Ana hatlarıyla politik psikoloji: Otorite, liderlik ve ideoloji

Ana hatlarıyla politik psikoloji: Otorite, liderlik ve ideoloji

  • Türkçe’de politik psikoloji alanında, bir ders kitabı henüz yok. Benzer isimler taşıyan kitaplar ise ya bütünlükten uzak ya da bilimsel yazından çok kişisel düşüncelere odaklanan metinler. Böyle bir ders kitabı yazmak için, ister istemez, yabancı kaynakları incelemek gerekiyor. Bunlar içinden, bu yazıda, konuyl

    Ulaş Başar Gezgin

    Türkçe’de politik psikoloji alanında, bir ders kitabı henüz yok. Benzer isimler taşıyan kitaplar ise ya bütünlükten uzak ya da bilimsel yazından çok kişisel düşüncelere odaklanan metinler. Böyle bir ders kitabı yazmak için, ister istemez, yabancı kaynakları incelemek gerekiyor. Bunlar içinden, bu yazıda, konuyla ilgili 24 okumadan oluşan bir ders kitabına dikkat çekelim: Jost ve Sidanius (2004)’un ‘Politik Psikoloji’ kitabında, konu başlıkları olarak şunlar göze çarpıyor:
    - Otoriteryenlik ve Kitle Psikolojisi
    - Siyasal Elitler ve Liderlik
    - Kitle İletişimi ve Aday Algısı
    - İdeoloji ve Kamuoyu
    - Siyasal Karar Verme
    - Önyargı, Çeşitlilik ve Toplumsal Temas
    - Toplumda Gruplararası İlişkiler Kuramı
    - Irkçılık
    - Çatışma, Şiddet ve Siyasal Dönüşüm
    - Kötülüğün Sosyal Psikolojisi
    - Protesto ve Devrim
    Politik psikologların ilgisi, 1940’larda ve 50’lerde, liderlerin ve onları izleyen kitlelerin kişiliğine yönelik iken; bu ilgi, 1960’larda ve 70’lerde siyasal tutumlara ve oy verme davranışlarına; 1980’lerde ve 90’larda ise, ideoloji (içerik ve süreç) konusuna yöneliyor. İlk dönemde, psikanaliz, davranışçılık ve Marksçılık yoğun olarak kullanılırken; ikinci dönemde, ekonomik model ve üçüncü dönemde, bilgi işleme kuramları, ağırlık kazanıyor. Bu durum, kullanılan yöntemlere de yansıyor: İçerik çözümlemesi ve görüşmelerden anketlere ve katılımcı gözleme ve oradan deneysel çalışmalara yönelim gerçekleşiyor (McGuire, 2004, s.23).
    Şimdi yukarıdaki konulardan birkaçına odaklanalım:

    OTORİTERYENLİK

    Adorno’ya göre, Almanya’nın 1. Paylaşım Savaşı sonrasındaki ekonomik koşulları, ailelerin çocuklarını aşırı disiplinli yetiştirmelerine yol açıyor; bu da, büyüyünce onların otoriteryen olmasını sağlıyor. Anne-babalarına karşı birikmiş öfke, Führer’e tapınıp ötekilere nefret saçarak telafi ediliyor. Otorite yüceltilerek, ötekiler, günah keçisi yapılıyor (Jost ve Sidanius, 2004, s.4). Adorno’nun yaklaşımından çıkarsanabilecek iki çözüm, tedavi (ancak, bu, normal kişileri patolojize ediyor) ve çocuk yetiştirme pratiklerinin değiştirilmesi. Öte yandan, Adorno’nun otoriter kişilik araştırmasına yönelik eleştiriler şöyle: Örneklemin temsil niteliği, düşük; deneyci yanlılığı sorunu var; korelasyonlardan nedensel sonuçlara varılıyor; tutum ölçeklerindeki ölçüm hataları sözkonusu; deneysel kontrol kullanılmıyor ve bulguları açıklayabilecek diğer yaklaşımlar, dikkate alınmıyor (Jost ve Sidanius, 2004, s.4; s.34-35). Sonuç olarak, otoriteryenlik, bir kavram olarak kabul görürken, bunun çocuklukla bağıyla ilgili bilimsel bir ortak fikir bulunmuyor. Adorno, otoriteryenliğin kökeninin ailede olduğunu ileri sürerken; Erich Fromm, varolan kurumların otoriteryenliğine dikkat çekiyor ve otoriteryenliği istikrarsızlık algısıyla ilişkilendiriyor.
    Otoriterliği çocuklukla ilişkilendiren bu ilk dönem çalışmalardan sonra, araştırmacılar, toplumsal bağlama yöneliyorlar ve bu bağlamda, otoriterlikle ilişkili olabilecek değişkenleri inceliyorlar. Örneğin, tehdit algısı, otoriter siyasete cansuyu oluyor (Doty, Peterson ve Winter, 2004). Bu, çocukluk yaşantısı yerine, bağlamsal bir değişken. Yani otoriteryen bir biçimde büyüyen de büyümeyen de bundan etkileniyor. Suç, enflasyon, işsizlik, bombalama eylemleri gibi öğeler, tehdit algısı düzeyini saptamak için kullanılıyor (Doty, Peterson ve Winter, 2004, s.71). Öte yandan, bu yaklaşımın eksiği şu: Bu, gerçeklik değil, algı olduğu için, psikolojik değişkenler de gerekli. Yine de, bu yaklaşımın açıklama gücü, yüksek. Bu tehditlere göre, yüksek tehdit-düşük tehdit dönemleri ayrımı yapılıyor. Yüksek tehdit döneminde, önyargıların doruğa çıktığı görülüyor.
    Otoriter kişilik araştırmalarıyla ilgili yöntemsel sorunları çözmek içinse, ölçüm açısından daha güçlü ölçekler geliştiriliyor. Bunlar içinden en yaygın kabul gören, Altemeyer’in Sağkanat Otoriteryenlik Ölçeği (Right-wing Authoritarianism Scale). Bu, önceki çalışmaların 3 boyutuna karşılık geliyor: Otoriteryen itaat, gelenekçilik ve otoriteryen şiddet (normdan sapanların cezalandırılması). Birincisi, otoriteye itaate; ikincisi, toplumun geleneklerine bağlı kalmaya; üçüncüsü ise, ‘ötekiler’in otorite tarafından cezalandırılması yanlısı olmaya karşılık geliyor (Jost ve Sidanius, s.35). Sağkanat Otoriteryenlik Ölçeği, ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, siyasal tutuculuğu, ölüm cezasını desteklemeyi, milliyetçiliği, dinsel köktenciliği ve orduculuğu öngörebiliyor (Jost ve Sidanius, s.35). Eğitim düzeyi arttıkça, otoriteye itaatin düştüğü bulgulanıyor (Brown, 2004, s.60). Türkiye’de, bu konuda büyük bir araştırma eksikliği var.

    LİDERLİK VE İDEOLOJİ

    Liderin kişiliğiyle ilgili en yaygın üç model var:
    1. Lider Özellikleri Modeli: Bu model, başarılı liderlerin belirli kişilik özelliklerine sahip olduğunu ileri sürüyor.
    2. Lider-Durum Eşleşmesi Modeli: Bu model, başarılı liderlerin siyasal duruma en uygun kişilik özelliklerine sahip olduğunu ileri sürüyor.
    3. Lider-İzleyici Eşleşmesi Modeli: Bu model, başarılı liderlerin kitleyle benzer kişilik özelliklerine sahip olduğunu ileri sürüyor (Jost ve Sidanius, s.36).
    Bu üç modelin hangisinin daha doğru olduğuna dair uzlaşılmış bir yanıt yok. Farklı çalışmalarda, farklı sonuçlar çıkıyor. Öte yandan, kişilik kuramlarını siyaseti açıklamak için kullanan yaklaşımlar, şu açılardan eleştiriliyor:
    - Bir siyasal hareket, tek bir kişilik yapısından oluşamaz; çünkü farklı siyasal roller (örneğin, stratejistler, halkla-ilişkilerciler, diplomatlar, yöneticiler vb.), farklı kişilik tipleriyle uyumlu (Brown, 2004).
    - Siyasal davranış üzerindeki siyasal değişkenlerin etkisi, kişiliğin etkisinden çok daha fazla.
    - Ego savunma düzenekleri gibi konular, birçok durumda, siyasal sonuçlarla ilgili değil.
    - Politik oyuncuların toplumsal özellikleri (yaş, cinsiyet, din vb.), kişilik özelliklerine göre daha etkili.
    - Büyük ölçekli toplumsal güçler, kişilik özelliklerinden daha etkili (Jost ve Sidanius, s.36).
    Bir diğer dikkat çekici nokta, ideolojiyle ilgili olarak yapılan araştırmalar. Siyasetçilerin ideolojilerinde, görece olarak daha fazla tutarlılık ve bütünlük gözlemleniyor. Kitlede ise, böyle değil. Çoğunlukta, ideolojik tutarlılık da bütünlük de yok; ayrıca, ideoloji ile davranış arasında uyumsuzluk var ve sınıf çıkarlarının tersi olan siyasal tercihlerde bulunuyorlar. Bunun için, yönetenlerin ve yönetilenlerin ideolojilerinin farklı olduğu ileri sürülüyor. Bu, zaten, siyasetin içinde olanlar tarafından, ‘bilinçli-bilinçsiz’, ‘yanlış bilinç’, ‘ezenlerin ve ezilenlerin ideolojisi’ gibi kavramlarla karşılanan bir durum. Yine de, konu, üstüne psikoloji çalışmaları yapılması dolayısıyla, dikkate değer. Ayrıca, tüketim toplumu, sınıflararası çatışmayı, sınıfiçi yarışmaya çeviriyor (Lane, 2004). Satın alma ve tüketme yarışı, sınıfsal çatışmayı gizlemeye yarıyor.  
    Sonuç olarak, otoriteryenlik, liderlik ve ideoloji konuları üstüne, Türkiye’de daha fazla çalışma yapılması gerekiyor.
    İlgilisine Kaynak
    Jost, J. T. & Sidanius, J. (2004). Political psychology. New York: Psychology Press.
    * [email protected]
    Tüm Yapıtları: http://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgn-kaynaka

    www.evrensel.net