07 Eylül 2014 11:00

Düdüklü tencere nasıl kullanılır?

Bundan 9 sene önceydi. Maden Kanunu ile doğa bir hammadde olarak tamamen şirketlerin denetimsiz kontrolü altına geçiyordu. Yargının “Çevrenin korunması şirketlerin iyi niyetine bırakılamaz” dediği kararları uygulanmıyordu.

Paylaş

Fevzi ÖZLÜER

Bundan 9 sene önceydi. Maden Kanunu ile doğa bir hammadde olarak tamamen şirketlerin denetimsiz kontrolü altına geçiyordu. Yargının “Çevrenin korunması şirketlerin iyi niyetine bırakılamaz” dediği kararları uygulanmıyordu. Amerikan Başkonsolosu’nun özel ricasıyla maden şirketlerine kolaylıklar sağlanıyordu. Bu yağma düzeni karşısında duranlara baskı giderek artıyordu. 2005 yılında Koza Altın Madeni çalışanları, altın madenine karşı dünya çevre gününde Bergama Çamköy’de etkinliğe gidenleri taş ve yumurta yağmuruna tutuyordu. Yine bir yıl sonra Dikili’de altın madenciliğinin ekolojik ve sosyal felaketlerinin anlatıldığı bir panel aynı ekip tarafından basılıyordu.  Maden ve altıncılık sektörünün tatlı karını hiçbir engel tanımadan hesaplarına geçiren dünyadaki tüm şirketlerin benzer uygulamaları vardı.  Ama son on yılda Türkiye’de altın ve enerji şirketlerinin hiçbir ciddi denetime tabi olmadan yürüttüğü faaliyetler, bu şirketlerin paramiliter bir kurumsallaşmaya yöneldiğini de yıllar içinde bize gösterdi.   
Devletin güvenlikçi refleksinde bu anlamda bir adım öteye gittiğimizi de peşin peşin söylemek gerekir. Klasik olduğu üzere, doğayı tehdit eden bir yatırım projesi gündeme geldiğinde, yatırımın bulunduğu bölgedeki insanlar bir araya gelirler ve yatırımın yapılmasının yaratacağı tehlikeleri sıralayarak, alternatif yaşam biçimlerini ortaya koyarlardı. İş dallanıp budaklanır, devlet ve şirket bu doğa korumacı refleksleri görmezden gelirse, davalar açılır, şirket yatırıma başlayacağının işaretlerini verip, çalışma alanına geldiğinde ise yerel halk  ile bir fiziki çatışma ortamı oluşurdu.
Bu doğa korumacı dönemde, şirketler, yerel halk içinde sözü dinlenen kişileri maaşa bağlamak, bölgede yaşayanlara iş vaadinde bulunmak, küçük çocuklara sünnet töreni düzenlemek, yerel bir festivali desteklemek gibi halkla ilişkiler çalışması yürütürdü. Bu şekilde yerel topluluğu mülkiyet ve tüketim ilişkilerine hazırlar, heterojen olan topluluğu dikey olarak da böler ve kendi çıkarı etrafında konsolide ederdi. Pek çok yerel hareketin benzer acı deneyimleri vardır. Eğer ki bölge halkı bu “rüşvet ağına” tutsak olmaz ve direnmeye devam ederse, bu sefer kolluk güçleri devreye girerdi. Ardı arkası kesilmeyen ceza davaları açılırdı yurttaşlara. Şirketin çalışma hürriyetinin engellenmesi, kamu malına zarar, hakaret, tehdit ve toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefet davaları gırla giderdi. Böylece devlet şiddet tekelini, şirketlerin yatırımlarını korumak için harekete geçirirdi.  Her ne kadar “di” li geçmiş zaman kipiyle anlatsak da bu süreç bu şekilde yaşanmaya devam ediyor.
Yuvarlakçay’da  “nöbet çadırı” sürecini başlatarak gece gündüz HES’lere karşı  direnen köylülerin başına bu geldi. Loç Vadisi’ni korumak için nöbet çadırındakilerin başına da.. Solaklı’da, Gerze’de, Ulukışla’da… Yerel halkı püskürtmek için ceza davaları etkin olarak işletildi.  Perisuyu Vadisi’nde yapılması planlanan Pembelik Barajı için acele kamulaştırma kararı Danıştay tarafından durdurulunca, bölge halkı baraj şantiye alanına girmek isteyince paramiliter refleks düzeyinde bir adım yukarı çıkıldı. Artık kolluk güçleri değil, şirketin özel güvenlikçileri doğrudan yerel halka müdahale ediyor ve şiddet tekelinin meşruiyetini kendilerinde görüyorlardı. Hatta iş burada da kalmıyor, şirketler istihbarat faaliyeti de yürütüyor ve “örgüt üyesi” olduğu gerekçesiyle çalışanların işlerine son verebiliyordu.

DÖRT RENK DURAĞINDA, HAKİKATİ HAKİ GEÇE..

Devlet piyasayı düzenlerken aynı zamanda şirketlerin de kendi güvenliğini almaları ve özel güvenlik istihdam ederek piyasa içinde aktif olmalarını sağlayacak bir politikayı destekliyordu. Şirketlerin paramiliter unsurları, vadi vadi gezerek “Nereyi, nasıl kapatırız?” diye çalışıyor; rüşvet dağıtıyor, kağıt üzerinde al satlarla lisans biriktiriyorlardı. Yatırımların önü tamamen açılmış, yargı kararları uygulanmaz hale gelmiş, şirketlerin işçi güvenliği ve doğa koruma konusunda tedbir almasını gerektirecek zorunluluklar yok sayılıyordu. Bu içinden geçtiğimiz dönemde, tüm bu “kolaylık”lara rağmen başta maden ve enerji şirketleri için pazar bulmak ise giderek zorlaşıyordu. Devlete enerji satarak, stok yaparak, altın çıkartarak yapılan tatlı kar dönemi orta vadede bir bunalımı işaret ediyordu. Cari açığın büyümesine paralel olarak, şirketlerin ekonomik güvenliği sorunu perçinleniyordu. Bu sürecin olası mağdurlarının şirketlerin karşısına çıkması dahi, şirketlerin piyasa değerini etkileyebilecek bir tehdit haline gelmişti. Ekoloji mücadelesi için bu dönem ikinci bir evreyi de işaret ediyordu. Şirketlerin girmediği vadi, yağmalamadığı ve hammadde haline getirmediği pek az yer kalmıştı. Bir yönüyle de mevcudun tüketilmesi, karın en çoklanması için zor bir döneme giren şirketlerin karşında ekoloji mücadelesi için koruma kadar iyileştirme de gündeme gelecekti.

PARAMİLİTER KAPİTALİZM

Özel bir çaba sarf etmenize gerek yoktu, ekolojik kriz yaşanıyor demek için. Çünkü artık insanlar evlerinde susuz, iklim değişikliğinin ve gıda krizinin etkilerini her gün hisseder hale gelmişti. Şirketler de bu durumun farkında. Bu nedenle, bir yatırıma başlamadan önce, klasik sindirme stratejilerinde bir adım ileri gidiyorlar. 
Direnişler fiilen ete kemiğe bürünmeden paramiliter unsurları harekete geçiriyorlar. Zonguldak’ın Devrek İlçesi Çaydeğirmeni Beldesi’nde Devrek Çayı üzerine HES yapmak isteyen şirket, “Yeşil Doğa” adlı bir gazete çıkarmaya başlıyor ve gazetenin manşetinden de “kendimizi savunmasını da dövüşmesini de iyi biliriz” diyordu. Orta ölçekli bir sermaye çevresinin gösterdiği bu refleks pek tabi Bergama sürecinden beri şirketlerin biriktirdiği paramiliter yapılanmayla bir süreklilik arz ediyor; ama ilk kez açıktan, sokağa çıkarak ve karşısında somutlaşmış bir tehdit oluşmasına olanak tanımadan “güç” gösterisinde bulunuyor. Bu yönüyle de kamu düzenini meşrebince inşa ediyor. Önümüzdeki zaman diliminde bu tarz güvenlik reflekslerinin sıklaşarak artacağını ummak bir hayal değil. Pek tabi Akkuyu Nükleer Santral işini yapacak firma Gülnar Belediyesi’nin festivalini desteklemeye devam edecek, Samsun’da taş ocağına direnen köylülere karşı şirket elemanları saldıracak; dünün refleksleri bitmeyecek, sürecek. Bununla birlikte şiddet tekelini de eline almaya soyunan, şirketlerin özel güvenlik elemanlarıyla kamu düzenini kurmaya kalktığı bir kapitalizm de bu bağlamda yeşerecek. Şirketlerin kendilerini savunma hattında konumlandırdığı, “nerde bu devlet?” dediği dönemeci geçiyoruz, şirketlerin saldırarak birikimin önünü açtığı bir paramiliter süreçle karşı karşıyayız. Güvenlik hizmetlerinin özelleştirildiği, devletin kamu düzenini tesis etme iddiasının altının boşaldığı bu tarihsel dönemde, sermayenin bu boşluğu görerek doldurmaya çalıştığı çok açık. Devletin, sermaye yanında saf tutması şirketlere yetmiyor. Açıkça şiddet tekelini de kullanmak istiyorlar. Bunun ilk adımlarını yaşıyoruz. Latin Amerika  ve Afrika tarihi bu acı deneyimlerle dolu. Avrasya’nın enerji ve hammadde üssü haline gelmesi, altın ve enerji şirketleri arasındaki acımasız kapışma ve bu kapışmanın siyasi iktidar billurlaşması olarak açığa çıktığı bu dönemde, kapitalizmin yeşillenmesini bekleyenler için şirketler, haki rengi askeri bir kamuflaj dikmişler bile.

ÖNCEKİ HABER

Modern Köleler

SONRAKİ HABER

Türkiye için çölleşme ve kuraklık uyarısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa