Yargı alanındaki son hamleler

Yargı alanındaki son hamleler

11 yıllık AKP hükümetinin iktidar ortağı Gülen Cemaatiyle bir süredir yaşadığı gerilim, 17 Aralık operasyonuyla her yolun mübah olduğu kıran-kırana bir iktidar savaşına dönüştü.

Yıldız İMREK *

11 yıllık AKP hükümetinin iktidar ortağı Gülen Cemaatiyle bir süredir yaşadığı gerilim, 17 Aralık operasyonuyla her yolun mübah olduğu kıran-kırana bir iktidar savaşına dönüştü. Hile, entrika, komplo, kumpas benzeri her yolun mübah olduğu; bir gecede binlerce polisin, yüzlerce polis müdürünün, valilerin, hakim ve savcıların yer değiştirildiği, tekme-tokat yasa yapıldığı, yasanın da memurun da, sultanların satranç tahtasında birer piyondan ibaret olduğu  bu iktidar savaşı, yasanın da yargının da itibarını yerle bir etmeye yetti.
Başbakan’ın “ne istediniz de vermedik” serzenişi, gerçekte 11 yıl boyunca sandıktan çıkmayan bir gücün, bizzat sandıktan çıkan AKP eliyle iktidar ortağı haline getirildiği ve halk iradesinin üstünde bir vesayet düzeni oluşturulduğunu açık etti. Bu itiraf, parlamentonun, “milli” egemenliğin organı olduğuna ilişkin yanılsamayı bir kez daha darbelediği gibi; Başbakan’ın, milli irade nakaratının da sadece halkı kandırmaya yarayan bir söylenceden ibaret olduğunu gösterdi.
Yargı, bir yanıyla devletin egemenliğinin cisimleştiği erklerinden biridir ve bu yanıyla, zor kullanma tekeline sahip devletin yönetilenlere karşı kullandığı zorun da meşruiyet aracıdır. Yargı, bu tanımıyla, esasen egemen sınıf ve tabakalara yaklaşır; kurulu düzenin muhaliflerinin zorla denetim altında tutulmasının aracı olur. Diğer yanıyla yargı, devletin, yani hakim güçlerin egemenliğinin yurttaş ve ezilenler lehine bir sınırlandırılmasının da aracıdır. Bütün yetkileri kendisinde toplayan mutlak iktidardan, egemenliğin kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde bölünerek, her bir erkin bir diğerini dengeleyip denetlediği çağdaş demokratik devlete evrilme sürecinin belirleyicisi de toplumsal mücadeleler olmuştur.
Yoksulların, emekçilerin, kadınların, mazlum ulusların ve bilcümle azınlıkların, devletin/çoğunluğun/egemenin şiddetinden korunma aracıdır aynı zamanda hukuk ve yargı. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının gelişkinliği ile, devletin ve pek tabii yargının insan hak ve özgürlüklerini temel alması; idarenin hukuksal denetime bağlı olmasındaki gelişkinlik, o devletin halka ve demokrasiye ne kadar yakın olduğunun da ölçüsüdür.
Darbe ürünü 1982 Anayasasının 6. maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, 9. maddede yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Cumhuriyetin değiştirilemez niteliklerinden biri olarak Anayasanın 2. Maddesinde hukuk devleti ilkesine yer verilmiştir. Bu Anayasa hükümleri, yukarıda değindiğimiz yargının her iki işlevine de göndermeler yapmaktadır.
Yargı, “anayasa ve yasalarla müesses” düzenin muhalifleri için bir cezalandırma aygıtıdır. Bu yanıyla, Cumhuriyet tarihi boyunca emekçilerin, asimilasyona tabi tutulan Aleviler’in ve Kürtler’in, sosyalistlerin, kadınların yargıdan yüzünün güldüğü vaki değildir. İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGMler, ÖYM’ler, kurulu rejimin “tehdit” olarak işaretlediği toplumsal kesimlerin baskılanması için işgörmüştür. 12 Eylül generallerinden brifing alan yargının yaşadığı sefalet, 30 yıl sonra bugün başka bir formda yeniden üretilmiştir.
AKP’nin 11 yıllık hükümeti döneminde, yaptıkları ortaklık anlaşması çerçevesinde, özellikle siyasi yargılamaların yapıldığı DGM, ÖYM ve peşinden gelen Terör Mahkemelerinde, Gülen Cemaati’nden hakimler görev yaptı. Buna paralel olarak, bu yargılamalara belge/bilgi hazırlayan kilit operasyonel görevlerde de aynı kadrolar istihdam edilmişti. Ancak, Gülen cemaati ile AKP arasındaki iktidar paylaşımına ilişkin ayrılıklar çıkınca; tarafların yek diğerinin gücünü kırmaya ve kendi avantajını artırmaya yönelik hamleleri birbirini izledi. Dersaneler hamlesini 17 Aralık operasyonu izledi.
AKP döneminde KCK, Ergenekon, Balyoz gibi davalar ve çeşitli isimler altındaki sosyalistlerin yargılandığı davalarda, yargı yoluyla siyasetin ve devletin yeniden düzenlenmesi sürecinde Gülen Cemaati, yargıda tuttuğu yer ile büyük işlev yüklenmişti. AKP ile çatışmasında bu gücünü, kendi lehine kullanmaktan kaçınması beklenemezdi. Bu kez, yargı,  bir yandan yolsuzluk açıkları bir yandan Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçinin katledilmesindeki MİT’in rolü, Suriye savaşının silah ve lojistik desteği açıkları üzerinden AKPyi vurmanın aracı olarak işletilmeye başlandı. Yargının siyasi muhaliflere karşı gizli tanık, iletişimin dinlenmesi, gizli soruşturma gibi araçları, bu kez bumerang misali Hükümet’i vuran araçlar haline dönüştü.
AKP Hükümeti, her bakımdan yolsuzluğa ve hukuksuzluğa batmıştı, tıpkı kendisinden önceki muktedirler gibi saklamaya ihtiyaç duymadıkları bir pervasızlıkla rahat hareket ediyorlardı ve açıkları çoktu. Nitekim biraz kurcalanınca, peşpeşe geldi vurgunlar. Komplo ve entirkalar gibi, yolsuzluk da Osmanlı’dan bu yana bir devlet geleneğiydi. Ancak, AKP, yolsuzluk ve hukuksuzluğu açıkça sahiplenerek, göstermelik de olsa yasaya ve yargıya saygı örtüsünü yırtıp attı.
Siyasi rakiplerine karşı işlerken salık verilen “yargıya güven” söylemi, tersine çevrilerek “darbeci yargı”ya dönüştürüldü. Peşinden de, savcı ve yargıç yetkilerinde şimşek hızıyla gerçekleştirilen değişiklikler geldi. Başbakan, 17 Aralık’taki ilk darbede kaptırdığı 3 bakan oğlu ve Halkbank müdüründen sonra, 25 Aralık’ta Bilal Erdoğan ve ihaleci sermaye gruplarına yönelik ikinci hamleye, gözaltı ve arama-el koymaya ilişkin yargı kararlarına uymayı reddederek cevap verdi.
Adli Kolluk Yönetmeliğinin değiştirilerek soruşturmanın kolluk amirine bağlanması, Danıştay’ın iptal ettiği hükümlerin bu kez HSYK yasasına taşınması, HSYKnın yeniden düzenlenmesi ve yeniden Adalet Bakanına bağlanması, iletişimin tespiti kararlarına ilişkin yasa değişikliği, avukat kökenli AKP yöneticisi kimliğini de taşımış 400’ün üzerinde kişinin hakimlik mesleğine alınması ve bunların dinleme kararlarını verecek Ağır Ceza Mahkemelerinde görevlendirilmesi; Başbakan Erdoğan ve Hükümet eyleyen siyasi parti AKPnin, kendisini yargıdan korumaya yönelik hamleleri oldu. Yasama ve yargıdaki bu hareketlenmeler, “Gülen cemaatinin vesayetini etkisizleştirmek” söylemi altında, gerçekte yasama ve yargı bağımsızlığını tamamen inkar eden, bütün erkleri tek bir merkezde birleştiren despotik bir rejimde yaşanabilir.
Bütün bu süreç içinde, internet yasağı ve MİT yasası değişikliği ile, esasen, 12 Eylül’den bu yana, işçi ve kamu emekçileri, öğrenciler, Kürt demokratik hareketi, kadın hareketi ve aydınların mücadelesi ve kısmen de AB ödevleri kapsamında otokratik devlet sisteminde açılan gedikler kapatılmış; devlet yurttaş ve özgürlükler karşısında tahkim edilmiş oldu.
CMK 250 ve TMK 10. Madde ile Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılarak Hükümet’le ilgili soruşturmaların etkisizleştirilmesi, Gülenci hakimlerin kritik görevlerden uzaklaştırılması hamlesi de geldi. Bu düzenlemeyle aynı zamanda, uzun tutukluluğa ilişkin yeni düzenleme yapıldı ve toplam tutukluluk süresi 5 yılla sınırlandı. İşte bu değişiklikle de Balyoz, Ergenekon, 28 Şubat davalarında yargılanan İlker Başbuğ ve diğerleri bir bir tahliye edildi. Gerçi hiçbiri Kürtlere karşı işledikleri özel savaş suçlarından, Hrant Dink, Rahip Santoro cinayetlerinden yargılanmadı; ama kamuoyunun çok iyi bildiği üzere bu davalar sanıklarının pek çoğu aynı zamanda bu suçların şerikleriydi ve devlet onları bu suçlardan korumaya devam ediyor.
Tutukluluğu 5 yılla sınırlayan düzenlemeye rağmen KCK tutuklularının, cezaevlerindeki ölüm sınırında hastaların, gazeteci Füsun Erdoğan’ın da aralarında olduğu sosyalistlerin tutukluluk talepleri, aynı geleneksel devlet refleksiyle reddediliyor. Bütün bu gelişmeler, AKP’nin Gülen cemaatiyle bozulan ortaklığı sonrasında, derin devletin eski deneyimli personeliyle yeni bir ittifakın gündemde olduğuna işaret ediyor. HDP’ye yönelik pek çok ilde tertiplenen saldırıların, geleneksel derin devletin icraat başında olduğunu gösteren deliller arasında sayılabilir.

* Avukat, Demokrasi İçin Hukukçular

www.evrensel.net