları, Aslı Ersüzer’in kostüm ve aksesuarları iyi. Yalın mı yalın biçimde bireyin acınası güvenlik arayışına; gizli korku ve endişelere; dünyamızın sıklıkla sahte saflık ve yobaz kötülük kılığındaki dehşetine; farklı kavrama düzeylerindeki insanların birbirlerini anlama yoksunluğuna yamalanan bu kara komediye Hakan Gerçek (1964), Bülent Şakrak (1977), İlker Ayrık (1979) ve “gencecik fidan” Makbule Akbaş (1988) olağanüstü performanslarıyla “anlam” şırınga ediyorlar.
Diyeceğim o ki, “Annem Yokken Çok Güleriz” kolay alımlanamayan, zor algılanabilinen, izlerken ve sonrasında çözmek için kafa yorulmasını gerektiren bir oyun.
Ama gelin siz siz olun, bu oyunu “seyredilmesi gerekenler” listenize koyun.


COUGAR’IN ZAMANA KARŞI DİRENCİ: “KAİNATIN EN HIZLI SAATİ”

Tiyatro Sıfır Nokta İki, 1964 doğumlu Philip Ridley’i üçüncü oyununu da bizlere tanıttı. Ridley’i, Dot’un iki sezon kapalı gişe oynadığı “Kürklü Merkür”den tanımıştık. Sonrasında Tiyatro Sıfır Nokta İki’den “Korku Tüneli”ni izledik. Ve şimdi de  “Kainatın En Hızlı Saati”.
“Kürklü Merkür”ü öfkeli bir oyun, hatta anarşist bir oyun olarak değerlendirmiş, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği olduğunu söylemiştim. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekanında ve zamanında geçen bir oyundu, geriye kalanlar “var olma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktaydılar. Gelecekçi bir masal anlatılıyordu.
“Korku Tüneli”, içerdiği fiziksel ve dilsel şiddet, deneysel sahne kullanımı ve seyirciyi rahatsız etme dürtüsüyle Tiyatro Sıfır Nokta İki’nin yolculuk alanına pek uygun, tam bir in-yer-face’di, ama metin olarak hiç de parlak bulmadım. Görünürde nedeni olmayan bir şiddet içermesi ve karakterlerin genelde çocukluklarından ya da yakın geçmişlerinden kaynaklanan çeşitli psikolojik problemler nedeniyle günümüzde sorun yaşamaları akımın temel ilkelerine uygun, ama kim ne derse desin, sahnede kolay ya da zor anlaşılabilir bir metin oluşmuyordu
“Kâinatın En Hızlı Saati” ise, temelde bencillik ve sevgisizlik üzerine kurulu bir dünyada herkesin bir biçimde önündeki engelleri aşarak amacına ulaşma çabasını anlatmakta. Ayrıca zaman, gençlik ve yaşlılık kavramlarına farklı pencerelerden bakmaya çabalıyor. Bedenin zamana ve yer çekimine karşı direnci. Zamanı yavaşlatma isteğinin nedenleri soruluyor, sorgulanıyor. Masumiyet ve kötülük, sevgi ve nefret, av ile avcı karşı karşıya geliyor. İlişkilerin sevgiden ziyade yararlanma üzerine kurulduğu bir dünya, kapitalist dünyanın yaralarını kaşıyan Ridley’in anlatmak istediği.  
Bu düş oyununda, “Korku Tüneli”nde olduğu gibi, yazar kopuk ama apaçık mantıklı bir düş biçimi arıyor. Her şey olabilir, her şey olanaklı ve olası. Zaman ve yer yok. Sıradan bir gerçekçilik motifi üzerine saçmalıklardan, doğaçlamalardan anılardan, deneyimlerden, imgelemlerden, engellenmemiş isteklerden (aktif eş cinsellik gibi) oluşan yeni biçimler üretiyor. Gel gelelim Ridley’in karakterleri bölünüp, çiftleşip, çoğalmaları gerekirken; oyun ilerledikçe buharlaşıyor. Belki biraz Captain kristalleşiyor, ama Cougar gıdım gıdım dağılıyor. Kafamda pamuklara sararak beslediğim oyuna ilişkin yediveren gülleri gene bir türlü yerli yerine oturmuyor.
Özlem Karadağ’ın çevirisi kimi küçük Türkçe hatalarına karşın özgün metnin düşünsel bütünlüğünün aktarılmasını sağlıyor. Eyüp Emre Uçaray’ın sahneye koyuştaki yalınlığı ve oyuncu yönetimi gerçekten takdire şayan! Murat Mahmutyazıcıoğu, yazarın istediği kuş evi-müze atmosferini yaratmakta başarılı da keşke sağa sola kuş tüyleri yapıştıracağına içi doldurulmuş kuşlarla birlikte porselen kuşlar, kuş resimleri falan da kullansaymış. Meltem Tolan’ın kostüm tasarımı iyi. Deniz Karaoğlu’nun ışık tasarımında sağ taraf karanlıkta kalıyor, ama kötü değil.    
Oyuncular Korhan Soydan, Güçlü Yalçıner, Banu Çiçek Barutçugil, Barış Gönenen ve Iraz Yöntem dışsal fiziksel aksiyonlarını hem kişisel, hem de kadro olarak içsel özlerle doldurabilmeyi mükemmelen başarıyorlar. İzlerseniz bana hak vereceksiniz eminim: Cougar’ın (Korhan Soydan) da, Foxtrot’un (Barış Gönenen) da, Cheetah’ın (Banu Çiçek Barutçugil) da, Captain’in (Güçlü Yalçıner) de, Sherbet’in (Iraz Yöntem) de ruhsal yaşamları izleyicinin önüne olanca saydamlığıyla dökülüyor. Çünkü bunlar içlerinde elverişli malzeme taşıyan oyuncular. Coşkuları için en karşı konulmaz zoka gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Pek güzel duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor.
Tiyatro Sıfır Nokta İki, bu sezon “yegan yegan” değil, ödülleri oynadıkları bütün oyunlarla (“Korku Tüneli”, “Bazı Sesler”, “17.31” ve “Kainatın En Hızlı Saati”) ekip olarak hak ediyor.
Onları görmezden gelenler, ne yalan söyleyeyim, galiba bu işi pek bilmiyor!

evrensel.net
www.evrensel.net