İşte bu bizim hikâyemiz…


28 Şubat 2011 12:36

Televizyonculuk dünyanın en boktan işlerinden biridir. Bu sektörde çalışanların en az yarısı işlerini sevmezler. Ya geçim derdinden oradadırlar, ya yapabilecekleri başka bir işleri yoktur…

Her gün karne alır televizyoncular. Saat 11 dedin mi reyting listeleri gelir, önceki gece kim ne yapmış anlaşılır. Hem de dakikalık aralıklarla ölçüldüğünden reyting, bir programın, dizinin ya da haber kuşağının hangi kısmının izlendiği (yani iyi olduğu), hangi kısmının izlenmediği (yani kötü olduğu) net bir şekilde izleyici tarafından belirlenir. İzlenmek tek amaçtır. İzlenmiyorsanız ideolojinizi yayamazsınız, reklam kuşaklarınızı satamazsınız, bu işin herhangi bir pozisyonunda daha fazla kalamazsınız.

Daimi bir rekabet halindedir, kanallar, programlar, ekran yüzleri. Her gün 3 tane gazete alabilirsiniz. Ama aynı anda üç kanal seyreden yoktur. Ya güzel kızla yakışıklı oğlanın dizisi ya haber programı. Ya dans yarışması ya siyasi tartışma. Biri diğerini ezer. Kumandanın bir tuşundan diğerine atlamak o kadar kolaydır ki.

Büyük bütçeler, iyi ses ve görüntüler, başarısı kanıtlanmış formatlar avantajlıdır elbette bu yarışta. Elinizde bunlar yoksa tek silahınız yaratıcılık... Çünkü güleryüzlülük bile çalınıp, profesyonelleştirilmiştir.

Sporcu haftada bir müsabakadan sonra, mimar çizdiği binanın ardından, öğrenci dönem sonunda değerlendirilir. Doktor, öğretmen, işçi karne almaz.
Çoğu zaman da işleri değerlendirilmez. Ama televizyoncunun yaptığı şey göz önündedir. Herkes o işi konuşur. Üstelik elinde kumanda olan olmayan herkes tarafından eleştirilebilir…

Bir de bizimki gibi ‘küçük’ kanallar vardır. Bu kanallar reyting ölçümüne giremez. Neredeyse körleme, bir şeyler yapmaya çalışır. Yaptığı iyi işleri bile, ya duyuramadığından ya hangi gün ve saate koyacağını kestiremediğinden çoğu zaman heba eder. İzleyicileri beğendiklerini, beğenmediklerini açıkça söyleyip yardımcı olmuyorsa işler daha da zorlaşır.

Sonra bu kanallarda iş yapmanın başka güçlükleri de vardır. Konuk alınacak, ekrana çıkartılacak solcu, ‘bize yakın’ falan tipler “Bu seferlik beni affedin hastayım gelemeyeceğim” der, ertesi gün holdinglerin haber kanallarında arz-ı endam ederler.

Ayrıca kadro kısıtlıdır. İşi öğrenenleri elinde tutamazsın. Elinde kalanlarla da fark yaratamazsın. Ve tabii paran yoktur. Çoğu zaman da sadece bu yüzden holding medyasıyla aşık atamazsın.

Ama işte, kumandanın diğer tuşunda onlar hep vardır...

 


DEFNE DEVRİMİ*

Her şey değişirken, niçin basın kıpırdamıyor? Niçin hep aynı infazları, ezberleri, dil tiklerini, aşağılamaları, kavram yoksunluğunu ve bir modernist feodalizmi inatla her nesilde önümüze sürüyor? Niçin demokratikleşemiyor? Basın, toplumun ve dünyanın hep gerisinde, bizleri hırpalama hakkını kimden ve nereden alıyor?

Sosyal medya, her yerde olduğu gibi, ülkemizde de bir oksijen penceresi açtı ve farklı ufuklardan kişilere birlikte düşünüp hareket etme imkânı tanıdı. Bu kişi ve gruplar, Defne Joy Foster’ın ölümü ardından basında ayyuka çıkan erkek egemen, duyarlıksız, bireye saygısız söylemin bardağı taşıran son damla olduğu kanısındalar.

Dipten yükselen bir arzu ve bilinçle, gazeteleri, televizyonları açtığımızda artık şunları duymak, görmek istemediğimize eminiz:

“Nataşalar... Hürremler...”
“Sen gay misin, normal mi?”
“Bu da tekneyle gelen arkadaşlardan mı?”
“Dink dank etmedi mi?”
“Mayın demokrasiyse, yumruk niye faşizm?”
“Türbanlılar Papermoon’da”
“Tekvandoda misyoner tuzağı”
“Bir kadına ofsaytı anlatmak...”
“Ermeni kırması Kürtçü”
“Su testisi su yolunda kırılır!”
“Hayattan elendi”
“Hastalığa karşı verdiği mücadelede yenik düştü”
“Erkeklerin gözdesiydi, şimdi o da yaşlandı!”
“Selüloitlerini gizlemek için verdiği mücadeleyi kaybetti”

Hayatın hiçbir alanını boş bırakmayan bu hoyrat dile son! Özel hayatlara saygının hiçe sayılmasına son! Gazete köşelerinin yüzde doksanının erkeklerce işgal edilmesine son! Kadınların Pygmalionlarca belirlenmiş rollere sıkıştırılmasına son!

Medyadaki tüm ayrımcı, cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlar ortadan kalksın; değişime ayak uydurmak istemeyenler çekilsin!

Bir haftadır bu taleplerimize Defne Devrimi adını veriyor, tweetlerimizin sonuna #defnejoy yazıyoruz. Sayımız şimdiden binlere ulaştı. İmzalarımızla daha da çoğalabiliriz.

Başka bir medya hakkımız, bu hakkı birlikte alacağız!

* http://defnedevrimi.org/

 


 


GEÇEN HAFTA TWITTER'DA

cemilertem:
bugün 11.02.2011 yani bugünün tarihi palindrom;Palindrom günler her bin yılın ilk birkaç yüzyılında yer alır. Bu güne dikkat devrim olabilir!
bebebuell:
Hep son isteğini sorarlar insana, aslında ilk isteğin nedir diye sormak lazım. Ölümün olduğu yerde hiçbir şey ciddi olamaz. Olmamalı da zaten.
kronstadtli:
Kıbrıslı Türklere “orospu çocukları” diyen anavatanın cevval evlatları aha ha. milliyetçilik aptallaştırır.
amipsihareket:
Sonuçta gürültülü ortamda derdini duyuramayınca sinirlenip tam küfür ederken herkesin sustuğu bir dünyada yaşıyoruz.
ozlemhepsen:
“Bir kavmi uykusundan uyandırır bu hâller. Doğar aç midelerden nur topu ihtilâller.” - Faruk Nafiz Çamlıbel
NamikTan:
Bir dostuma yanıt: Konsolosluk kayıtlarında George Clooney’in Ayhan Işık’ın oğlu olup olmadığına ilişkin bir bilgi yer aldığını sanmıyorum :)

 

evrensel.net
www.evrensel.net