Türkiye’de sınıf eşitsizliği: Bir meyve üç çocuğa, milyarlarca dolar bir avuç insana
Yüz milyarlarca liralık fon vurgununun ortaya çıktığı günlerde bir kadın fabrika işçisinin Evrensel’e yazdığı mektup sınıfsal eşitsizliğin gündelik hayattaki karşılığını anlatıyordu. Tuzla’daki fabrikalarda işçilere dağıtılan meyve, yoğurt ve ayranı çocuklarının beslenme ihtiyacını karşılamak için eve götürdüklerini, bazen bir meyveyi üç çocuğa böldüklerini yazdı. Ankara’daki fabrikalardan işçiler çıkan sabah kahvaltısından kalan ekmekleri evlerine götürdüklerini söylüyorlardı.
Aynı hafta Ankara’da Anayasa Mahkemesi önündeki zam eyleminde “torunuma altın takamadım” diyen, “paramız için değil, onurumuz için” pankartını taşıyan emekli polis memuru Ali Şekeroğlu ise yaşamına son verdi. İzleyen günlerde Şanlıurfa Hilvan’da fıstık fabrikasında makinenin altında kalan 6 yaşında çalışmak zorunda kalan Halime Okkalı iş cinayetinde hayatını kaybetti.
İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu olaylar Türkiye’deki sınıf piramidinin farklı katlarını ve bunlar arasında derinleşen uçurumu gösteriyor. Bir tarafta sefalet ücretleri, ağır çalışma koşulları, çocukların sofrasına taşınan fabrika yemekleriyle örülen yoksulluk ve iş cinayetleri; diğer tarafta yoksulluğun insanın yaşam koşullarını, onurlarını ve geleceğe ilişkin umutlarını aşındırdığı bir toplumsal düzen var.
Piramidin tepesinde ise milyonlarca emekçinin ürettiği ve biriktirdiği toplumsal zenginliğin çok küçük bir azınlığın elinde olağanüstü servetlere dönüştüğü başka bir dünya bulunuyor. Ne var ki, fon skandalında olduğu gibi hayatın olağan akışına aykırı bir durum olmadıktan sonra bu dünyada olan bitenler yine orada kalıyor.
Emekçilerin olduğu katlarda yoksunluk her geçen gün derinleşirken, yukarıda servet birikiminin daha fazla hızlanması sınıfsal düzeninin iki yüzüdür. Eşitsizliğin semptomlarının en fazla görünürleştiği alanlardan biri bölüşüm ilişkileridir.
Servet birikimi, yoksulluk birikimi
Forbes’un 2026 milyarderler listesi sermaye birikiminin dünya ölçeğinde ulaştığı yoğunlaşmayı bir kez daha gösteriyor. Dünyada 3 bin 428 milyarder bulunuyor ve toplam servetleri 20,1 trilyon dolara ulaşıyor. Dünya nüfusunun çok küçük bir bölümünü oluşturan bu kesimin elindeki servet, küresel üretimin ve toplumsal zenginliğin nasıl bölüşüldüğü sorusunu doğrudan gündeme getiriyor. Birkaç bin zenginin olağanüstü servetlere sahip olmasını mümkün kılan üretim araçlarının, şirketlerin ve finansal varlıkların mülkiyetinin giderek daha dar bir kesimde toplanmasıdır.
Türkiye’nin servet piramidinin tepesi
Türkiye’de servet yoğunlaşmasının daha küçük ölçekte karşılığını görüyoruz. Forbes’un 2026 verilerine göre tabloda yer alan 42 kişi ve ailenin toplam serveti 105,3 milyar dolar. Listenin ilk sıralarında Hamdi Ulukaya (12,4 milyar dolar), Eren Özmen (6,7 milyar dolar), Fatih Özmen (6,4 milyar dolar), Murat Ülker (5,2 milyar dolar) ve Şaban Cemil Kazancı (5 milyar dolar) bulunuyor. Bu yılın Nisan ayına kadar manipülasyonlarla hisseleri değerlenen Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen ve babası Oğuz Tezmen de bu listedeydi.
Dolar milyarderleri listenin ana gövdesini gıda, enerji, inşaat, savunma, finans, perakende ve ilaç gibi sektörlerde faaliyet gösteren holding patronları oluşturuyor. Büyük servetler, büyük ölçekli üretim ve ticaret alanlarındaki mülkiyet üzerinden şekilleniyor.
Forbes’un Türkiye listesinin ilk 10’undaki servet yaklaşık 53,9 milyar dolar. Son 10 sıradakilerin toplamı ise yaklaşık 10,5 milyar dolar. Yani listenin tepesindeki 10 kişinin serveti, sonundaki 10 kişinin yaklaşık 5,1 katı. Servet yalnızca toplumun geneline karşı değil, milyarderlerin kendi içinde de asimetrik biçimde yoğunlaşıyor.
Ultra-zenginler listesini sadece kişisel başarı hikayeleriyle açıklamak, sermaye birikiminin toplumsal köklerini görünmez kılar. Büyük servetlerin arkasında şirket mülkiyeti, holding yapılarının sağladığı avantajlar, özelleştirmeler ve şirket satın almaları, finansal varlıklar, ihaleler ve teşvikler, kamu kaynaklarının dağılımı, sermaye birikimini hızlandıran hukuksal düzenlemeler bulunuyor. Servet, birikmiş para formunda olduğu kadar gelecekte üretilecek gelire ve toplumsal artığa el koyma hakkı sağlayan mülkiyet gücüdür.
Suç ise sermaye birikimine ve özel mülkiyet rejimine tarihsel olarak içkindir. Milyar dolarlık fon vurgununda görüldüğü üzere sadece finansal suç yoktur; grev kırmak, greve çıkan işçileri sindirmek için mafya kiralamak, halkın müşterek alanlarını talan etmek, sömürge madenciliği için suyu ve toprağı zehirlemek, işçilere kurtlu ve bozuk öğün vermek, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden kaçınmak gibi daha uzatabileceğimiz çok sayıda suç çeşidi vardır. Bunların pek çoğu ise hukuksal bir görünüm kazanmıştır.
Bertolt Brecht, “Öldürmenin pek çok yolu vardır: Karnına bıçak saplamak, ekmeğini elinden almak, hastalığını iyileştirmemek, kötü koşullarda yaşatmak, ölesiye çalıştırmak, intihara sürüklemek, savaşa yollamak vs. Ülkemizde bunların sadece bazısı yasaktır” demişti.
Türkiye’de servet eşitsizliği
World Inequality Report 2026’nın Türkiye verileri servet yoğunlaşmasının ulaştığı düzeyi oldukça açık biçimde ortaya koyuyor. 2024 itibariyle Türkiye’de en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68,4’üne, en zengin yüzde 1 ise yüzde 35,1’ine sahip. Buna karşılık nüfusun en yoksul yüzde 50’sinin toplam servetten aldığı pay yalnızca yüzde 2,7. Böylece en zengin yüzde 1’in sahip olduğu servet, nüfusun yarısının sahip olduğu servetin yaklaşık 13 katına ulaşıyor.
Gelir dağılımı da bir diğer göstergedir. En zengin yüzde 10 milli gelirin yüzde 53,3’ünü, en zengin yüzde 1 yüzde 21,2’sini alırken, en yoksul yüzde 50’nin payı yüzde 15,2'de kalıyor. Servet ile gelir arasındaki ilişki burada belirleyici: büyük servet yalnızca geçmiş birikimin sonucu değildir; faiz, temettü, kâr, rant ve sermaye kazançları yoluyla yeni gelirlerin kaynağına dönüşür. Bu nedenle servet yoğunlaşması, gelir eşitsizliğini yeniden üretir; gelir eşitsizliği de yeni servet birikimini besler.
Yüksek enflasyon yıllarında bu mekanizma daha görünür hale geldi. Varlık sahibi kesimler şirket, hisse senedi, döviz, gayrimenkul ve diğer finansal varlıklar üzerinden servetlerini koruma ve büyütme olanaklarına sahip olurken, ücretlilerin gelirlerini ve tasarruflarını koruyamadı.
Ultra-zenginler çoğalırken sefalet birikiyor
Knight Frank’ın 2026 Wealth Report verileri bu sürecin Türkiye’deki üst ucunu gösteriyor. Net serveti 30 milyon doların üzerinde olan kişi sayısı 2021’de 2 bin 174 iken 2026’da 4 bin 208'e çıktı; beş yıldaki artış yaklaşık yüzde 94. Knight Frank, Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının da 2026’da 35’ten 2031’de 46’ya çıkacağını öngörüyor.
Aynı dönemde çocukların temel ihtiyaçlarına ilişkin TÜİK verileri ise toplumun alt kesimlerinin yaşadığı yoksunluğu ortaya koyuyor. Çocuklu hanelerin yaklaşık yüzde 9’u yeni giysi, yüzde 9’u düzgün iki çift ayakkabı alamıyor; yüzde 10’u çocuklarına her gün taze meyve ve sebze sağlayamıyor. Daha çarpıcı olan, hanelerin yaklaşık yüzde 23’ünün çocuklarına her gün et, tavuk veya balık içeren bir öğün sağlayacak maddi imkana sahip olmaması. Yaklaşık yüzde 19’u çocuklarını paralı okul gezilerine ve etkinliklere gönderemezken, yüzde 11’i çocukların evde ders çalışabileceği uygun bir yere sahip değil. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre ise yaklaşık 17 milyon 115 bin yurttaş farklı sosyal yardım mekanizmalarından yararlanıyor.
Bu rakamlar yoksulluğun gelir eksikliği olmadığını gösteriyor. Çocuğun ne yediği, ne giydiği, nasıl bir evde kaldığı, hangi kamu hizmetlerinden yararlanabildiği sınıfsal eşitsizliğin gündelik hayattaki somut biçimleridir. Servetin tepesindeki büyüme ile toplumsal yeniden üretimdeki yoksunluk birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Kalıcı çözüm olmadıkça...
Türkiye’deki eşitsizliği yalnızca gelirlerin adaletsiz dağılımıyla açıklamak yetersizdir. Sorunun temelinde üretim araçlarının, şirketlerin, finansal varlıkların ve diğer servet unsurlarının mülkiyetindeki yoğunlaşma bulunuyor. 42 kişi ve ailenin 105,3 milyar dolarlık serveti, en zengin yüzde 10’un toplam servetin yüzde 68,4’ünü kontrol etmesi ve en yoksul yüzde 50’nin yüzde 2,7’de kalması, ülke nüfusunun yüzde 20’sinin sosyal yardımlardan yararlanarak yaşamını idame ettirmesi hâkim mülkiyet rejiminin farklı sonuçlarıdır.
Eşitsizliği azaltma, sosyal yardımların artırılması ya da düşük gelir gruplarının gelirlerinin geçici olarak desteklenmesiyle çözülemez. Kuşkusuz gerekli tartışmalar olmakla birlikte sorunun kaynağına doğrudan müdahale etmez. Temel sorun toplumsal olarak üretilen zenginliğin neden bu kadar küçük bir kesimin mülkiyetinde toplandığıdır.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et