Ankara Devlet Tiyatrosunda Tennessee Williams: ‘Sırça Kümes’


25 Eylül 2012 10:08

Ankara Devlet Tiyatrosu, hemen hemen her yapıtında kendi yaşam öyküsünden izler bulduğumuz Tennessee Williams’ın (1911-1983) “Sırça Kümes”ini 2012-2013 sezonunda da oynamayı sürdürecek. Hiç kuşkum yok ki, psikolojik gerçekliği eserlerine yansıtan bir yazar Tennessee Williams. Yansıtırken de, toplumsal gerçeklerle süreç içinde insanı yakalamaya ve yansıtmaya çalışan bir yazar.
“Sırça Kümes” de, tipik bir Williams örneği. Bir “anımsama oyunu” olmasının yanı sıra, simgesellik yüklü bir aile dramı. Tennessee Williams bu oyununda, insanların gerçeklikle yüz yüze gelme korkusunu, tedirginliğini ana tema olarak seçerken; Tom örneğinde, insanın gerçekle, kendisiyle yüz yüze kalışının üstesinden gelişini vermiş. Tom, annesine ve ablasına karşın, kendi anılarına yenik düşmeyecek, tersine anılarına egemen olacaktır. Tom, yazgısını kendisi çizer; böylece “zamanın insanı yıkıcı etkisi”nden kendini soyutlar, böylece aldatmacadan, (başkaca bir halta yaramayan) 1930’lar “Amerikan tarzı yaşam”  düşlerinden kurtulur. Özet bu...

ÖZET BU DA, KONUSU MU NE?

Haydi oldu olacak konuyu da özetleyivereyim.
Oyunda hem narrator (anlatıcı), hem de oğul rolünü üstlenen Tom Wingfield’in (Orhan Özyiğit) ağzından, erkek evladın evi terk etme anıları anımsanma yoluyla dile getirilmekte. Anne Amanda Wingfield (Meltem Keskin Bayur), bacağı felçli kızı Laura (Gülin Ersoy) ve bir ayakkabı fabrikasında çalışan oğlu Tom ile St. Louis’de döküntü bir bodrum katında oturmaktadır. Kocası yıllar önce kendilerini terk etmiştir. Şair ruhlu Tom, ailesinin geçimini temin ederken sinemanın düş dünyası içinde avunmaya çalışmakta ve aklınca işini bırakmayı kurmaktadır. Saygın bir Güneyli ailenin kızı olan Amanda, hep yaşadığı görkemli geçmişten söz açarak anılarını ayakta tutmaya çalışmakta; Tom’un ayağı sakat ablası Laura ise, dış dünyayla ilişkisini kesmiş, kendi içine dönük bir yanılsama dünyasında, camdan hayvan heykelcikleriyle avunarak yaşamaktadır. Laura’yı yaşamın gerçeklerine döndürmek amacıyla Amanda, kızına Güney’in görgü kuralları içinde yetişmiş bir damat adayı aramaya başlar, bu görevi de Tom’a yükler. Tom da, annesinin baskıları karşısında iş arkadaşı Jim’i (İrfan Kılınç) akşam yemeğine çağırır. Laura, Jim ile rastlantı sonucu okul arkadaşı çıkar. Jim, esasında Laura’nın gizliden gizliye hayran olduğu delikanlıdır. Jim, Laura’yı güzel sözlerle rahatlatır, onunla dans eder, hatta öpüşürler. Ancak Jim, gecenin bir saatinde, istasyonda nişanlısıyla buluşması gerektiğini söyleyerek evden ayrılır. Laura, yepyeni bir sarsıntı geçirir, Amanda olaylardan Tom’u sorumlu tutar, Tom da evi terk eder gider.

MELTEM KESKİN BAYUR’UN AMANDA’SI

Şimdi, işin burasında: “Yahu, konu günümüze göre pek hantal” diyecekler olacaktır. Yanıt vermek istemem. “Ankara Devlet Tiyatrosu başka oyun mu bulamamış ne” buyuracaklar da çıkacaktır” işin orasını da bilemem, ama Meltem Keskin Bayur’un Amanda’nın yaşama sürecini oluştururken, duygularında art ardalığa ve mantığa yer verdiğini, sadece bu olgunun bile “Sırça Kümes”i izlenebilir yaptığını söyleyebilirim. Bayur, hem fiziksel hem de psikolojik yönelimlerini belli bir içsel bağ ile duygu ardıllığı, aşamalığı ve de mantığıyla birbirine bağlayabiliyor, özlemlerine ve aksiyonlarına denk düşecek biçimde neredeyse kusursuza yakın koruyabiliyor. Kutlanması gereken bir Amanda çiziyor.

ESERİN SAHNELENİŞİ

Can Yücel çevirisi, alıştığımız Can Baba çevirisi gibi değil, zannım o ki birileri üzerinde oynamış. “Midesi bulanmak” deyimi yerine “midesi atmak” Türkçede kullanılıyorsa ve ben bu terimi bilmiyorsam eleştiri okumu derhal geri çekiyorum. Oyunu sahneye Amerikalı oyunculuk hocası ve “method acting” yöntemini uygulayan Jason Hale koymuş. “Sırça Kümes”, “method acting” yönteminin Amerika’da ilk reji olarak kullanıldığı oyunlardan biriymiş. Hale’in reji yapması bu açıdan bakılırsa önemli gibi görünüyor, ama Hale her ne kadar Williams’ın oyunu yazarken kurguladığı biçimde, orijinal fikirleriyle, eseri sahnelediğini söylese de, kazın ayağının hiç de öyle olmadığı oyun izlenirken anlaşılıyor. Amanda ile Tom arasındaki ilişkinin altını çizmek yerine Tom’un kız kardeşi Laura ile yaşadığı ilişkinin altını çizmek istiyor, ama olmuyor.

RİTİM DUYGUSU EKSİK KALINCA

Jason Hale, elbette teksti beğenmiş, hatta hayran kalmış ki mükemmel yorum arayışına girişmiş, ama seyircinin anlayışına ve kavrayışına yardım eden, estetik duygusunu uyandıran ögeleri aramamış, sanatın bu belirgin yasasına uymamış. Türkçe bilmediği için olsa gerek, çeviri metnindeki sözcüklere ruh katamamış. Bu konuda, zannım o ki Yönetmen Yardımcısı Çağman Pala’dan da yardım almamış. Tennessee Williams’ın bilinçaltını tetikleyen ve bilinçaltından tetiklenen diyalog ve monologlarının altını çizerek oyun içinde yararlanmamış. Sonuç itibariyle, sözcükler, Jason Jane’in buyruklarına uyarak gerektiğinde söz, yeri geldiğinde jest olamamış. Diğer taraftan, ritim duygusunu hayli eksik bırakmış. Ritim duygusunu eksik bırakınca, oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifine yerleştirilmesinde oyuncunun ya da oyuncuların belli bir anda belli bir durumda bulunmasını, belli bir heyecanla harekete geçmelerini sağlayamamış.

TOM SİGARA İÇSE N’OLUUUR, İÇMESE N’OLUR

Yakup Çartık’ın ışık tasarımı, oyunun yönetmeni tarafından belirlenmiş bir duygu yoğunluğu dozu olmadığından, sadece atmosferi seyirciye ulaştıracak olgunlukta bir tasarım olarak kalmış. Ancak Çartık, iletinin oluşması çalışmasında hiç kuşkum yok ki, oyunun sahneleniş tarzını dikkate almış. Oyunun giysi tasarımlarını yapan İnci Kangal, dönemin tavır ve görenekleri hakkında iyi bilgi toplamış, belli ki dramaturgik yapıyı da titizlikle irdelemiş. Ortaya, birbirinden zevkli, oyuna ve oyuncuya uygun çiçek demeti gibi kostümler çıkmış da keşke Amanda’nın, Laura’nın, Tom’un giysilerini, ayakkabılarını biraz eskitseymiş, Laura’nın kostümünün dantelası biraz eprimiş olsaymış. H. Güven Öktem ise genel anlamda yalın, ama hem işlevsel, hem de uygun dekor tasarımı ve sahne donatımlarıyla seyircinin dikkatini bir an bile olsa oyundan uzaklaştırmayan görsel sonuca ulaşmış, böylece yönetmene de yardımcı olmuş. Yardımcı olmasına olmuş da, acaba evin girişindeki demir tırabzana Tom sigarasını söndürsün diye (Hem de seyirciden yana) neden kaynakla sigara küllüğü tutturmuş? (Bu arada, Tom o tabloda sigara içmese ne olurdu, doğrusu onu da merak ediyorum!)  

GÜLİN ERSOY’UN EL DEVİNİMLERİ

Meltem Keskin Bayur’a eşlik eden diğer oyunculardan Gülin Ersoy’un hayli zor bir karaktere başarıyla can verdiğini söylemeliyim. Laura’ya hem bedensel, hem de zihinsel olarak iyi hazırlanmış. Ersoy, Laura’ya fiziksel olarak hayat bulduruyor, Laura’nın isteklerine, yönelimlerine önceden hazırlandığı belli oluyor, ama Genç Oyuncu Gülin Ersoy ellerini gereksiz yere ve hayli fazla kullanıyor. Orhan Özyiğit, Tom’a dönük olası tüm yaklaşımları ne yazık ki yeteri kadar iyi araştırmamış, anlamamış. Tom’u kontrolsüz oynuyor, o zaman da karakter abartıya kaçıyor. Yazılı metinde rolün gelişimine, koşullarına göre çeşitlemeler yapma olanağı varken, oyuncunun ender eline geçen bu olamazcasına fırsatı kaçırıyor.

İRFAN KILINÇ’IN YETENEĞİ

“1. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncusu Ödülleri”nde Erzurum Devlet Tiyatrosu yapımı “Cumhuriyetin İlk Sedası” oyunundaki başarısıyla “2009-2010 Sezonu Yılın En İyi Erkek Oyuncusu Ödülü”ne aday gösterilen İrfan Kılınç’ın, sanatsal şevkin yaratıcılıkta harekete geçirici bir güç olduğunun giderek farkında olacağına bütün kalbimle inanıyorum. Burada Jim ile özdeşleşememesini Kılınç’ın yeteneğine güvendiğimden bu kerelik görmezden geliyorum, ama gene de eleştirmenlik damarım kabardığından Jim’in sıradanlığı içinde karizmatik olmasına dikkat etmeli demeden duramıyorum.
İstediği kadar pörsümüş olsun, Williams’ın oyununu izlerken dışa vuramadığınız pek çok duyguyu yüreğinizin derinliklerinde yakalayacağınızı iddia ediyorum. 


YILLARDIR ‘BIÇAK KEMİĞE DAYANDI’ DİYORLAR! NEREDE ‘O’ BIÇAK?

İç savaş sürüyor, gençlerimiz ölüyor, kan ve gözyaşı dinmiyor.
Devlet şürekası konuşuyor: “Hesap sorulacaktır”, “Şiddetle lanetliyoruz”, “Devlet üstesinden gelecektir”.
Veee…
30 yıldır bitirilemeyen, tüketilemeyen ünlü söylem: “Bıçak kemiğe dayandı”.
Sormak gerekiyor: “Ulan bu ne mene bıçaktır ki, et kesile kesile bitti, kan revan içindeyiz, bıçak kemiğe bir türlü değmiyor.
Kimse sormuyor, soramıyor.
Devlet odaklı bugünkü anayasa ilga edilerek yerine insan odaklı yeni bir anayasa yapılmadıktan sonra; Türkiye’de özgürlükçü, insan haklarına saygılı, ırkçılık karşıtı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü, (gerçekten) laik, hukukun üstünlüğüne ve sosyal devlet ilkelerine bağlı çağdaş bir demokrasinin eksiksiz biçimde kurulup işletilmesi sağlanmadıktan sonra terörün bitme olasılığı yok ki!
Özerk yerinden yönetim sistemi benimsenmeden; özerk bölgelerin kendi meclisleri tarafından yönetilmesine olanak tanıyan düzenlemeler yapılmadan; Kürtlerin varlığını, dil, kültür ve ana dilde eğitim haklarını tanıyacak anayasal ve yasal ortamları sağlamadan terörün durmayacağını ana muhalefetim de, baba iktidarım da, altın sırmalı çapraz kemerli paşalarım da biliyor, ama hepsi bilmezden geliyor.
Kürt sorununun kurmaylarla, silahlarla değil, siyaset ve hukukla çözülebileceği gerçeğinden kaçınılıyor, onun için şiddete başvuruluyor. Sıkıntıların siyasal masaya yatırılması, sonrasında hukuksal düzenlemelere kavuşturulması istenmiyor. Tüm kültürlerin olduğu gibi, Kürt kimliği, Kürt dili ve kültürünün kamu yaşamının tüm alanlarına dahil olmasının önündeki yasal engelleri kaldırmaya kimse cesaret edemiyor. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz sağlanmasına yanaşılmıyor. Derin yoksunluk ve yoksullukla gelen umutsuzluk kıskacı kırılmıyor, bölgeler arası ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin aşılmasına yönelik yeni bir hamle yıllardır bilerek, istenilerek başlatılmıyor.
Sorundan yararlananlar, sorunları çözmek yerine sorunlardan rant çıkartıyor.
Terör sürüyor.
İnanmayın!
Bıçağın kemiğe memiğe dayandığı yok!
Sürekli yalan söyleniyor!
* * *
(Şimdi izin verin, şuracıkta “Balyoz Davası” sonuçları için iki soru da ben soruvereyim: “Geçmişi temsilen cezalandırma” mantığına asla katılmıyorum, ama acaba yaptıkları her darbede, bugünleri hiç düşünmeden sol düşünceyi güdük bırakmayı amaçlayan; sol düşüncede olanları asarken, keserken, işkenceden geçirirken dinci görüşleri güçlendiren sırma kemerlileri acaba yarattıkları canavar mı yedi? Ya da İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, TSK’nin astığı astık, kestiği kestik günlerini yaşarken ABD’nin Irak’la ilgili 1 Mart tezkeresini iplemediği, Kıbrıs, Güneydoğu gibi kritik konularda “höt” dediği için mi omuzu yıldızlılara ceza kesti?)

evrensel.net
www.evrensel.net