Faşistleşme yatak odasına neden girer?
Devlet kimin nasıl yaşayacağına, kimi seveceğine, bedenini ve kimliğini nasıl ifade edeceğine
karar veremez… LGBTİ+’ların özgür olmadığı bir ülkede hiç kimse özgür değildir…
LGBTİ+ haklarını savunmak bir azınlığın haklarını savunmaktan ibaret değildir; devlet makbul insanı, makbul aileyi ve makbul hayatı belirleme yetkisini kendinde görmeye başlarsa bu topyekun bir toplum mühendisliğine dönüşür.
Dini otoritelerin “günah” saydığı hayatları ceza hukukunun “suç”, tıbbın “hastalık” saydığı karanlık dönemleri geride bıraktık. Bunun için her ülkede uzun ve zorlu mücadeleler verildi.
Modern anayasal devletin sınırları böyle çizildi. Devlet, başkasına somut zarar vermeyen ve yetişkinlerin rızasına dayanan özel hayata çoğunluğun ahlaki hoşnutsuzluğu nedeniyle müdahale edemez.
Özel hayat, bedensel özerklik ve eşit yurttaşlık bu nedenle birbirinden ayrı şeyler değildir.
Feminist hareketin “kişisel olan politiktir” sözü çok önemli bir gerçeğin kısaltılmış halidir. Yatak odalarımız siyasetten uzak değildir.
Devletlerin aile, cinsellik ve beden üzerinde görünmez bir tahakkümü vardır ve bunun nedeni siyasaldır.
Tıbbın damgalayıcı geçmişinden bugüne
Tıp tarihine baktığımızda devletin bu tahakkümü kurmasına tıp biliminin nasıl aracılık ettiğini görebiliriz. Psikiyatri, uzun süre
eşcinselliği hastalık olarak sınıflandırdı; toplumsal normu sağlık ölçütü yerine koydu. Yıllar içinde bilimsel araştırmalar eşcinselliğin kendi başına işlev kaybı yaratan bir bozukluk olmadığını gösterdikçe bu yaklaşım terk edildi. Amerikan Psikiyatri Birliği 1973’te eşcinselliği başlı başına bir hastalık tanısı olmaktan çıkardı; kalan son ayrımcı tanı kategorisi de 1987’de kaldırıldı.
Dünya Sağlık Örgütü ise 17 Mayıs 1990’da eşcinselliği ruhsal hastalık sınıflandırmasından çıkardı.
Bugün bilimsel uzlaşma açıktır: Eşcinsellik ve biseksüellik hastalık değildir.
LGBTİ+ kişilerin yaşayabildiği ruhsal sıkıntılar kimliklerinden değil, damgalanma, ayrımcılık ve gördükleri şiddetten kaynaklanır.
Trans kimliği de hastalık değildir. Dünya Sağlık Örgütü ICD-11’de “cinsiyet uyumsuzluğu”nu ruhsal bozukluklar bölümünden çıkarıp cinsel sağlıkla ilgili durumlar arasına taşıdı. Bunun anlamı, trans kimliğin bir akıl hastalığı olmadığı; bazı transların ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetlerine erişimin ise devletin güvence altında tutması gerektiğidir.
Tıp bilimi insanlara meşruiyet dağıtmadı; geçmişteki damgalayıcı hatalı rolünü düzeltti.
Hukuk bakımından da bir kimliğin “yasal” ya da “yasadışı” olmasından söz edilemez; suç ancak kanunda tanımlanmış bir fiil olabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1981 tarihli Dudgeon kararında yetişkinler arasındaki rızaya dayalı eşcinsel ilişkiyi cezalandırmanın özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Bu karar, ahlaki çoğunluk görüşünün tek başına ceza için yeterli olmadığını uluslararası hukukta güçlü biçimde yerleştirdi.
Türkiye’nin tarihine de dikkatle bakmalıyız. 1858 Osmanlı Ceza Kanunnamesi, yetişkinler arasındaki rızaya dayalı ve özel alandaki eşcinsel ilişkiyi ayrı bir suç olarak düzenlemedi; Cumhuriyet ceza hukuku da böyle bir suç tipi kurmadı.
Bugün Türkiye’de LGBTİ+ olmak ve yetişkinler arasındaki rızaya dayalı eşcinsel ilişki suç değildir; buna karşılık eşcinsel birliktelikler hukuken tanınmamakta ve ayrımcılığa karşı bir koruma bulunmamaktadır. Asıl eksiklik budur.
LGBTİ+ insanlar için “eşit yurttaşlık güvence altında” değildir ve bunu sağlamak bir ödev olarak hepimizin önünde durmaktadır.
Bütün bunlara rağmen özellikle son yıllarda LGBTİ+ varlığına yönelik tarihi, hukuki ve siyasal geçmişi yok etmeye çalışan bir iklim oluşturuldu. Devletler giderek daha sık “aileyi koruma”, “çocukları koruma” ve “ahlakı koruma” sözleriyle LGBTİ+’ları kriminalize ediyor.
Durum öyle bir hal aldı ki bugün LGBTİ+’lara yönelik baskıları hak ihlalleriyle açıklamak yetersiz kalmaktadır. Bir siyasal analize ihtiyaç var. İnsan hakları dili bize neyin ihlal edildiğini gösterir. Siyasal analiz ise bu ihlallerin nasıl bir toplum tasarımına hizmet ettiğini sorar. Bugün bu soruyu sormak zorundayız.
Ünlü tıp dergisi The Lancet’in 22 Ağustos 2026 tarihli “Attacks on LGBTQ+ health are a threat to all” başyazısı, LGBTİ+’ları hedef alan hareketlerin herkesin ifade özgürlüğünü, kişisel tıbbi kararlarını ve mahremiyetini tehdit ettiğini vurguluyordu. Başyazıya göre rızaya dayalı eşcinsel ilişkiler 65 BM üyesi devlette hâlâ suç; yedi ülkede ölüm cezası uygulanması mümkün.
Bir hekim olarak bunun sağlık alanındaki karşılığını biliyorum. Damgalanma, insanın sağlık hizmetine başvurmasını geciktirebilir; tanı ve tedavi aksayabilir, ruhsal ve bedensel hastalık yükü büyür. Bir topluluğu korku ve utanç içinde yaşamaya zorlamak yalnız özgürlükleri değil, doğrudan sağlığı da hedef alır.
"Toplumsal çürüme" değil ekonomik-siyasal kriz
Tarihin karanlık sayfalarına neden dönüyoruz? Lanetlediğimiz, çok büyük bedeller ödediğimiz faşist siyaset neden hortluyor?
Faşistleşmeyi bir hakaret ya da öfke ünlemi olarak değil, bir siyasal yöntemi tarif etmek için kullanıyorum. Her homofobik söz
faşizm değildir; her muhafazakâr aile politikası da faşizm sayılamaz.
Faşist siyaset, kişisel önyargıların toplamından çok daha büyük ve tehlikeli bir şeydir. Bu tür siyasi hareketler her zaman toplumun çürüdüğünü anlatan bir çöküş hikâyesi kurar. Bundan kurtulmak için de arınma ve millî yeniden doğuş vaat eder.
“Saf halk” vardır ve “iç düşman” vardır!
Hiyerarşik aileyi ulusun temel hücresi sayar, hayatın kendiliğinden olan çoğulluğunu tehdit gibi gösterir.
LGBTİ+ düşmanlığı bu bileşimin içine yerleştiğinde sıradan bir muhafazakâr tutum olmaktan çıkar; faşist repertuvarla kesişen bir toplum mühendisliğine dönüşür.
Önce bazı hayatlar “zararlı” diye kodlanır. Sonra yaşayan insanların yerine, aileyi, çocuğu ve milleti tehdit ettiği söylenen hayali bir LGBTİ+ portresi konur.
Görünürlüğü azaltmak, örgütlü dayanışmayı zayıflatmak ve bedeni denetlemek bu kurmaca tehdide karşı alınmış makul önlemler gibi sunulur.
Aslında tablo çok başkadır. “Toplumsal çürüme” olarak anlatılan hikaye bir ekonomik kriz, bir siyasi krizdir. Toplum ahlaki çürüme içinde değil gerçek krizlerle yaşamaktadır. Ücretler eriyor, barınma güçleşiyor, bakım hizmetleri yetersiz kalıyor, gençler gelecek kuramıyor…
İktidarlar ücret, konut, kreş ve güvenceli iş gibi sosyal haklar alanlarındaki başarısızlıklarını, yaşanan büyük ekonomik krizi “ahlaki çöküş” hikâyesine çevirebilir.
Düşen doğum oranının nedeni hayat pahalılığı ve geleceksizlik olmaktan çıkar; suç “cinsiyetsizleştirme” denilen belirsiz bir tehdide yüklenir.
Gelecek kuramayan siyaset, düşman kurar.
“Aileyi korumak” deniyor. Peki hangi aileyi, kimden korumak?
Aile sevgi, bakım ve dayanışma ilişkisi olabilir. İnsanların şiddetten kaçtığı, birbirine omuz verdiği, farklı biçimlerde kurduğu bir hayat alanı olabilir. Tek bir aile biçimi kutsallaştırıldığında ise korunan çoğu zaman sevgi değil, geleneksel rol dağılımı ve hiyerarşi olur: Baba otoriteyi, anne ücretsiz bakım emeğini ve üremeyi, çocuk itaati temsil eder.
Sosyal devlet geri çekildikçe bakımın yükü haneye, özellikle kadınlara devredilir. “Çocukları koruma” sözü bu siyasetin anahtarlarından biridir. Çocukların tehlikede olduğu ilan edildiğinde artık kimse kanıt isteyemez, itiraz edemez. Böyle bir iklimde iktidarların sanatı “önlem” diye sansürlemesi, sağlık hizmetlerini sınırlandırması ve en önemlisi örgütlenmeyi engellemesi mümkün hale gelir. “Çocukları koruma” bir anda dijital gözetime dönüşebilir. Böylece toplumsal yaşama yapılan olağanüstü müdahaleler şefkat dili altında sıradanlaşır.
Ahlaki panik silahı
Bu durum Türkiye’ye özgü değil. Trump önce seçimleri kazanmak şimdi de iktidarını sürdürmek için aynı ideolojiyi kullanıyor. ABD’de “toplumsal cinsiyet ideolojisi aşırılığı” ifadesi başkanlık kararnamesindeki basit bir tanımlama değildi… Rusya’da Putin uzun zamandır “aşırılıkçılık” nitelemesiyle ağır baskılar kurdu. Avrupa’da da Macaristan gibi ülkelerde benzer bir söylem dolaşıma sokuldu. Bu ülkeler aynı rejime ve tarihe sahip değil; hepsine gelişigüzel “faşist” demek doğru olmaz. Ama ortak bir yöntemi kullandıklarını görmek zorundayız. Gerçek krizleri özellikle yoksulluğu, eşitsizliği ahlaki paniğe çeviriyorlar.
LGBTİ+’ları iç düşman gibi göstermek, aileyi ulusun biyolojik kalesi saymak ve denetimi çocuklar adına meşrulaştırmak. Yapılan budur!
Ne yapabiliriz?
İnsan hakları hukuku ve hukuki mücadele vazgeçilmezdir. Fakat bu mesele yalnız LGBTİ+’lara bırakılamaz. Sendikaların, meslek örgütlerinin, baroların, tabip odalarının, üniversitelerin, kadın hareketinin, sanatçıların ve demokratik siyasetin bunu ortak bir özgürlük ve demokrasi sorunu olarak görmesi gerekir.
Devletler ulusu tek tip bedenlerden oluşturmak, aileyi itaatkâr rollere sokmak, yurttaşı susturmak için yatak odamızın kapısını açıyor. O kapıyı hep birlikte kapatamazsak içeride yalnız LGBTİ+’lar kalmayacak. Hepimiz kalacağız.
Evrensel Gazetesi ‘Forum’ sayfalarında yayımlanan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir. Kurumumuzun resmi görüşünü yansıtmaz.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et