27 milyar dolarlık finansal sarsıntı ve Türkiye’de fiktif sermayenin krizi
Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşananlar, birkaç başarısız şirketin batmasının ve finansal dalaverenin ötesinde finansallaşmış kapitalizmin temel çelişkilerinden birinin açığa çıkmasıdır: Gelecekte elde edilmesi beklenen gelirlerin bugünden sermayeleştirilmesi, bu beklentilerin finansal varlık fiyatlarına dönüşmesi ve finansal varlıkların kendi fiyat artışları üzerinden yeni sermaye girişlerini üretmesi. Başka bir ifadeyle Türkiye kapitalizminde bankacılık sistemi üzerinden kredi genişlemesine dayalı büyüme modelinin sınırları belirginleşmeye başlayınca, sermaye piyasalarının derinleştirilmesinin teşvik edilmesinden kaynaklı olaylar silsilesiyle karşı karşıyayız.
Karl Marx’ın “fiktif sermaye” kavramı tam da bu noktada açıklayıcıdır. Fiktif sermaye “sahte” ya da “gerçekdışı” sermaye değil; gelecekteki gelir akımlarını temsil eden mülkiyet haklarının bugünkü fiyatıdır. Fiyat yükseldikçe yeni bir toplumsal değer yaratılmış olması gerekmez. Türkiye’de Pusula ve Tera çevresindeki finansal yapı bunun güncel ve somut örnekleridir.
Financial Times’ın 16 Eylül tarihli haberinde aktardığı verilere göre Pusula’nın ağustos sonu itibarıyla yaklaşık 13 milyar dolar varlığı bulunuyordu; Pusula ve Tera birlikte yaklaşık 27 milyar dolarlık varlık yönetiyordu. Pusula’nın iki büyük fonu yalnızca 2026’nın ilk yedi ayında sırasıyla yüzde 164 ve yüzde 144 getiri sağladı. Bu olağanüstü getiriler yeni yatırımcıları çekti, yeni para ise aynı ya da ilişkili şirket hisselerine yönelerek fiyatları daha da yukarı taşıdı. Böylece fon getirisi yeni fon girişini, yeni fon girişi de varlık fiyatlarını besledi. Katılımcıların tümü de finansal geri besleme döngüsünün kusursuz çalışacağını varsaydı.
Financial Times’ın ifadesiyle mekanizma tersine döndüğünde ise yatırımcıların fonlardan yaklaşık 1 milyar dolarlık çıkışı BIST 100’de yüzde 5’in üzerinde günlük düşüşü beraberinde getirdi. Şu anda yaşanan finansal sarsıntı, fiktif sermayenin ne olduğunu ve nasıl patlayacağını kendi hareketi içinde gösterdi: Kâğıt üzerinde büyüyen servetin nakde çevrilmesi gerektiğinde, fiyat ile gerçekleşebilir değer arasındaki mesafe açığa çıktı.
SPK’nın 17 Eylül tarihli 2026/60 sayılı bülteni tam burada önem kazanıyor çünkü yalnızca bir denetim kararı değil, finansal sistemde biriken çelişkilerin kamu otoritesi tarafından yönetilmeye başlanmasının belgesidir. SPK, Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1 Capital, Pardus ve Bulls Portföy tarafından kurulan ve TEFAS’ta işlem gören tüm yatırım fonlarının alım-satım işlemlerini kapattı. Ayrıca belirlediği fonların Kurul tarafından tayin edilecek yöntemle tasfiye edilmesine karar verdi. Tasfiye kapsamındaki fonlardaki katılımcı birikimi 950 milyar TL’lik bir büyüklüğe ulaştığını da not etmek gerekiyor.
Tasfiye listesinde para piyasası fonlarının yanında çok sayıda hisse senedi yoğun serbest fonun bulunması önemlidir. Daha da önemlisi, aynı kararın diğer ayağında “kredili işlemlerdeki asgari özkaynak koruma oranının geçici olarak yüzde 35’ten yüzde 20’ye indirilebilmesine” izin verilmesidir. Bir tarafta belirli finansal yapıların likidite ve değerleme sorunları nedeniyle piyasadan çekilmesi sağlanırken, diğer tarafta genel piyasa likiditesinin kurumasını önlemek amacıyla kredi mekanizmasının hareket alanı genişletiliyor.
Bu çelişkili görünse de temelde finansal kriz yönetiminin karakteristik biçimidir. Devlet burada piyasanın karşısında konumlanmıyor yahut bazılarının iddia ettiği gibi piyasayı “devletleştirmiyor”. Piyasanın yeniden üretim koşullarını güvence altına almak üzere devreye giriyor; sistemin açıklarına yama yapmaya çalışıyor.
Fiktif sermaye analizinin güncel karşılığı da buradadır: Finansal varlıkların temsil ettiği gelecekteki gelir hakları özel aktörler tarafından sermayeleştirilirken, bu hakların değer kaybetmesi ve likidite krizine dönüşmesi durumunda sonuçları kamu otoritesine havale ediliyor. Finansal değerlenmenin özel mülkiyet altında gerçekleştiği, buna karşılık finansal istikrarın korunmasının kamusal bir işlev haline geldiği, maliyetin kamuda kaldığı birikim rejiminin sonuçlarını görüyoruz.
Bu sabah çıkan haberlere göre Emlak Katılım ’ın Katılımevim ve Birevim’i satın almak üzere görüşmelere başlaması da finansal yeniden yapılanmanın başka bir yüzü olarak okunabilir. Burada henüz gerçekleşmiş bir satın alma olmasa da bunun bir “kamu kurtarması” olduğunu söylemek için henüz erken. Ancak aynı ‘finansal ekosistemde’ sermayenin el değiştirme biçimine bakıldığında önemli bir eğilim görülüyor: Özel finansal sermaye gelecekteki gelirleri ve finansal hakları farklı araçlar üzerinden sermayeleştirirken, risklerin büyüdüğü noktada kamu sermayeli finansal kurumlar daha merkezi bir konuma geliyor. Sıradan “regülatif” bir işlemden ziyade siyasal tercihlere dayalı iktisadi işlev öne çıkıyor.
Finansal sermayenin mülkiyeti ve riskleri çok kısa bir zaman diliminde yeniden düzenleniyor. Burada “riskin toplumsallaştırılması” kavramına başvurmak durumundayız. Özetle, finansal varlıkların değerlenmesinden elde edilen kazançlar özelde (şirketler ve tekil sermayedarlarda) kalırken, bu varlıkların değer kaybı halinde likiditeyi ve sistemin sürekliliğini sağlama kamu kapasitesinde kalıyor. Gerek piyasa-içi gerek piyasa-dışı zor yöntemleriyle kâr/getiri ve zarar/maliyet kamu ve özel arasında yeniden bölüştürülmeye devam ediyor.
Emlak Katılım ‘ın olası satın almasının bu anlamda ne ifade edeceğini belirleyecek olan da satın alma bedeli, şirketlerin gerçek bilanço yapısı, müşteri yükümlülükleri ve işlem sonrasında ortaya çıkabilecek zararların kimin üzerinde kalacağıdır. Fiktif sermayenin tasfiyesi yalnızca fiyatların düşmesiyle değil, onun temsil ettiği gelecekteki gelir haklarının hangi bilanço tarafından taşınacağıyla tamamlanır.
Ancak bu süreci finansal sistemin kendi iç dinamikleriyle açıklamak da yeterli değildir. Fiktif sermayenin büyümesini ve riskin yeniden dağıtılmasını mümkün kılan kurumsal ve sınıfsal ilişkilerin de ayrıca incelenmesi gerekir. Bunun için SPK, BDDK ve Borsa İstanbul gibi düzenleyici kurumların aldıkları kararlar kadar bu kurumlarla finansal sermaye çevreleri arasındaki ilişkiler, fon ve şirket sahipliklerinin yeniden yapılanması, kamu kaynaklarının ve kredilerin tahsis biçimleri ve farklı sermaye gruplarının devletle kurduğu ilişkiler belirleyicidir. Hakim finansallaşma stratejisinin ekonomide ve siyasette yeni hegemon sınıf öbekleri yaratması ve var olanları zenginleştirilmesi, rantiye aracılığıyla yeni aktörlerin oluşturulması da bu denklemin parçalarıdır.
Finansal sarsıntıyı anlamak, finansal genişlemenin hangi sermaye gruplarını büyüttüğünü, toplumsal kesimleri nasıl finansal risk taşıyıcısı haline getirdiğini ve kriz ortaya çıktığında riskin hangi özel ve kamusal bilançolara aktarıldığını da sormayı gerektirir. Bu nedenle bu sarsıntı, 1980’lerin ve 1990’ların bankacılık ve finans krizlerinden farklılaşıyor diyebiliriz.
Bu yaşananlardan sonra önümüzdeki dönemin temel sorusu “hangi şirket kimin olacak?” veya “hangi şirket yola devam edecek?” sorularından çok daha kapsamlı olmalıdır. “Finansallaşma yoluyla gelecekteki gelirlerin bugünden sermayeleştirilmesiyle yaratılan finansal servetin değerlenme kazançlarının kim tarafından sahiplenileceği” veya “bu servetin değeri çöktüğünde ortaya çıkan likidite, bilanço ve yeniden yapılandırma maliyetlerinin hangi sınıfsal ve kurumsal mekanizmalar üzerinden taşınacağıdır”?
Herkesin finansallaşma balonuna çeşitli enstrümanlarla dahil edilmeye çalışıldığı bir yapıda bu sarsıntı herkesi sarsacaktır. Halka arzlardan yatırım fonlarına, bireysel emeklilikten çeşitli tasarruf ve finansman araçlarına kadar genişleyen finansal enstrümanlar, hane halklarını giderek daha fazla finansal varlıkların değerlenmesine bağlamaktadır. Böylece finansal piyasaların toplumsal tabanı genişlerken, finansal dalgalanmaların toplumsal etkilenme alanı da genişlemektedir. Bu nedenle yaşanan sarsıntı yalnızca bir fon krizinin değil, Türkiye’de finansallaşmanın toplumsallaştırdığı beklentilerin ve risklerin de sınanmasıdır.
Finansallaşma derinleştikçe finansal krizlerin toplumsal kapsamı da genişlemeye devam eder.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et